ahh şoktayım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahh şoktayım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2012 Cuma

3 Kadın, birisi DEV


Hergün gündem değiştirmek için itina ile çabalar sarfedilen ülkemde, dün (7 Haziran) devlet erkanına gün doğuyor, kimsenin birşey yapmasına gerek kalmıyor; zira küçücük bir kadın, Istanbul'lular için gündemi de programları da tek başına değiştiriyor.
Gün boyunca herkes onu konuşuyor, facebookta, twitterda onu yazıyor, instagramda onun resimlerini yayınlıyor, bindiğim tıklım tıkış metroda herkes aynı durakta inip, ittire kaktıra onu görmeye gidiyor.

Istanbul'dan Madonna geçiyor, imzasını kazıyıp milletin beynine, gidiyor...

Adımımı stadyuma attığım anda karşılaştığım görüntü "bu bile heyecanlanmam için yeter bana; daha 9-10 yaşlarımdayken bile star olan, 80'li yılların gençlik dergilerinden çıkan posterleri ile küçük odaların duvarlarını süsleyen kadın, bugün neredeyse 30 yıl sonra hala binlerce insanı biraraya getirebiliyor ya eyvallah ona" diye düşündürtüyor. Ama ne zaman ki ışıklar sönüyor, sahnede görünüyor, ellerdeki telefon flaşları ile 50 bin kişinin herbiri bir ışığa dönüşüyor işte o inanılmaz sahne karşısında "vay vay vayyy, bu ne yahu?" dedirtiyor.
53 yaşında küçücük DEV bir kadın, 2 saat boyunca tempoyu hiç düşürmeden, sevenin sevmeyenin, laf olsun diye gelenin kısacası herkesin ağzını açık bıraktırıyor; şarkı söylüyor, dans ediyor, konser vermiyor adeta görsel bir şölen gerçekleştiriyor. Enerjisi, felsefesi buram buram akıyor içinden, hiç kimse bir yerlere boşuna gelmiyoru hissettiriyor. Nasıl bir güç varsa içerisinde ve ne ile besliyorsa onu, kendisine tam anlamı ile hayran bırakıyor.

Seda sağolsun 24.cü sıradaki yerimiz şahane, keyfimiz yerinde, ben kadının yaydığı ışığa hayran, ben de o güçten istiyorum, nasıl birşeydir bu ya diye düşünürken çevremdekilerin yüzlerindeki ifadeleri merakımdan, etrafa bakınıyorum. Herkes ayakta, herkes hem coşkulu hem de benzer şaşkın, ben de gördüğüm manzaradan memnunken, tam ön sıramda çaprazımda duran, yaşları 40'ların ortasına gelmiş bir çifte takılıp kalıyor gözlerim.

Adam dansediyor, kadının belli ki tarzı değil, zira biraz haminne, adama ayak uydurmak için sallanıyor. Kadın neşeli gözüküyor başlarda, durup durup adamın kulağına birşeyler fısıldıyor; adam elinde cep telefonu kare kare sahnedeki dev kadını çekiyor, söylenenlerle pek alakadar olmuyor. Kadın yılmıyor yüzünde gülümsemesi aynen devam, iki fingirdiyor, çekiyor adamı kendine doğru öpmek istiyor, adamın yalandan "he he he" gülümsemesi adeta kulaklarımda çınlıyor ve kendini ani bir hareketle geri çekiyor. Adam dans ediyor, kadın biraz tedirgin sallanmayı kesiyor. Yüzü eskisi kadar gülmüyor artık ama tadı da kaçmasın istiyor, bu sefer iki yabancı gibi hissetmemek için adamın kolunu tutuyor, belli belirsiz okşuyor, yok yine olmuyor, adam bu sefer de hoop kollar havaya figürüne çekip, kolu kurtarıyor. Kadının sabrı taşıyor, yüzü asılıyor, ters bir laf ediyor ve oturup koltuğuna muhtemelen benim burada ne işim var diye ilişkisini daha doğrusu olmayanı sorguluyor. Bakıyorum adam ne zaman oturacak diye ama oturmuyor, ortamı yumuşatmaya çalışıp dönüp tek bir kelime bile etmiyor, sadece dansediyor. Işte o zaman kadından ayırıp gözlerimi adamın yüzüne bakıyorum ve ne kadar eğleniyormuş gibi görünse de aslında ne kadar huzursuz ve hatta mutsuz olduğunu görüyorum.

Sahnede 50 bin kişiyi kendine hayran bırakan, içindeki güç ile neler yapılabileceğini ve ölümsüzlüğünü ispatlayan bir kadın ile önümde orada bile olmayan, bambaşka diyarlardaki bir adam için çaresizce çabalayan başka bir kadın arasında 3 saatimi geçirip; ben nasıl bir kadınım ya, sana ne elalemin ilişkisinden desem de içimden, çekiyorsa dikkatimi vardır bir hikmet diye üzerine uzun uzun düşünmeden edemiyorum.

Ne yaparsak kendimiz yapıyor, kendi tercihlerimizi yaşıyoruz aslında. Kimse bizi kandırmıyor, kimse gözlerimizi siyah ipek fularlarla bağlamıyor. Biz sadece duymak istediklerimizi duyuyor, hoşumuza gitmeyenlere gözümüzü kapatıyor, kendimizi kandırıyoruz. Sahnedeki kadın sırtına kocaman "Korkma" yazıyor biz içimizde ki gücü hiçe sayıyoruz. Haminne kadın da görüyor elbet benim gördüğüm huzursuzluğu, çığlık çığlığa suskunluğu, bu yaşına kadar kim bilir neler yaşadı, görmemesi mümkün mü ama yine de çabalıyor işte. Ama yoksa adam orada çabalamak boşuna belki onu bilmiyor...

Yine ve yeniden; aşk çaba gerektirmez, içinden gelirse akar öylece, zorla olmaz!


Fotograf ; GF158 # Madonna http://instagr.am/p/Llrc31QeK6/ by ZEYNEP MATRAS
Muzik (yazarken) ; Like a Virgin by MADONNA











24 Nisan 2012 Salı

Ana Kucağı


Bugünkü aklım olsaydı, geçmişten yana farklı yapmak istediğim tek şey psikoloji okumak olurdu.
Yanlış anlaşılmasın bu bir keşke değil, zira baktığımda geçmişten bugüne; yaptığım ve yaşadığım her şeyin içine kendimi bilerek ve isteyerek attığım, mantığın engel koyduğu her olayda kendisini itina ile görmezden gelip o işi bir güzel canım arkadaşım Selin'e havale ettiğim ve her yeni görünende deli gibi heyecanlanıp, dibine kadar gittiğim için hiçbir pişmanlık, hiçbir keşke yok hayatımda da o zamanlar farkedebilseydim psikolojiyi bu kadar sevdiğimi ve okuyup kendimi daha donanımlı hale getirebilseydim belki bugün gel-gitli günlerimi daha iyi anlayabilir, daha kolay geçişler yapabilir, hızlı çıkışlarımı daha yumuşak inişlerle yere kondurabilirdim.

