madame marika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
madame marika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2010 Salı

Sevgi Kutusu

Biz ona madame marika jr. diyoruz, anası gibi kokoş olduğu için. Kokoşluğunu madame marika'dan almış ama belli ki büyük anneannesinden, hem büyük dayısından hem kendi dayısından ve teyzesinden aldıkları da var. Bir ödev yapmış, küçücük elleri ve kendinden büyük kalbi ile öyle güzel bir yazı yazmış ki, aldım iznini, tek satırına dokunmadan buraya koyuyorum. Bugün bu blog 11 yaşındaki madame'ın oldu...


3.05.2010    
Sevgili Öğretmenim,


Küçüklüğümden beri herkes, siz de dahil, sevginin paradan daha değerli olduğunu açıklamaya çalıştınız. Şimdi ben size bana sevgiyi ifade eden nesneleri anlatacağım. İlk önce benim için en önemli olan nesneyi tanıtacağım.Yani kahve fincanını… Ben kahve fincanını kutuma koydum; çünkü benim annem ve anneannem çok sık kahve içerler. Annem “ Kahve yapıp içelim.”  dediği zaman çok mutlu olurum. Çok rahatlarım . Sanki biri bana bir hediye vermiş gibi hissederim; çünkü annem sadece sevdiği insanlarla kahve içer. Bu da onun mutlu anlarını simgeler. Aynı zamanda bu fincanı annemi ve anneannemi çok sevdiğim için koydum. Ayrıca kahveyi ben yaptığım için annem bana çok sevgi dolu rica eder. İşte kahve fincanının öyküsü bu kadar.    
                                                                                                                                 
Şimdi Gelelim Venedik magnetine… Ben bu nesneyi kutuma koydum. Acaba neden? Şimdi size bunu anlatacağım. Bunun nedeni benim Venedik’i ilk gördüğümde oraya aşıklar kenti demiş olmam. Orası çok romantik bir yer. Oradaki herkeste sevgi var. Satıcılar, oradaki İtalyanlar hepsi çok sevgi dolu. Venedik mi o satıcıları sevgi dolu yapmış? Yoksa sevgi dolu satıcılar mı orayı aşıklar şehrine dönüştürmüş bilemem; ama orası kesin ki sevgi dolu, huzurlu ve sessiz bir yer arıyorsanız kesinlikle Venedik en harika yer olacaktır sizin için. Orayı güzelleştiren bir şey de oradaki gondollar ve onları kullanan kişiler. Onlar sizi şarkılarla sevgi kentinde dolaştırırlar. Sanki sevgi Venedik’te doğmuş.
Sevgi kutuma sadece bu kadar şey koyduğumu sanmayın; çünkü daha aile fotoğrafı var. Ben bu fotoğrafı kutuma koydum; çünkü insan sevgiyi önce ailede öğrenir. Bana göre aile çok değerlidir. Ben ailemi çok severim. Bir aile bize pek çok şey öğretir. İhtiyacın olduğunda hep onlar senin yanında olurlar. Onlar sadece bu yüzden önemli değiller. Seni büyütür ve seni ilk doğduğun andan itibaren onlar tanır. 
 Ama bizim sadece bir tane ailemiz yok.  Aynı zamanda okulda da bir ailemiz vardır. Sınıfımız bizim ailemizdir bence; çünkü arkadaşlarımızı da çok severiz . Günümüzün uzun zamanını onlarla geçiririz.  Hepimiz birbirimizin kardeşi gibiyiz.  Gerçek ailemizi sınıf arkadaşlarımızdan bile daha az görüyoruz. Tabi bir okul gününde. İşte bu nedenle aile fotoğrafını koydum.
Sevgi kutuma bir de patik koydum, bu benim yeni doğan kuzenimin patiğiydi. Sevgi hep yaşayan canlı bir şeye karşı duyulan bir his değildir. Ben kuzenim doğmadan önce bile onu kendimi sevdiğim kadar seviyordum. O doğduktan sonra ona duyduğum sevgi büyüdü ve arttı. Onu tanıdığım için şimdi daha çok seviyorum. O çok tatlı ve minik. Onun tatlılığını anlatamam. O doğmadan önce de herkes, ben de dahil, ona elbiseler, ayakkabılar, oyuncaklar aldık. Bu da o patiklerden biri. Kuzenimin adını o doğmadan çok önce koyduk. Adı Deniz onun. O olmasaydı çok üzgün olurdum. Ayrıca kutuma başka bir şey koymak zorunda kalırdım.Bence en güzel sevgilerden biri kardeş sevgisi. Benim kardeşim de Deniz. 
Kutuma koyduğum son nesne bir fotoğraf. Ben bu fotoğrafı bu kutuya koydum; çünkü sevginin en güzel örneği arkadaşlıktır. Bu resim bana arkadaşlığı anlatıyor. Arkadaşlar bazen bize bizim kardeşimizden bile yakındırlar. Bazen kardeşlerimize anlatamadığımız sırları onlara anlatabiliriz. Onlar bizim için çok değerlidirler. Biz onlara kötü davranmamalıyız; çünkü onlar bizim çok iyi dostlarımızdır. Hatalarımızı hoş görürler. Biz de onların hatalarını hoş görmeliyiz. Ben bu resimde en iyi arkadaşım Alara ile birlikteyim. Onu çok sevdiğim için onunla fotoğraf çektirdim. Ben onu çok seviyorum. Onunla aramızda yalan olmaz; çünkü onu çok seviyorum.
   