Herşey elimin altında, yeterince uğraş, yeterince heyecan, haddinden fazla hareket ve insan varken ve hiçbirine de yeterince zaman yokken hala ara ara hissettiğim ve içimi adeta düğümleyen bu yoksunluk duygusunun nereden peydahlandığını belki anlayabilir, bir çırpıda icabına bakabilirdim.

Şu son bir iki gündür "Allah'tan belanı mı istiyorsun?" kıvamında günler yaşıyor ama tam da adlandıramadığımdan hissettiklerimi sinir oluyorum.
Aynı gün içerisinde bir heyecanlanıp, bir soluyor, bu bir yukarı bir aşağılarla ruhumu çorbaya çevirip ne tam olarak ne hissettiğimi ne de gerçekten istediğimin ne olduğunu anlayabiliyorum ve sinir oluyorum. Sadece kendime de değil elbet, aldım ya sazı bu son aylarda elime, artık biraz kabak tadı vermeye başlasa da önüme gelene sinir olmaya devam ediyorum.

Birşeyi on kere tekrarlamaya ama yine de sanki hiç konuşulmamış, hiç bahsi geçmemiş gibi milletin bildiğini okumasına ve sadece sen çileden çıkınca söyleni yapmasına sinir oluyorum. Nezaketten uzak, adaptan bi haber, medeniyeti tek dişi kalmış canavardan, herşeyi de kendinden ibaret zanneden insanlara sinir oluyorum.
Şuurunu kaybetmiş eski kocaya, gevrek gevrek seviyesiz konuşana, varoş karılara, sonradan görme adamlara, bozmayacağım diye disiplinimi buraya çakılıp kalmış, yokmuş başka derdim gibi millete sarıyor olmama ama şu sıralar en çok da Stefano'ya sinir oluyorum. Kördüm öldüm, badem gözlü oldum, yeni uyanmış olacak zaar koca kafa, herzaman ki gibi çalıyor kapıyı da sanki açsam orada olacak, yaramaz çocuklar gibi zili çalıp topukları sıvamayacak. En çok ama en çok hayatta ne istediğini ve elindekinin kıymetini bilmeyene sinir oluyorum.

Peki sinir oluyorum da ne oluyor? Koca bir hiç! Sadece içim şişiyor, canım sıkılıyor, bir yerlere gitsem kafayı dinlesem diyorum ama gelecekler var diye hareket de edemeyeceğimden, iptal edip tüm programları atlayıp ana kucağına gidiyorum.

Yaş kaç, sıkıntı dert ne olursa olsun bazen bir tek o, bir tek onun ilgi ve şevkati iyi geliyor insana...Sormuyor hicbir şey, sormasına da gerek yok zaten "sana geliyorum anne"deki sesinin titremesinden anlıyor sıkıntını, meselesi de olan biten değil zira bir tek sensin onun focusu, en sevdiğin yemeklerle, öpüp koklamaları ile sarıp sarmalıyor, kapının dışında bıraktırıyor herşeyi. Yaş kaç olursa olsun, onun için hala küçük kız çocuğusun, bastırıp sımsıkı yumuşak sinesine, kulağına bildiği en güzel sözleri, dilinin döndüğü dualarını fısıldıyor, bunlar da geçecek, dünya yıkılsa başına biz hep buradayız, yanındayız gücünü veriyor itina ile.

Bazen sadece O iyi geliyor, yaş kaç olursa olsun sadece onun tarifsiz sevgisi içindeki düğümü açıyor, geçici de olsa nefes aldırıyor...(23.04.2012 gece yarısı)...

Tam da bu satırların sonuna geldiğimde, gecenin sessizliğinde bir mesaj sesi beni yerimden zıplatıyor, içimi hoplatıyor sanki okuyacaklarımdan haberdarmışım gibi. "Yok canım değildir" diye gardımı alsam da hayalkırıklığına karşı,   gördüğümde yazılanları yine bir heyecanlanıyor, sonra hemen soluyor, ne hissettiğimi ama en çok da ne istediğimi bilmez bir şekilde kalıyorum öylece birkaç saniye. Duygular coşuyor, özlem bangır bangır bağıriyor, mantık olmaz diyor ama gönül ferman dinlemiyor, gece yarısını çoktan geçmiş Selin de çoktan rüyalar diyarında, ne olacaksa olsun diyor ve cevap veriyorum...

Cevap veriyorum ve çok da iyi ediyorum; uyku girmese de o gece gözüme, ertesi gün bambaşka bir güne  uyanıyor, boğazda yunuslarla kahvaltı ediyorum. Hasretim bitiyor, acılığım gidiyor, tüm karın ağrılarım geçiyor, ait olduğumu bildiğim yere dönüyorum. Yeniden ne hissettiğimi ve daha da önemlisi ne istediğimi biliyorum. Hissettiğim şey huzur ve geleceğe dair kocaman bir umut oluyor.

Ve biliyorum ki bir annemin duaları bir de sevdiğim adamın yanında olmak bana iyi geliyor ...
Eve döndük biz!


Fotograf; yuksek ihtimal by BORA AKMAN
Muzik(yazarken) ; La Notte by ARISA








12 Nisan 2012 Perşembe

Kaderin Pin Kodu


Aldığım her kitabın içine aldığım tarihi, satın aldığım yeri, hediye ise kimden olduğunu yazmak gibi çok sevdiğim bir huyum var. Sonra kitabı okurken sevdiğim sayfalarını kıvırmak, boş köşelerine notlar almak, aralarına küçük pusulalar bırakmak gibi alışkınlarım var. Aldığım hiçbir kitabın fiyat etiketini çıkarmamak, okurken aman yırtılmasın, buruşmasın diye ihtimam göstermemek, dökülenlerin lekesi kurusun diye beklemek gibi cins taraflarım da var.
Çay lekesi de kalsın, yapışsın kalsın üzerinde isterim, akıttığım gözyaşlarım da...Çünkü aldığımda yeniden elime aylar belki de yıllar sonra yeniden, o ilk okuduğum zamanı hatırlamak, üzerindeki izleri görmek, bir nevi o zamana dönmek ama hepsinin de ötesinde benden çok sonra alacaklara ipuçları bırakmak isterim.

Bende gerçekten çok güçlü bir şekilde, birgün göçüp gittiğimde, arkamda birşeyler bırakma arzusu var.

Devamlı değişen ama sayısı 4-5 in altına düşmeyen başucu kitaplarım vardır benim; kimisi okunmak için bazen aylarca sıra, kimisi sadece içim sıkıldığında rastgele açtığım sayfasında bir cevap versin diye öylece beklerler. Işte Douglas Forbes'ın Kaderin Pin Kod'u kitabı da, geçtiğimiz eylül ayında, Etiler D&R'dan alınıp, o zamandan beri de başucuma konulanlardan biridir.

Kısaca " doğum tarihinizin kutsal matematiği " şeklinde yorumlanmış, fal ile alakası yok, doğdunuz tarih ile kişilik analizi ve hareket tarzınızı ortaya çıkaran bir teori. Ilk Yasemin bahsetmiş, çok etkilenmiş bir sekilde anlatmış olacak ki meraktan bir koşu gidip kitabı almış, bir çırpıda elimde kağıt kalem yazılanları tatbik etmiş, sonucuna da hakikaten şaşırmıştım. Ancak meraklı olduğum kadar tembel de olduğumdan, daha ileriye gidememiş, bu işi sakin kafa yapmak yada daha iyisi bir bilene yaptırmak lazım diyerek kitabı, birgün yine elime alırım ümidi ile başucumdaki yerine koyuvermiştim.

Bir daha elime almadım tabii ki ama çok şahane birşey oldu ve kızlar sağolsun, sonunda Yılmaz ile tanıştım ve o kadar şeker ki, kırmadı beni, o yorumladı.

O konuştu, ben dinledim çoğu zaman ağzım bir karış açık, kimi zaman onaylayarak, zaman zaman da kahkaha atarak. Çok şey anlattı, çok şey söyledi de bir iki tanesi çok takıldı, adeta beynime kazındı;

Senin hayat dersin ego, olman gereken anne, yapman gereken ise yazmak dedi!

Dedi ve gerçekten bitirdi beni...

Senin hayat dersin ego diyor... Onu biliyorum zaten, boşuna değil neredeyse son beş yılımı Konya'lara, adı duyulmamış manastırlara, dünyada görülmemiş dev budha bırakmayacak şekilde sayısız seyahatlere giderek, nerde bilmem ne semineri var oluk oluk para akıtarak, hepsinden alıp ihtiyacım olanı, gerekmeyeni geride bırakarak geçirdim. Kuantumundan, tasavvufuna, San Francesco D'Assisi'den Yunus Emre'sine okunmadık kitap bırakmadım.Karşılaştığım her insanın bana birşey öğrettiğine, karşıma da zaten o öğretmesi gerekeni öğretmek için çıktığına inandım, tesadüf kelimesini hayatımdan çıkardım. Ama anam ne dağlara taşlara bir ego vardıysa bende, bunca çabaya, bunca zamana, bunca sabıra karşın ancak bu kadar kendisini aşağıya çekmeyi başardım.
Yani bu egonun bir baş belası olduğunu biliyorum yaşantımda da, adam "hayat dersin" diyor, daha da kolay kolay kısa sürede bitmeyecek gibi görünüyor olduğunu bilmediğimden bir ofluyorum derin derin...

Yılmaz bana sen "anne" olmalısın diyor...Zaten yapıyorsun bolca etrafındakilere, eşine, dostuna, sokaktaki adama ve böylesi de seni kurtarır belki ama sen ancak anne olduğunda tamamlanacak, çok şahane olacaksın diyor, şok oluyorum. Çokça sevsem de çocukları, biyolojik saati durmuş bir insan olarak gördüğümden kendimi ve hiçbir zaman öyle deli bir çocuk hasreti çekmediğimden gayri ihtiyari "gerçekten mi?" diyiveriyorum, "gerçekten!" diyor. Doğurmayacaksan da evlat edin, o senin çok acayip bir tarafını çıkaracak ortaya diye ekliyor, şaşkınlıktan susuyorum....

Ve sen yazmalısın diyor. Bazı insanlar vardır, bilmezler neden olduğunu, onlara bir tek yazmak iyi gelir, onları bir tek yazmak iyileştirir, onlar içlerindeki kalemden habersizdir ama dünyaya doğuştan yazar olarak gelmişlerdir, sen de onlardansın işte diyor, şok oluyorum. Sonuçta Yılmaz beni hiç tanımıyor, en büyük zevkim ve hayalimden habersiz, sakin sakin bu cümleleri sıralıyor; acayip gaza geliyorum, acayip heyecanlanıp, boynuna sarılıveriyorum.

Inanılır veya inanılmaz önemli değil benim için; tesadüf diye birşeye inanmadığımdan, Yılmaz'ın bunları söylemesinin altında mutlaka birşey olduğuna inanıp, acayip keyifleniyor ve hayattaki gerçekleştirdiğim hayallerimin yanına birini daha koyacağımı, gerçekten de arkamda birşey bırakabileceğim düşünüp  heyecanlanmaya başlıyorum bile...

Zaten o heyecandır hayalleri gerçek kılan...hadi hayırlı olsun!


Fotograf; @ Equense by DEN
Muzik(yazarken) ; Tchaikovsky Violin Concerto 1. by JASCHA HEIFETZ















2 Nisan 2012 Pazartesi

Bahar Dalları


Ne korkunç, ne iğrenç, ne çirkin bir şey şu bağımlılık denen illet!
Son 5 gündür sigara içmiyorum ve hem fiziksel hem de duygusal gel-gitlerimi hayretler içerisinde deneyimliyor, Allah beni korumuş da uyuşturucu veya alkol bağımlısı falan olmamışım diye deli gibi şükrediyor ve gerçekten kelimenin tam anlamı ile kafayı yiyorum.

Bu nasıl bir yoksunluk duygusu, bu nasıl güçlü zaptedişdir yarabbim...Ben hangi ara birşeye bu kadar teslim oldum da kendi arzumla ondan vazgeçmekte bu kadar zorlanıyorum, ara ara nasıl yolda kendimi kaybediyorum, anlayamıyorum...

Son 5 gündür hiç aralıksız kendimi dinliyor, hissettiğim duygularımı, verdiğim veya çoğunlukla vermemeyi tercih ederek içimde patlattığım tepkilerimi şaşkınlıkla izliyor, anlamaya çalışıyor, bir nevi yeni bir tarafımla tanışıyorum. Ve açıkçası sıkı sıkı sıksam da elini, çok haz alamadığımdan kendisinden, sahtekar gülüşümle selamlıyor ve tam olarak necidir kavramaya çalışıyorum.