Evet, öğretmenim ben kutuma bana sevgi anlatan nesneleri koydum. Bu nedenle kutunun adını “ Sevgi Kutusu” koydum. Ben, herkesi çok seviyorum. Sizi de öğretmenim. Sevgiyle kalın ( annemin sözü)
            


"Venedik mi o satıcıları sevgi dolu yapmış? Yoksa sevgi dolu satıcılar mı orayı aşıklar şehrine dönüştürmüş bilemem"   ne şahane bir cümledir bu m.marika'cım...Canımsın!                                                                                     


5 Mart 2010 Cuma

Arkadan Gelenler


Baskın karakterli , ama özellikle dünyaya bir iz bırakacak birşeyler yaratmış başarılı, güçlü anne-babaların çocukları genellikle onlar kadar başarılı olmaz hayatta nedense.
Genellikle lafının altını özellikle çiziyorum zira anne-babalarının peşinden aslanlar gibi gitmiş, onların yarattıklarını sarıp sarmalayıp daha iyi noktaya getirmiş, boynuz kulağı geçmiş dedirten çok örnek de gördüm etrafımda ama gölgede kalmış, olmamış, olamamışların sayısı daha fazla işte...

Sebebini merak ettiğim şeylerden biridir bu; belki yetiştirilme tarzlarından, belki herşey ellerin altında olduğundan belki de önlerinde ki rakibin/modelin geçilmesi imkansızmış gibi görünmesinden yola yorgun ve ümitsiz başlamalarından dolayı olabilir mi diye merak eder dururum.

Bizlere baktığımda ise; sıfırdan, ailede hiç olmayan sektörlere el attığımızdan olsa gerek, bizler için yükseltimesi gereken bir çıta olmaması, ileriye atılan her adım başlı başına bir başarı olarak adledilmiş ve her seferinde daha da yüreklendirilmiş, daha çok gurur duyulduğumuz duygusu ile beslenmiş olmaktan dolayı herşey bir nebze daha kolay oldu sanırım. Ancak, ticaret ile uzaktan yakından alakası olmayan babamı değilde zehir gibi zekasının önüne aşılması imkansız yüksek barikatlar çekilmemiş olsaydı, gelebileceğine emin olduğum noktada annemi hayal ettiğimde, işte o zaman bu kadar güçlü, bu kadar başarılı olabilir miydik diye de düşünmeden edemiyorum. Her zaman kontrollü ve disiplinli annenin açtığı yoldan giden çocuklar olsaydık kontrolü bizlere bırakıp, özgür bırakılır mıydık, hisslerimiz bu kadar gelişir, karar verme mekanizmasını bu kadar sağlam kurar mıydık çok emin olamıyorum.
Annem hayal ettiği gibi sadece kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadın olsaydı,% 1500 dünyayı yönetiyor olurdu da, işte o zaman da bizleri bu kadar yüreklendirip, okul konusunda, başarı konusunda küçücük yaşlarımızda bizleri o kadar sıkar mıydı ondan da emin değilim, zira benim annem kendi yapamadıklarını çocuklarının gerçekleştirdiğini görmek isteyenlerden biri oldu hep; onun için her yere küçük yaşlarımızda seyahat etmemize, istediğimiz her türlü kursa gitmemize, bizi bir ileri safaya taşıyacak her ne ise o anda ihtiyaç duyulan yapmamıza izin verdi, en olmadık zamanda bile imkan sağladı, babamın sonsuz özverisi ile. Bir şirket yönetir gibi yönetti aileyi yani, görevleri böldü kendi kafasında, bir takım ruhu ile çalıştı babamla, ikili çok sağlam bir ortalık kurdu yani...Sonuçta bir şirket kuramadı, onu yönetmedi ama herbiri kendi işini, onu da çok layıkı ile yapan çocuklar yetiştirdi...
Dünyaya geldiği ailenin sert reisinin bakış açısı onun şanssızlığı ama hiç pes etmemesinden dolayı bizim şansımız oldu yani...