Şimdi, evlere şenlik, acayip durumum şundan ibaret;
Birisi dirseğini beyinciğimin üzerine dayadığından, boyun kökümden huni şeklinde yukarıya tırmanan bir uyuşma ve karıncalanmanın vermiş olduğu salaklık ile ortalığa zaman zaman boş bakıyor, söylenenleri ya tam olarak anlamıyor ya da anlamak istediğim gibi anlayıp püskürüyorum. Bir diğeri de yüreğimi stress topu misali elleri ile mıncıkladığından, yeterince nefes alamıyor, boğulacakmış gibi olup sıkılıyorum. Kafamın etrafı her daim bir dumanla kaplı olduğundan, kulaklarım tıkanıyor, sesleri boğuk duyuyor ama o boğukluğu bile çığlık gibi hissedip acayip rahatsız oluyor, yine sıkılıyor ve tabii yine püskürüyorum. Canım tam olarak sigara içmek istemiyor ya da elim onu aramıyor ama her daim inanılmaz bir boşluk hissettiğimden devamlı birşeyler atıştırıyor ve sadece su içtiğim zaman o yoksunluk duygusunu birkaç dakikalığına unutabiliyorum. Normalde bir bardak suyu bile doğru düzgün içmeyen biri olarak, günde ortalama 3 litre su tüketmeye başladığımdan her 5 dakikada bir tuvalate gidiyorum ve buna da kıl olup, ofisimin yada evimin dışında bir yerde olmaktan çok haz etmiyorum. Içimden çıkmak isteyen, oluk oluk akmak isteyen birşey var hissediyor, bir an evvel çıkıp gitsin de kurtulayım diye haftanın neredeyse her günü ya pilatese ya da yüzmeye giderek, deşarj olmaya çalışıyor, bu sefer de yoruluyorum.
Ve bunlar sadece fiziksel zorluklarım ki asıl şenlik duygusal tarafımın yanında malesef çocuk oyuncağı kalıyor.

Her lafı istediğim gibi anlama eğiliminde olduğumdan ve anlatılanların ilgimi çekme yüzdesi düşük olduğundan çok çabuk sıkılıp, anlamsız ve sert bir tepki verme ihtimalim olduğunu çok iyi bildiğimden geçirebildiğim kadar sessiz geçiyorum günlerimi. Gerek olmadığı sürece çok konuşmamak, yorum yapmamak işime geliyor, dumanlı kafamla etrafa bakmayı tercih ediyorum. Herkes bir ilgi gösteriyor, sıkça gelip kafamı okşuyor, sukunetimi alkışlayıp, cesaret veriyor ama içimde dışarıdan görünenin tam aksine, deli bir fırtına kopuyor, söylemezsem kimse anlayamıyor, anlatınca da şok oluyorlar. Şöyle ki oldum bittim, kavgadan dövüşten hoşlanmayan hatta korkan biri olarak hayatımda gerçekten ilk defa olarak tekme tokat birine girmek, ağzını burnunu kırmak istiyorum. Bunu yazarken bile gülüyorum zira kum torbasını bile tekmeleyemem ben ama nerden hortladığı belirsiz bir canavar var içimde, onu biliyorum. Son iki aydır snob ve acı tarafım yüzeye çok yakın duruyor, zaman zaman su yüzüne çıkıp kendilerini göstermelerine izin veriyordum da şu son beş gündür öyle destursuzlar ki artık; kimseyi beğenmiyor, beğenmediğimi gördüğümde tepki veriyorum. Tanımadığım insanlara, sırf hareket tarzlarından, kılık kıyafetlerinden dolayı kıl oluyor, kendi kendime dırdırlanıyorum. Gözünü sevdiğim memleketimin medeniyet, görgü, özgüven yoksunu, kendini bilmez, cüretkar insanlarını gördükçe hırtlaşıyor, hepsini bir güzel benzetmek istiyorum. Ben tasavvuf aşığı, öğreti meraklısıyım; herkesin özündeki iyiliğe inanır, birgün bir şekilde ayılacağını beklerim de bu günlerde hiç sabrım yok, canımı sıkana deli gibi saydırıyor, çok feci ahdediyorum. 5 gün öncesine kadar neşe veren, heyecan veren bayıldığım bahar dallarına bugünlerde kıl oluyor, en çok da buna üzülüyorum. O kadar traji komik bir ruh hali içerisindeyim ki sokağın başındaki eski püskü ahşap eve taktım; her sabah önünden geçerken, şu ev artık yıkılsa da kurtulsak diye söylene söylene, tam gaz önünden uzaklaşıyorum.

Lafın kısası durum pek parlak değil, içimde bir canavar var, feci sıkılıyorum.
Ipek normal, çok insani tepkiler bunlar diyor, kendimi bırakmamı istiyor ama ben dayanamıyorum ve kendime yüklenmeye devam ediyorum. Kurtulmam lazım bu illetten en kısa zamanda ve çıkarıp atmam lazım, ne üdüğü belirsiz canavarı. Yoksa bahar geçecek, bahar dalları gidecek, keyfini çıkaramayacağım...

Hem bahar dallarının suçu ne ki?


Fotograf; 88 - bahar dallarinin hastasiyim @ İstinyehttp://instagr.am/p/IuoVenweIE/ by ZEYNEP MATRAS


Müzik ( yazarken ); Bir Çaresi Bulunur Elbet by SERTAB ERENER





12 Mart 2012 Pazartesi

ZEYNEP DOĞUKAN


Al işte yeniden o nasıl bir sabaha uyanacağını bilmediğin, aldığın bir haberle hissettiğin, söylediğin,yazdığın, isyan ettiğin herşeyin birden anlamsızlaştığı, kafanın karışıp afalladığın günlerden bir tanesi daha.
Bazen kafalarımızın almadığı, anlayamadığımiz o kadar acayip bir düzen var ki yukarıdan yönetilen; çok değil daha birkaç saat önce "hey sen! hayat kısa da o kadar da değil" ahkamını sana itina ile yedirip yutturan, hayatını ve gidişatını acımasızca sorgulatan, dert ettiklerinin dert olmadığını sert bir tokat gibi yüzüne vurup, içine çığlık çığlık bir sessizliği ve kafana geçmişten görüntüleri lök gibi oturtan birgün bugün.

ZEYNEP DOĞUKAN; 36 yaşında, genç bir kadın, benim liseden sınıf arkadaşım ani bir şekilde ölmüş dün...

O kadar garip, o kadar anlamsız ve olamayacak birşeymiş gibi geldi ki haber ne hissettiğimi bile anlayamadım; sabah oturdum uzun uzun onu düşündüm. Liseden sonra belki de hiç görmediğim ender kişilerden biri olduğu için gözümün önünde 16-17 yaşlarında sessiz, sakin ama her daim sıra arkadaşı Ayşe ile kikirdeyip, oval gözlüklerinin arkasında gözlerinin içi gülerek bakan, rengarenk atkıları ile çiçekli basma etekler giyip, bez çanta taşıyan küçük bir kız belirdi gözümde. Bunca senedir görmemiş olmama rağmen en net sesini hatırladım.