Şimdi bizim çocuklarımızı düşünüyorum, onlar acaba nasıl olacaklar diye; mevcut varolanlara baktığımda iyi olacaklarını, ümit vaad ettiklerini düşünüyorum da yine de ileride nasıl olacaklarını merak etmeden edemiyorum. Bizler işte o olamamış kadının olmuş halleriyiz ya, acaba arkadan gelecekleri onun bizi yönlendirdiği gibi doğru yönlendirebilecek, disipline sokabilecek, yeri geldiğinde onun kadar inatçı ve katı olabilecek miyiz diye merak ediyorum. Onun gibi sonsuz sevgiye boğarak ama asla yüz göz olunmasına izin vermeyecek kadar mesafeyi ayarlayabilecek miyiz acaba? Arkadaş olmak için kızlarımızla oğullarımızla ayakları üzerinde durabildikleri zamanı bekleyecek kadar sabırlı olabilecek miyiz?
Bizim çocuklarımız, ruhlarımızı kattığımız ve bir bebek misali değerli bu dünyaları ele alıp, ona şimdiye kadar verilmiş değeri vermeyi isteyecekler, onu daha da ileriye götürebilecekler mi acaba?

Benim mevcut durumumu, deniz'in henüz daha doğmamış olmasını, yiit, madame marika jr ve büküşük'ün de yaşlarını gözönüne alacak olursak biraz erken bütün bunları düşünmek için biliyorum ama meraklıyım ya düşünmeden edemiyorum...

Nerden mi geldi bütün bunlar aklıma şimdi; çünkü ben bugün bütün bir günümü, kendinden önce babasının yarattığı kocaman bir dünyayı, onun getirdiği noktadan, bayrağı alıp eline, gayet güzel taşıyan f.tegon adında bir kadın ile geçirdim. Iki hafta önce tanıştığımda italya'da iki saatlik toplantıda sempatik olduğunu düşünmüştüm de sahip olduklarını gözönüne alınca birşeyin peşinden bu kadar canla başla, alçak gönüllü ama ne istediğini çok bilir bir şekilde giden bir kadın olduğunu anlamamıştın. F.tegon ve hatta çocukları hayatlarının sonuna kadar bir daha çalışmasalar gayet güzel yaşayabilecek insanlar ya ama yine de baba yadigarı şirketi hiç boşlamayı, babanın diğer gözbebeğini gözden çıkarmayı hiç akıllarından bile geçirmemişler. Varolana sahip çıkmışlar, zamana uydurmuşlar, adını bir adım geri bile düşürmemişler. Ne güzel !

Güçlü anne-babaların çocukları olmak zor zaanat vesselam, kolay değil kesinlikle; bu herkes tarafından kabul gören bir görüş de benim de extradan şöyle bir gözlemim var ki; eğer baskın olan anne ise arkadan varsa başarıyı devam ettiren erkek çocuk oluyor da, baba ise asıl işin mimarı, arkasını getiren kız çocuk oluyor. Yazarken bütün bunları bildiklerimi düşününce farkettim biranda. Doğruluk payı var mıdır bunun yoksa sadece bir tesadüf müdür acaba?

visitors ; f.tegon , zanardi, guido, adri, camellini, a.toriazzi, carlo

21 Aralık 2009 Pazartesi

Eve Dönüşte bir Anneanne


Dün sabahın 06:30'unda - 4,5 derece ile başlayan eve dönüş yolculuğumuz , kıvrıla kıvrıla tırmandığımız dağın tepesinde -12 derece ulaşıp, Milano'ya vardığımızda -8,5 derece ile bir orta yol buluyor.
Rapallo'dan 30-40 km kadar, yeşil olmasalar da yaprakları hala üzerinde ağaçları ile renkli ormanların arasında devam eden yol, o koca dağları delen anca anca 3 km lik bir tünel sonunda yerini beyaz ama bembeyaz başka bir dünyaya açıldığında, zamanda yolculuk yapıyormuşum hissi uyanıyor. Soğuktan ve hatta kardan hiç haz etmeyen ben bile, dalları kar ile kaplı ağaçların, adeta boz bir hayvan tüyünü andıran güzelliği karşında burayı ne çok sevdiğimi hatırlıyorum ama daha fazla dayanamayıp uykuya dalıyorum.

Fazla vakit kaybetmeyip, lounge a geçtiğimde ise bu seferde kar bahanesi (yesilkoy havalimani artik bu trafigi kaldirmiyor bana gore) ile 2 saat rötar öngören THY uçuşunu beklerken, rahat bir saatini elimde telefonum, kafamda oluşturduğum ama bir türlü doğru kelimeleri bulamadığım mesajı düşünerek geçirip, sonrasında "Kolera Günlerinde Aşkı" okumaya başlıyorum.