Taşıdığı ruhun arınması neden bu kadar kısa sürdü bilinmez; geride kalan ailesini, varsa sevgilisini veya kocasını, ona canımmmm diye sarılan can dostlarını ve nasıl hissediyor olabileceklerini düşündüm, içim ezildi çok feci. Her ölümde akıttığımız göz yaşlarımızda biraz da kendi senaryolarımız olduğundan, geride kalanların hallerini hayal bile etmek istemedim, korktum. Acaba onu bir şekilde yarım bırakan, kalbini kırıp canını acitan birileri var mıydı ve varsa, garibanım nereden bilsin olacakları, o kişinin bu yükü nasıl taşıyacağını, bunun hayatını nasıl etkileyebileceğini merak ettim, üzüldüm.
Her ölüm haberi kötüdür de daha yapacak, hayata katacak çok şeyi olan, yıllarca aynı dört duvar arasında, aynı sıralarda, aynı korku ve güzellikleri yaşadığın, bir şekilde hayatından geçmiş, ona dokunmuş gencecik birinin ölüm haberini almak çok kötü, gerçekten aptallaştım.

Yine hayata dair birşey bilmediğimi kabul ettiğim birgüne uyandım bugün; bizim başımıza gelmez diye düşünüyoruz ama belki de hayat gerçekten çok kısa. Onun için kırmamak, kimsenin canını yakmamak, fazla ahkam kesmemek; başımıza gelenleri de yukarıya havale etmek lazım...

Ruhun şad olsun Zeynep, gittiğin yer ferah, dönüşün muhteşem olsun! Yukarıdan ailene göz kulak ol gözünü seveyim....


visitor; Lobsang


Müzik ( yazarken ) ; Un'altra corsa by PAOLO BUONVINO



28 Nisan 2010 Çarşamba

KÖŞE YASTIĞI


Rapallo'da şahane bir havada, çok çalkantılı, kocaman kocaman kararların arifesinde, neşeli başlayıp akşama doğru düşen suratımı yorgunluğa bağlayıp  kimseye çaktırmadıysam da çok kızgın olduğum günün gecesinde, tek başıma döndüğüm otel odamı önce smeralda'nın bir önceki yazı ile başlayıp benim ile biten inanılmaz maili, arkasından bloglardan birinde okuduğum ve cuk oturan bir yazı ve en şahanesi de uzaklardaki kuzen çikita'dan mesajsız, yorumsuz gelen ve hayatımda ilk defa gördüğüm fotografım doldurdu, kendimi iyi hissettirdi, hem de çok iyi hissettirdi.

Geçen hafta 16 yaşımla haşır neşir olmuş, çok keyif almıştım ama bu 4 yaşımdaki halim çok güldürdü beni. Ben nasıl daha önce bu fotografı görmedim, gerçekten şoktayım...Köşe yastığı diye seslenildiğim. ledo'dan köşe bucak kaçtığım, annemi annesinin ölmediğine inandırmaya çalışıp, kendimce onu avuttuğum yıllar bu benim; çok komik, çok şeker...Istanbul'a gider gitmez teyzemi arayacağım, bunlardan başka varsa hepsini alacağım...Ayyy nasıl iyi geldi bu fotograf gece gece ya..Nasıl mutlu oldum; alıp orjinalini duvara koymam lazım, dil döküp, şekerlik yapıp teyzeyi ikna etmem lazım...

Bak yine düştü aklıma; artık tembelliği bırakıp, teyzemle annemin sözünü verdikleri dede evindeki anneanne'nin çeyiz sandığını alıp, ayak ucuma koymam lazım...

10 Şubat 2010 Çarşamba

Değiştiremezsin, zorlama!


Çok insan tanıyorum, hergün de yenileri ile, her cinsi ile tanışıyorum; hayat hikayeleri duyuyorum, başlarından geçen olayları, hayallerini, amaçlarını dinliyorum ve hala şaşırıyorum; ne istediğini veya istediği şeyin gerçekte ne olduğunu bilmeyen insanları gördükçe ağzım hakikaten hala açık kalıyor.

Bugün iki ayrı insan, iki ayrı dünya ve iki ayrı şaşırtıcı şey duydum...

Biri geliyor karşına, oturtuyorsun ve anlatıyorsun; dışardan çok havalı ve müthiş göründüğü için herşey, içinin aslında o kadar da kolay olmadığını karşındakinin anlama kapasitesine göre, bazen saatlerce anlatıyorsun. En baştan kuralları, olmayacakları, olamayacakları tek tek sıralıyorsun. İşin özünde çok medeni bir ortam da olsa en kötü senaryoyu önüne koyuyorsun ki kafasında kurduğu süslü dünyanın sadece ondan ibaret olmadığını anlasın diye. Herşey iyi giderse, yok ya o kadar da gözümün korktuğu kadar değilmiş densin diye. Kalırsa uzun süre kalsın diye. Ama işte gel gör ki, küçük dağları ben yarattım halini dışarıda bırakmayı kendi özgür iradesi ile bırakmayı tercih eden, illa da burada olmak istiyorum, muhtemelen, değişirim yada değiştiririm diyen zihniyet kısa bir süre sanki bunlar kendisine hiç söylenmemiş, sanki kendisine başka şeyler vaat edilmiş, sanki kendisi o gün orada değilmiş de siluetini göndermiş onun için de bunlardan bi haber hareket edince, sadece şaşırıyorum. Ne bir kızgınlık, ne bir öfke, ne bir yargılama; duygusal olarak hiçbirşey hissetmiyorum da hala şaşırıyorum...

Bugün ilk defa sevgili bir çiftin ki anlatılan hikayede oğlan ağır arıza, sorunlarını çözmek için terapiye gittiklerini duydum. Cift yeni evlenmeye karar vermiş ama gel gör ki terapi ondan çok önce gelmiş.
Kızın, saçma sapan bir sebepden dolayı, ortada evlilik gibi zor bir kurumun sorumlulukları, rutini vs vs vs sorunları yokken, hayatını daha şimdiden karartan bir adam ile hala evlenmek için inat etmesine, sırf kaybetme korkusundan, onun daha varlığını bile bilmeden önceki önemsiz bir hikayesini yokmuş gibi örtbas etmek için deliller yaratmaya çalışıyor olmasına, kendini inkar etmesine çok şaşırıyorum.
Ben aşka inanırım; aşkta gurur olmaz, mesele aşk ise gerisi teferruat diye bangır bangır bağırıyorum ama bu kadarına yuhhh diyorum.
Adam da bağırıyor bangır bangır bu evlilik işi benim ile olmaz diye ama kız dangalak ( hep öyle olduğunu düşünmüşümdür , piştt detay verme Den bütün dünya okuyor), bildiğin kör işte...Ne ise derdi, evlenince, tek başına kalmayınca ne konacak başına bilmiyorum ama bu kadar aşikarken herşey, nasıl hala çabalıyor gerçekten anlamıyorum ve şaşırıyorum.