Uçağa bindiğimse ise aklımda, bir gece önce sadece 3 saat uyamanın, 2 saat araba yolculuğunun ve rötarın verdiği yorgunluk ile sadece uyamak var. Herzaman ki gibi koridorda seçilmiş yerime, yanımda seyahat eden bir anneanne ile 10-11 yaşındaki torununa günaydın diyerek gülümseyip yerleşiyorum. Hiç sosyalleşecek bir durumda olmadığımdan yalandan iki gazete çevirip, uyku moduna geçiyorum ama ses tonunu hiç ayarlayamayan ve devamlı konuşan torun dikkatimi çekiyor. Biran için ne olduğunu anlamaya çalışıyorum, devamlı gülümseyen, hafif topluca ve çok mahcup bu oğlan çocuğunda bir gariplik olduğunu hissedip, anneannenin de hep aynı sabırla ve yumuşacık telkinli sozlerine kulak misafiri olarak nesi olduğunu anlamaya çalışıyorum. Ya super zeka yada otistik diyorum ama karar veremiyorum. Anneanne ise şevkat dolu, iki saniyede bir " ne olduğunu söyleyeyim mi" teyidini almadan hiçbir cümleye başlamayan bu çocuğu hiç bıkmadan, usanmadan ciddi ciddi dinleyip cevap veriyor; niye ise içime dokunuyor ve "Tanrım bu çocuğun çok güzel ve rahat bir yaşantısı olsun, annesine, babasına, anneannesine güç ve sabır ver " diye defalarca bu dilekleri yenileyerek ve kendi anneannemi hatırlamaya çabalayarak, çocuk çok yardımcı olmasa da uyumaya çalışıyorum.

Anneannemi 4 yaşımdayken kaybettiğimden malesef hatırlamıyorum ben ve yine malesef ki aksi bir dede, deli lakablı büyükbaba ve kokoş ama kendinden başka kimseye ilgi göstermeyen babaanneden de bir torunun alması gerekeni alamadığımdan, o herkesin bayıla bayıla, sevgi dolu anlattığı yumuşacık kadını tanımamış olmanın hayatımda ki en büyük şanssızlıklardan biri olduğuna inanıyorum. Onu doyasıya yaşamış ve onun ile ilgili yüzlerce anısı olan madame marika ve anneanne hikayelerini dinlediğimde bugün hala anneme "bana nasıl davranırdı? benim ile neler yapardı? " diye sorup, hiç hatırlamadığım kendi hikayelerimi dinlerim, fotoğraflardan bildiğim yüzünü gözümün önüne getirerek.

Insan tanımadığı birini sevebilir mi? Bende ki az hatırasının hepsinin negatif şeyler olmasına rağmen, arkasından anlatılan yüzlerce hikayesi, yazdığı şiirleri ve annemin hala kullandığı bazen çok matrak bazen de akıllara zarar zekilikte ki cümleleri sayesinde, ben anneannemi çok seviyorum.
Ve bunlar ile onu hatırlamayı tercih ediyorum , çunkü gerçek hafızada onunla ilgili hatırladığım şeyler ölümü ile birlikte geliyor.
Mesela anneannemi gerçekten gördüğümü hatırladığım tek an, henüz daha 4 yaşındayken onun ölü yüzünün gözümün önünde açılmasıdır (bilinçsizce ama yanlışlıkla değil ). Aradan 30 yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün hala aklına geldikçe annemin sinirlenmesine ve söylenmesine sebep olan bu mesele, ailenin gerçek anlamda zır delisi enişte h. nin düşüncesiz davranışı yüzünden de olsa, bence 20lerin sonu 30 un hemen başında başlayan ölüm korkusunun ana materyalidir.
Hatırlanan diğer çok net şeyler ise, o koca taş evin geniş holunde bir iskembe tapesinde, yüzünü avuçlarına saklayarak hıçkıra hıçkıra ağlayan babamın o dokunaklı hali  ile hastalıklar ve uzak diyarlara yolladığı evlatlarının özlemi ile gözünden yaşı, dudaklarından 4'lükleri hiç eksik olmayan bir anne ile yer değiştirmiş ama sonunda ana kuzusu olan annemin aradan bir yıl bile geçse dökülen gözyaşları ki bu da herhalde lise yıllarım boyunca sırf sevdiklerimin acısını çekmeyeyim diye ailede herkesten önce ölme dileğinin ana materyalidir.(tabii ki artık böyle düşünmüyorum, tabii ki artık her aile için sıralı ölümler diliyorum...)