Herhalde yine ben değiştiririm, bu da geçsin herşey güzel olacak hayalperestliği var altında ama kimse söylememiş mi bu çok okumuş, çok bilmiş, kocaman firmanın bilmem ne çok müdüresine ki ; evlilik zor kurum, herşey mükemmel uyumlu iken bile zor kurum, özünde insan doğasına aykırı bir kurum diye. Daha geçmeden eşikten, terapiler, yalanlar, örtbaslar, entrikalar varsa değiştiremezsin hicbirşeyi diye...Seni yalana dolana iten adam varsa karşında (sebep ne olursa olsun), düzelmez birşey, arkana bakmadan kaçman lazım diye. İşte bu durumda gururuna sıkı sıkı sarılman, aslanlar gibi kendini savunman lazım diye.

Insan psikolojisi gerçekten çok acayip birşey, eğitim meğitim hikaye bu durumlarda, ne istediğini veya neyi istediğini bilmemek çok feci çok....

29 Ocak 2010 Cuma

Eve Dönüşte şoktayımmm



Severim insanları gözlemlemeyi; ne yerler ne içerler, ne giyerler, nelerden konuşurlar, beklenmedik en basit olaylarda nasıl tepki verirler....Profesyonel deformasyon, tepeden tırnağa giydikleri ile karakter analizi yaparım; karakterli, görgüsüz, muhafazakar, güvenli, güvensiz, küçük dünya insanı, ait olmadığı bir dünyanın insanı, özensiz, yenilikçi, ne ise ele verir bedenleri örtmek için geçirilen her bez parçası. Moda kötü birşeydir kendine güveni olmayan, ne olduğunu bilmeyen kişi için, saklamaya çalışılanı daha da alenen ortaya koyar.

Her neyse işte bakarım, incelerim, anlamaya çalışırım. Sonrası...Sonrası kolay, bir kere anladın mı üç aşağı beş yukarı, herkes ile konuşabilir, özellikle işte, özellikle kolay olanlardan istediğimi alabilirim. 
Anadolu'nun bağrından kopup gelmiş ağır abi ile "sizin memleket neresi?" ile başlar sohbet, gay-i ile en trend gece klupleri, bilmem kimin son koleksiyonu ile devam eder. Hayatını "problemleri çözerek" kazanan biri olarak, herkes ile aynı dili konuşabilmek, herkes ile bir noktada buluşabilmek, herkes ile onlardan biri olarak hareket etmek için önemlidir gözlemlemek; en az pratik ve hızlı düşünmek kadar. Her sorunun çözümü vardır ve çözüm hiçbir zaman sadece tek bir tane değildir. 

Herhalde yapı ile alakalı birşey bu, zira böyle olmayı, hayatımı hep bir sonraki adımı düşünerek, olabilecekleri kestirerek geçirmeyi özellikle hayal etmedim. Tecrübe ile de ilgili birşey mutlaka aynı zamanda ama hamurunda da merak, sabır, yeniye açık olmak, hayal gücü, güvenirlilik ve güçlü hislerin olması şart sanırım. Çünkü hep mi böyleydim yoksa son 12 senenin meyvesi midir bu şimdi yorgun argın geldiğim yolculuk sonrası tam çıkaramıyorum ama olduğum yeri sağlamlaştıran bu özelliği zaman zaman özel hayatımda da kullanmıyor değilim. Yeni tanıştığı biri ile ilk izlenimini son izlenim olarak alan ve bu konuda hisselerine çok güvenen ben, bazen canımı sıkanın, hoşuma gitmeyenin, içimin kabul etmediğinin ne olduğunu anlamak için bu yola başvuruyorum. Aynı dili konuşup, konuşturuyorum; bir noktadan sonra birşey yapmaya bile gerek kalmıyor, herşey çorap söküğü gibi kendi başına çözülüyor. Şimdi örneklerle süslenmeyen bu anlatım kulağa fettan bir yaklaşım gibi görünse de hiç öyle değil tabii; sonuçtur beni bağlayan... Bilerek, isteyerek veya kontrolsüz bir şekilde kimseye zarar vermediğin, kimsenin canını acıtmadığın ve kimsede yaralar açmadığın sürece sorun yoktur bence...Sebep ne olursa olsun bazen alman gereken cevapları, bilmen gereken şeyleri direk soramazsın; sorsan da cevap alamazsın. Bazen yönlendirirsin insanları...Bazen yolu açarsın ve oradan yürümelerini sağlarsın, ne yapacaklar diye bir bakmak için.

Ben yaparım, yapmıyorum diyene ise inanmam...Hepimiz yaparız ve bugün yine 3 saat rötar ile kalkan THY- Milano/Istanbul uçağında, büyük bir keyifle okuduğum FABIO VOLO'nun - Il tempo che vorrei kitabını elime onun tutuşturduğunu farkettiğimde, onun da aynı şeyi yaptığını anlayıp şoka girdim. O kadar iyi tanımışki beni, Tom Ponzi'den yola çıkıp resmen bana farkettirmeden, tıpış tıpış gidip kendi ellerimle o kitabı almamı ve okumamı sağlamış. Yine sabahın köründe kalkıp, yine aynı yolların sonunda bir toplantı ve üzerine saatlerce sigara içemeden geçirilerek, binilmiş uçak olmasına rağmen "herşeyde bir hayır vardır" rahatlığı ve sukuneti ile keyif veren kitabın sayfaları arasından "ahhhh şoktayım, inanmıyorumm" çığlığı ile aklımın başıma gelmesi, her ikimizin de birbirimizin üzerinde ki gücünü ve her ikimizin de birbirimiz karşısında ki güçsüzlüğünü farkettirdi. Tam bir "bastardo" resmen beni manupule etti. Şimdi hala yazarken bile gülümsüyorum, ilk defa bu yönlendirilmiş halim hoşuma gidiyor.

Ayaklarım geri geri gidiyor, karnıma ağrılar giriyordu ama sonunda iyi bir yolculuk oldu. Susuzluk hiçbirşey, imaj herşey; özenle hazırlanmış gardrop amacına hizmet etti, en yakınlar dışında o dahil kimse hüznümü farketmedi, yeniden fitting yapmak düşündüğüm kadar zor olmadı,gereksiz şüpheler giderildi(paoletta), güvensizlik paniği başlatıldı, selam sabah kesildi, lions, leader, anto ama özellikle tiger, mr.italy ve amour çok iyi geldi, yıllanmış çömez borghetti daha bir içime sindi, yarınında yoksa elindeki bardagın bugün kırılacak olduğunu bilmek çoooook işe yaradı ve Istanbul basmadı ve bu soğuk Istanbul gece yarısında sıcacık evime girmek iyi geldi.