Birden daldığım bu dünyadan, ammannnn şimdi nerden çıktı bunlar diyerek, bu sefer gerçekten derin bir uykuya dalıyorum. Inişe yarım saat kala uyandığımda, yanımdaki zarif anneanne ile gözgöze gelmemiz ile birlikte öylesine derin bir sohbet başlıyor ki 3 dakika sonra tanımadığım insanların hayatlarına dalıveriyorum; çocuk henuz 7 yaşında çıkıyor ve  hareketleri birden anlam kazanıyor, normal ama sadece iri bir çocuk olduğunu duyunca seviniyorum. Anne başarılı bir iş kadını ve onun ile birlikte Milano'nun göbeğinde, gayet güzel ve şık bir yerde yaşıyor. Baba ise beş para etmez ( anneannenin yorumu ) adı bilinmiş bir doktor ve Izmir'de sevgilisi ile oturuyor. 63 yaşında olmasında rağmen en az 10 yaş fazla gösteren, şık ama kaygılı anneanne ise aslen Ankara'da yaşamasına rağmen, kızının çocuk ile ilgili yardıma ihtiyacı olduğundan son 3 senedir kocasını bırakmak zorunda kalarak Milano'ya yerleşmiş ama çok dertli. Buarada soysuz damat kızını aldatmış, kızı kocayı bir sene önce boşamış, çocuk evdeki sevgiliyi arkadaş olarak biliyor ama annesi ile babasının ayrıldığından habersiz. 68 yaşındaki hakim dede artık bu zorunlu ayrılıklardan sıkılmış, hayat arkadaşını yaninda istiyor ve protesto edip artık Milano'ya gitmiyor; anneanne bir yandan canı yanmış kuzusu, diğer yanda canının içi sevimli torunu ve hayat arkadaşı derken, hangi birine yetişeceğini bilemez bir çaresizlik içine düşmüş. Öyle bir çaresizlik ki hem de, hic tanımadığı birine yarım saatte her detayı anlatarak, rahatlama derdinde. Yine içime dokunuyor hali, bu sefer de içimden " Tanrım sen bu kadına yardım et " demeye başlıyorum. Kadının anlattıklarıni gözler nemli nemli dinlediğimi farkettiğimde ise " eyvahhhh eyvahhh, işte başlıyoruz " demekten kendimi alamıyorum. Allahtan uçak iniyor, anneanneyi ve torunu selamlayıp önce uçağı, sonra hızlı adımlarla havaalanını terkediyorum.

Istanbula vardığımda saat 18:00 civarı, topu topu 2,5 saatlik bir uçak yolculuğu için neredeyse 12 saattir ortalıklarda dolanıyor olmama sinirlenip, arabaya biniyorum ve şehir bana basıyor.
Malesef bu şehir bana basıyor, devamlı çalan her telefona cevap verip, boğazım düğümlenerek, hiç istemeden laf anlatıyorum ama bok atacak yer arıyorum ve yine "bu şehir bana basıyor artık" diyorum.

Eve vardığım da ise binlerce kilometre uzaklıktaki dr.u içimi ısıtıp, kendi gibi umut veriyor, simonpour ise 3 gündür, herhalde çıkmasınlar diye gayret ettiğim göz yaşlarımı saklandıkları yerlerinden çıkartıp, ağlatmayı başarıyor...

"Io imbarco fra un'ora. Tu sei stato molto chiaro e io ho capito tutto ma purtroppo le cose non cambiano da notte al giorno...e finche' non cambiano i miei sentimenti, ho deciso di tenere acceso questo cell italiano anche quando non sono qua. Forse un giorno mi chiami...Se si suona, bene per me, se no bene per te :) ti voglio bene " - Milano Malpensa, 20.12.2009


dr.u : beni tanıyorsun, olduğum gibi kabul ediyorsun, beklemiyorsun; sarilmasam da boynuna seni sevdiğimi biliyorsun...O da öyle, aramasa da beklediğin anda, seni seviyor...ne acayip bir kadınsın sen u. yaaaa...

13 Aralık 2009 Pazar

Fularlı Kadın



Pazar günü olması ve pazar günü hiçbir gücün onu evinden, nişantaşı sınırlarından çıkarması mümkün olmadığını bildiğimden funny guy'ın hadi kahvaltı yapalım teklifine hayır demedim. Uzun süredir telefonlaşma harici, yüz yüze görüşmediğimizden olsa gerek, benim mahallemde kahvaltı etmeyi bile kabul ettiğine göre, çok özlemiş dedim. Hakikaten de öyledir o, inatçıdır, istemediği hiçbirşeyi zorla yaptıramadığın türlerden.
Funny Guy ile House Cafe'de, ordan burdan ve herşeyden, güle oynaya, dedikodulu, politikalı, bol kahkahalı ve bol dalga geçmeli kahvaltıdan ve bana getirdiği Marakesh magnetini de aldıktan sonra, kendimi HK'e attım.
Hiç çaktırmadan heyecanla beklediğim yolculuk için hazırlanmam gerektiği halde niye ise ağırdan alıp yine herşeyi son dakikaya bıraktığımın, iki ayağımı bir pabuca sokmaya doğru gittiğimin farkındayım, onun için hazır bu soğuk ve yağmurlu günde dışari çıkmışken bir kalemi halledeyim dedim.

Olay kendini evden dışarı atmakla bitiyor aslında, bir kere dışarı çıktım mı, sonrası kolay, miskinlik falan kalmıyor, çıktım mı giresin gelmiyor. Bugün herkes sıcak evinde, muhtemelen sıcak battaniyelerin altında, sakin birgün geçirmeye karar vermiş olacak ki, hayli boş olan HK'de işimi 20 dakikada halledip, ehh şimdi nereye sorusu ile başbaşa kaldım. Böyle durumlar içinse dönüp dolaşılıp, gidilecek ve sarmalanılacak tek yer ana kucağıdır, işte ben de atladığım gibi arabaya aynen öyle yaptım. Anneme, daha doğrusu annemlere gittim, ne de iyi ettim...

Yarım saat önce bile haber versen, nasıl yapar bilinmez, mutlaka gelenin en çok sevdiği yemeği önüne çıkarır bu inanılmaz kadın. Çok acayip bir kadındır benim annem, öyle iki satır arasında geçiştirilecek türden değildir.
Neyse hepberaber yenilen müthiş yemek ve sanki hala 8 yaşındaymışsın ki gibi sevgi gösterilerinden sonra madame marika'nın elleri ile yaptığı kahveyi ve evin içinde yasak sigarayı içmek için kendimizi attığımız bahçede sık sık olduğu gibi çoğunluğu eski günlerden keyifli bir sohbet sonrası, güzel bir pazar geçirmiş olmanın verdiği rahatlık ile evime doğru yola çıktım.

Tam o çok sevdiğim köprüye geldiğimde ise, evde konuşulanların etkisi ile olacak, birden aklıma köprü üzerinde yaşadığımız bir an geldi.

Sene 1978-79...Zaman ve mesafe mevhumu olmayan ve her daim seyahat eden anne ve 3 yavrusu şeklinde yine bir yerlerden dönüyoruz. Baba tüm hayatı boyunca olduğu gibi çalıştığından yine bizimle değil, abi yeterince büyük olduğundan herhalde alınmamış. Nereden dönüyoruz şimdi en küçük bir fikrim bile yok ama herzaman ki gibi bizi o zamanların en favorisi, abla delisi, en küçük dayı t. yeşil vosvosu ile  haremde karşılamış ve eve götürüyor. Anne ve dayı önde, biz üç bıcırık arkada tam Boğaz Köprüsü üzerindeyiz ve herzaman ki gibi arka cama yapışmış, geride gelene el sallama oyununu oynuyoruz.
Hahahahahaha hatırlıyorum da şimdi bazen karşıdakine gına getirtene kadar sallardık o elleri, belki de sadece bu yüzden bugün bana aynısını yapan bir çocuk gördüğümde, hiç pes etmeden sallıyorum o eli direksiyon başında, hatta bazen kendime hakim olamayıp dil çıkardığım falan bile oluyor, sırf pes etsin, önüne dönsün diye...
Neyse yine aynı şeyi yaparken, o zaman arkadan gelen adam ve kadını hiç unutmayacağım herhalde; filmlerden fırlamış gibi bir halleri vardı. Beyaz üstü açık, küçük bir araba ( bugun düşününce eski model bir porsche  gibi hayal ediyorum) arabayı kullanan bir adam ve başında fuları, gözünde kocamannnnn gözlükleri inanılmaz bir kadın ve o rüzgardan dalgalanan fular. O kadar güzel bir sahneydi ki, kadına hayran kalmamak mümkün değildi. Mutluydu hemde, el salladı bize ; herhalde üçümüzünde ağzı açık kaldığından yada utandığımızdan, önümüze dönüp oturmadık ama gına da getirtmedik.

Beyin çok acayip birşey, nerden geldi birden aklıma bilemedim, ama o çok sevdiğim köprünün üzerinden geçerken bunu hatırlamak ve çooooooook güzel görünen Istanbul'a bakmak pek bir içimi ısıttı.
Tabii ki her seferinde ki gibi "Tanrim cok büyüksün, bu şehri ve içindekileri koru" ve tabii ki son bir senedir olduğu gibi "Tanrım bu sehri onunla görmememi sağla" demeyi ihmal etmedim.

12 Kasım 2009 Perşembe

İkincisine Ne Gerek Vardı Ki?


DENİZ bugün tam 16 haftalık ve biz bugün onun artık bir kız çocuğu olacağını biliyoruz...
Keyfimiz hakikaten çok yerinde.
O kendince doğru olduğuna inandığı zamanda gelmeye karar veren, ısrarla çağrılmış ve gelmesi için uğraşılmış olmasına rağmen bildiğinden şaşmayan bir çocuk, annesi gibi yani. Geleceğini haber verdiği zamanı ve bir kız çocuğu olarak gelmeye karar verdiğini göze alarak " biliyorum geç geldim ama senin tüm hayallerini gerçekleştirerek geliyorum " der gibi bir hali olduğunu düşünüyorum, çok ümit vaad eden bir çocuk yani.
Annesi bugün ilk defa "sakin ama çok güçlü bir kız olacak" gibime geliyor dedi, bense "çok şanslı olacak" dedim çünkü varlığından haberdar olduğundan beri onun ile ilgili hissettiğim en güçlü duygu bu. Nasıl herkese erkekmiş gibi geldiğinde ben kız olacağını biliyordum, işte bunu da öyle biliyorum.