Şimdi yeni yepyeni bir ofis ile yeni bir sezona başlama zamanı...Yapacak işler var, önümüze bakalım biraz, diğerinde geriye çekildin, orada kalacaksın biraz....buarada 03:03 ahh evet soktayim ! :)







6 Ocak 2010 Çarşamba

Six Degrees of Separation





Eskiler, gizli birşeyler konuştuklarında, duyulmasından korktuklarından "aman dikkat, yerin kulağı vardır" derlermiş ya, aslında yerin kulağı falan yok, sadece bilimsel olarak da araştırılmış dünya üzerinde ki herkesin herkes ile en fazla 5 kişi aracılığı ile bağlantısı var. Yani şimdi Kenya'nın bir köyünde birine bir mektup yazsam, o mektubun yerine ulaşmasını sağlayacak tanıdığımın tanıdığı en fazla topu topu 5 kişi var arada. Hal böyle olunca konuşurken dikkat etmek, kimin kimi tanıdığını bilmediğinden yerin kulağı vardır deyimine kulak vermek gerekiyor.

Bugün ex'lerden lost soul r. iş için aradığında ordan burdan konuşurken, cipcip'in hayaletinin, ümitsizce beklediğinin bizim mert'in de eski kız arkadaşı olduğunu ögrendiğimde, önce ahh şoktayımm dedim sonra da bu six degrees of separation'ı düşündüm.

Daha ilişkinin adının yeni yeni koyabildiğim tam o zamanda karşıma çıkarılan, başlangıçta çok takmasam da sonradan "ne oluyor yaaa" dedirten, eskilerle uğraşmak hiç huyum olmadığından, nedir necidir bilgilerini bile, nasıl birşeydir bu merakımdan ilişki sonrasında öğrendiğim hayalet, meğersem 15 senedir tanıdığım, evime, partilerime her daim kız arkadaşını da koluna takıp getiren mert'in kızarkadaşı çıktı. Öyle komik ki belki de ben, daha cipcip'in varlığından bile habersiz olduğum bir zamanda, ondan önce bu kız ile tanıştım, belki de bu kız bizim aramızda dolaştı. Gerçi r. ile kapattıktan sonra telefonu, facebookda baktım resimlerine, hiç tanıdık gelmedi ama son 3 senede arada bir hayatımıza giren insanları artık hafızam saklamıyor.

Bu arada kızın hikayesi her yerde aynı; yaşadığı trajik olay baş konu, arkasından sağlam psikopat yapıştırması ve çok hızlı yaşantısı.
O kadarını bilemem ama kız acayip güzel ve şaşırtıcı derecede kokoş (bizim tür kokoş) çıktı.
Her daim cipcip'in rock star serseri havası ile yarattığımız kontrastı, bir yandan gayet hoş bulurken, bir yandan da olduğumun dışına çıkmadığımdan, onun için sorun teşkil ediyor mudur acep düşüncelerimin ne boş olduğunu anladım, zira kız benim hayal ettiğimin çok dışında ( ağır rocker, sadece rock barlara gidip, öyle giyinen), benim gibi birşey çıktı. Aslında daha doğrusu, kızın kariyerini ve giyim tarzını düşününce, cipcip'in benim ile birlikte olmasının, düşündüğümun aksine onun için çok normal olduğu ortaya çıktı...

                               


5 Kasım 2009 Perşembe

COK CALISMAM LAZIM !

Cok cok cok cok calismam lazim. O kadar cok calismam lazim ki, tam olarak 12 sene oncesine "GERI" donmem, herseyi en basindan ele alip, kendim yapmam lazim. Gercekten o kadar cok calismam lazim ki is disinda hicbir sey ile ugrasacak zamanim ve enerjim olmayabilir.
Hayat iste boyle birsey, ertesi sabah neye uyanacagini bilmiyorsun...Bir onceki gundekilerin oncelikleri bir anda sifirlanabilir.

Cok calismam lazim cok ama koymaz bana, yaparim herseyi, onemli degil...Ben kurdum bu dunyayi, yiktirmam kimseye. Dedim ya "buralardayim diye bir sure daha ", ben buralardayken hicbirseycik olmaz, hersey guzel olur...

1 Kasım 2009 Pazar

1980-81-82-83...2009

Evime girip de, birkaç nezaket sahibi kisi dışında, televizyonuma laf etmeyeni gormedim şimdiye kadar, halbuki çok güzel...Eski teknoloji, bildiğin tüplü, devasa bir şey. İşime yarıyor mu, yarıyor, odaya başka bir hava katıyor mu, tabii ki evet, ben öyle televizyon delilerinden miyim, hayır...ehh o zaman, rengi solmaya, sesi kısılmaya, emekli olmaya karar verene kadar biraz da inattan galiba televizyonumu degistirmiyorum...
Kendisine laf ettirmemekle birlikte, aylarca acmadigim olur bu mereti, ama simdi yeniden, bize cok da yakin bir donemi anlatan Bu Kalp Seni Unutur mu? dizisi icin haftada bir kesin beraberiz...Icim katila katila ve goz yaslarimi tutamayarak da seyretsem, her türlüye bilgiye aç ve ne bulursam okuduğum bu dönem için çok uygun bir dizi.
Bize hem çok yakın ama bir o kadar da uzak..Bu sefer herşey çok tanıdık, isimler, arabalar, kıyafetler, yaşamlar hep bizden..Ama işte yasanan olaylar ve bıraktığı izler benden o kadar uzak ki, o yillardaki bizi dusundurtuyor devamli...

1980 darbesinde 6 yaşımdaydım..6 yaş o kadar da çevrende olup biteni hatırlayamayacağın bir yaş değil açıkçası, üstelik 3-4 yaşlarıma dair çok fazla ve çok net hatıralar kafamda iken ancak darbeye ve darbe sonrasındaki bize yansıyan yaşantınin hissettirdikleri hakkında hiçbirşey hatırlamıyorum.
Kenan Evreni Tv de konuşurken hatırlıyorum, tv de her daim çalan kahramanlık türkülerin melodisini de ama hepsi bu. Dışarı çıkardık, oyun oynardık, seyahat ederdik ama kafama kazınmış asker görüntüleri yok mesela, yada sokağa çıkma yasağı..Gerçi 6 yaşında olduğumdan yasağın başladığı saatte ben çoktan uyumuş olduğumdan herhalde onu hissetmemiş olmam doğal,zira Adile Naşit'in uykudan öncesini seyrettikten sonra, akıllı ve söz dinleyen tüm diğer çocuklar gibi ben de direk gidip yatardım, ertesi gün benim adımı da söylemesi umuduyla...
Ama bunun dışında hiçbir kalmamış aklımda.
Bunları düşünürken sonraki birkaç seneyi geçirdim aklımdan, hafıza nerede yeniden başlıyor diye ve birden enteresan birşey farkettim..

1980'den hatırladığım çok şey var...oturduğumuz ev, oyun arkadaşlarım, oynadığımız oyunlar...Darbe yok, darbe ve onun ile ilgili herşey sıfır..