Tabii ki, anneye ortak çıkmadan ve bedavadan kardeş sahibi olan madame marika jr. bu kız çocuğu haberine pek bir sevindi, zira o da erkek olacakmış gibi hissedip extradan hislenenlerdendi. Gerçi bebeğin adını öğrenmesi ile hevesi biraz kursağında kaldı ama 10 yaşında olmanın verdiği dayanılmaz hafiflikle; "ne alaka yaaa? zaten bir tane Deniz var, ikincisine ne gerek vardı ki? " yorumunu yapıp konuyu kapatmayi tercih etti :) 

Kendisi aslında büyüğünün izinden gidenin birincisi. Onun gibi olmak, o ne yapıyorsa aynısını yapmak istiyor,  bayılıyor aslında , rol model olarak görüyor ama işte şu anneanneyi paylaşmak var ya bunu bir türlü içine sindiremiyor. O paylaşılamaz kadın gelip de ona "kuzucum, canımın içi" diye sarılıveriyor ya dişlerini sıkarak ve içine sokarcasına, işte orada bizim madame ın içinin yağları eriyiveriyor. Oburu de az değil ama çocuk ile çocuk oluyor kimi zaman, biliyor ya yumaşak karnını oradan vuruyor, sırf onu dillendirmek ve eğlenmek için...

Gel Deniz'cim gel, çok matrak bir aileye geliyorsun...

1 Kasım 2009 Pazar

1980-81-82-83...2009

Evime girip de, birkaç nezaket sahibi kisi dışında, televizyonuma laf etmeyeni gormedim şimdiye kadar, halbuki çok güzel...Eski teknoloji, bildiğin tüplü, devasa bir şey. İşime yarıyor mu, yarıyor, odaya başka bir hava katıyor mu, tabii ki evet, ben öyle televizyon delilerinden miyim, hayır...ehh o zaman, rengi solmaya, sesi kısılmaya, emekli olmaya karar verene kadar biraz da inattan galiba televizyonumu degistirmiyorum...
Kendisine laf ettirmemekle birlikte, aylarca acmadigim olur bu mereti, ama simdi yeniden, bize cok da yakin bir donemi anlatan Bu Kalp Seni Unutur mu? dizisi icin haftada bir kesin beraberiz...Icim katila katila ve goz yaslarimi tutamayarak da seyretsem, her türlüye bilgiye aç ve ne bulursam okuduğum bu dönem için çok uygun bir dizi.
Bize hem çok yakın ama bir o kadar da uzak..Bu sefer herşey çok tanıdık, isimler, arabalar, kıyafetler, yaşamlar hep bizden..Ama işte yasanan olaylar ve bıraktığı izler benden o kadar uzak ki, o yillardaki bizi dusundurtuyor devamli...

1980 darbesinde 6 yaşımdaydım..6 yaş o kadar da çevrende olup biteni hatırlayamayacağın bir yaş değil açıkçası, üstelik 3-4 yaşlarıma dair çok fazla ve çok net hatıralar kafamda iken ancak darbeye ve darbe sonrasındaki bize yansıyan yaşantınin hissettirdikleri hakkında hiçbirşey hatırlamıyorum.
Kenan Evreni Tv de konuşurken hatırlıyorum, tv de her daim çalan kahramanlık türkülerin melodisini de ama hepsi bu. Dışarı çıkardık, oyun oynardık, seyahat ederdik ama kafama kazınmış asker görüntüleri yok mesela, yada sokağa çıkma yasağı..Gerçi 6 yaşında olduğumdan yasağın başladığı saatte ben çoktan uyumuş olduğumdan herhalde onu hissetmemiş olmam doğal,zira Adile Naşit'in uykudan öncesini seyrettikten sonra, akıllı ve söz dinleyen tüm diğer çocuklar gibi ben de direk gidip yatardım, ertesi gün benim adımı da söylemesi umuduyla...
Ama bunun dışında hiçbir kalmamış aklımda.
Bunları düşünürken sonraki birkaç seneyi geçirdim aklımdan, hafıza nerede yeniden başlıyor diye ve birden enteresan birşey farkettim..

1980'den hatırladığım çok şey var...oturduğumuz ev, oyun arkadaşlarım, oynadığımız oyunlar...Darbe yok, darbe ve onun ile ilgili herşey sıfır..

1981'de ki görüntüler daha net ve daha çok...Yasitlarima gore minicik ve eski kose yastigidurumumdan cok uzak, zayif bir cocuk oldugumdan, babamin 'bunu okulda ezerler' korkusu ile beni ikna cabalari, iki cadi madame marika ve dps' in manupulasyonu ile boyum kadar bir bebekle okula gitmekten vazgecirilisim, butun yil boyunca ben nerede o orada meshur bebekle basimizdan gecen bir suru hikaye, tv daki koy okulu programindan okuma-yazma ogrenisim...
Hatirlamadigim ise yatili okul sebebi ile abim ile ayrilisimiz..Kucukken de bayilirdim ben abime, hep pesinde gezerdim, o da benim ile ilgiliydi cok, hep oynar, 7 yas farka ragmen arkadaslari ile gezdirirdi beni...Ama nasil ayrildim, ne zaman gitti, ben ne yaptim, arkasindan agladim mi sordum mu hic hatirlamiyorum...
Simdi dusunuyorum da zaten o seneden sonra, universiteteyi disarda okumasi ve sonrasinda evlenmesiyle bir daha hic ayni evde yasamadik..Bu satirlari yazarken farkettigim diger birsey ki liseden sonra biz abimle bir daha hic ayni sehirde de yasamadik.......ahh soktayim!
Hep cok yakindik, o hep vardi, olmadigi zamanlar bile ama benim bunu suana kadar hic farketmemis olmam guzel birsey mi yoksa absurd mu karar veremedim birden...

1982 de cok net...Bu sefer babam ile ayrildik...Yillar yillar sonra ogrendim bu ayriligin sebebini ve nereye gittigini; bir arkadas toplulugunda yapilan politik tartisma sonrasi, dogunun en ucuna tayin edilmis, daha dogrusu surulmustu...Ben o zaman bilmiyordum tabii ama olmadigini hatirliyorum, devamli telefon ile konustugumuzu, uzaktan anneler gunu icin bize yardim ettigini, anneme binbir heyecanla aldigimiz gaz lambasini, verdigimiz ani, hediye paketini bile.
Sonra kutu gibi, kucucuk, simdi nasil sigdigimizi hayal edemedigim o bahceli evden, ailenin tum kadinlari olarak o genis apartiman katina tasinmamizi ve bundan ne kadar mutlu oldugumu hatirliyorum. O eve dair hersey cok net, odalarinin detaylari bile.

1983 de yine bir gariplik var...1 senelik ayriliktan sonra hepimiz yeniden, yepyeni bir hayata basladik...Arkadaslarimi, okul gunlerimi, sokaktaki oyunlari herseyi cok iyi hatirliyorum da babamin ameliyatini hatirlamiyorum. 9 yasimdayim, babam ameliyat oluyor, ameliyat oncesi donemi hatta hastaligi nasil farkettiklerini bile hatirliyorum ama sonrasi yok. Benim o ameliyat ile ilgili aklimda sadece ve sadece bir kare var, baska hicbirsey yok. Yillar icerisinde konusuldugunda ise oyle bir haftalik birsey olmadigini cok uzun surdugunu, babamin uzun sure hastahanede kaldigini ve cok daha da ileri ki yillarda, o zaman ona kanser teshisi konuldugunu ogreniyorum. Konusuyorlar, anlatiyorlar ince ince ama hicbir sey ifade etmiyor.
O senenin neredeyse her detayini hatirliyorum ama bunu degil...

Veee sonraki yillarda, bu yasima kadar beni uzen kisiler ve olaylari hatirlamak icin zorladigimda kendimi farkediyorum ki beynim kotu olaylari tek tek, itina ile siliyor, hicbir iz birakmadan, sanki hic yasanmamis gibi..
Belli ki bir tur savunma mekanizmasi bu ama ne kadar saglikli emin olamadim birden, beyin bunlari siliyor da disari atmiyor sonucta, en gizli, en geride, en ulasilmasi zor yerlere depoluyor da bunlar bana yol su elektrik olarak geri donuyor mu?
Mesela en basiti, sevgimi verdigim tum insanlar icin gecerli ama en cok da asik olup olmaksizin, birseyler paylastigim ve kalbimi actigim o adamlari, canimi cok acitsalar bile hayatimdan cikaramiyor ve birseylere hemen nokta koyamiyor olmamda ki sebep, beni birer sene ara ile 7 ve 8 yasimda birakip giden o taparcasina sevdigim, hayatimda ki ilk erkekler olabilir mi?
Belki de, hatta degil belki mutlaka cok aci cektim ve beden bunun ile basetmem icin sildi herseyi ama ayrilik ve birakilma acisi bir bilgi olarak kaldi bir yerlerde..Bu olabilir mi ?
Istenilmedigim veya tercih edilmedigimde duydugum telasinin altinda , abim ve babam gittiklerinde, her cocukta olan "ben kotu birsey yaptim da, beni onun icin mi biraktilar?" psikolojisi olabilir mi?
Gercekten, neredeyse herbirinin ardindan, uzun sure kapatamiyor ve ilerleyemiyor olmamin sebebi bu olabilir mi ?
Amannnnnnnn Tanrimmmmm.....Soktayimmmmmm!!!!!!!