1981'de ki görüntüler daha net ve daha çok...Yasitlarima gore minicik ve eski kose yastigidurumumdan cok uzak, zayif bir cocuk oldugumdan, babamin 'bunu okulda ezerler' korkusu ile beni ikna cabalari, iki cadi madame marika ve dps' in manupulasyonu ile boyum kadar bir bebekle okula gitmekten vazgecirilisim, butun yil boyunca ben nerede o orada meshur bebekle basimizdan gecen bir suru hikaye, tv daki koy okulu programindan okuma-yazma ogrenisim...
Hatirlamadigim ise yatili okul sebebi ile abim ile ayrilisimiz..Kucukken de bayilirdim ben abime, hep pesinde gezerdim, o da benim ile ilgiliydi cok, hep oynar, 7 yas farka ragmen arkadaslari ile gezdirirdi beni...Ama nasil ayrildim, ne zaman gitti, ben ne yaptim, arkasindan agladim mi sordum mu hic hatirlamiyorum...
Simdi dusunuyorum da zaten o seneden sonra, universiteteyi disarda okumasi ve sonrasinda evlenmesiyle bir daha hic ayni evde yasamadik..Bu satirlari yazarken farkettigim diger birsey ki liseden sonra biz abimle bir daha hic ayni sehirde de yasamadik.......ahh soktayim!
Hep cok yakindik, o hep vardi, olmadigi zamanlar bile ama benim bunu suana kadar hic farketmemis olmam guzel birsey mi yoksa absurd mu karar veremedim birden...

1982 de cok net...Bu sefer babam ile ayrildik...Yillar yillar sonra ogrendim bu ayriligin sebebini ve nereye gittigini; bir arkadas toplulugunda yapilan politik tartisma sonrasi, dogunun en ucuna tayin edilmis, daha dogrusu surulmustu...Ben o zaman bilmiyordum tabii ama olmadigini hatirliyorum, devamli telefon ile konustugumuzu, uzaktan anneler gunu icin bize yardim ettigini, anneme binbir heyecanla aldigimiz gaz lambasini, verdigimiz ani, hediye paketini bile.
Sonra kutu gibi, kucucuk, simdi nasil sigdigimizi hayal edemedigim o bahceli evden, ailenin tum kadinlari olarak o genis apartiman katina tasinmamizi ve bundan ne kadar mutlu oldugumu hatirliyorum. O eve dair hersey cok net, odalarinin detaylari bile.

1983 de yine bir gariplik var...1 senelik ayriliktan sonra hepimiz yeniden, yepyeni bir hayata basladik...Arkadaslarimi, okul gunlerimi, sokaktaki oyunlari herseyi cok iyi hatirliyorum da babamin ameliyatini hatirlamiyorum. 9 yasimdayim, babam ameliyat oluyor, ameliyat oncesi donemi hatta hastaligi nasil farkettiklerini bile hatirliyorum ama sonrasi yok. Benim o ameliyat ile ilgili aklimda sadece ve sadece bir kare var, baska hicbirsey yok. Yillar icerisinde konusuldugunda ise oyle bir haftalik birsey olmadigini cok uzun surdugunu, babamin uzun sure hastahanede kaldigini ve cok daha da ileri ki yillarda, o zaman ona kanser teshisi konuldugunu ogreniyorum. Konusuyorlar, anlatiyorlar ince ince ama hicbir sey ifade etmiyor.
O senenin neredeyse her detayini hatirliyorum ama bunu degil...

Veee sonraki yillarda, bu yasima kadar beni uzen kisiler ve olaylari hatirlamak icin zorladigimda kendimi farkediyorum ki beynim kotu olaylari tek tek, itina ile siliyor, hicbir iz birakmadan, sanki hic yasanmamis gibi..
Belli ki bir tur savunma mekanizmasi bu ama ne kadar saglikli emin olamadim birden, beyin bunlari siliyor da disari atmiyor sonucta, en gizli, en geride, en ulasilmasi zor yerlere depoluyor da bunlar bana yol su elektrik olarak geri donuyor mu?
Mesela en basiti, sevgimi verdigim tum insanlar icin gecerli ama en cok da asik olup olmaksizin, birseyler paylastigim ve kalbimi actigim o adamlari, canimi cok acitsalar bile hayatimdan cikaramiyor ve birseylere hemen nokta koyamiyor olmamda ki sebep, beni birer sene ara ile 7 ve 8 yasimda birakip giden o taparcasina sevdigim, hayatimda ki ilk erkekler olabilir mi?
Belki de, hatta degil belki mutlaka cok aci cektim ve beden bunun ile basetmem icin sildi herseyi ama ayrilik ve birakilma acisi bir bilgi olarak kaldi bir yerlerde..Bu olabilir mi ?
Istenilmedigim veya tercih edilmedigimde duydugum telasinin altinda , abim ve babam gittiklerinde, her cocukta olan "ben kotu birsey yaptim da, beni onun icin mi biraktilar?" psikolojisi olabilir mi?
Gercekten, neredeyse herbirinin ardindan, uzun sure kapatamiyor ve ilerleyemiyor olmamin sebebi bu olabilir mi ?
Amannnnnnnn Tanrimmmmm.....Soktayimmmmmm!!!!!!!

26 Ekim 2009 Pazartesi

Mia Ex Innamorata..ahh şoktayım!

Hahahahahaha, hani erkekler kadınlar kadar komplike yaratık değillerdir, onları anlamak, bir sonraki hareketlerini kestirmek kolaydır deriz yaa, gerçekten öyle de biz kadınlar ne diye bu püff noktayı unutup, hayatımızı zorlaştırırız hiç bilmiyorum.
Basit bir sorunun karşısında, yok bunu soruyor olamaz, bu kadar kolay olamaz diye kendimizi zorlamamız ile aynı şey galiba ya da direk mazoşistiz, acılarla büyüdüğümüzü zannediyoruz...

Şimdi dün cevap yazdı ve benim de canım onunla uğraşmak istemediği için birşey yazmadım ya...
Dayanamamış bugün bir mesaj daha atmış, nasıl çocukça nasıl komik...
Yine cevap vermeyince , aradı bu sefer, ahhhh gerçekten şoktayım !
Anlattı durdu, fazla beni konuşturmadan, ne zaman orada olacağımı, gittiğimde hala evi görmek isteyip istemediğimi sordu...:)

24 Ekim 2009 Cumartesi

Bir Soru...cevap yok!

Tam da asko'nun "sil ona dair ne varsa, görme, duyma, bilme, kılım ben bu adama" yorumu üzerine cuk oturdu bu öğlen ondan gelen mail...
Onun için birşey yapmamı rica ediyor, yapmak istemezsem yada ilgilenmiyorsam, kendimi zorlamamamı söylüyor ve ona yardımcı olup olamayacağımı soruyor...
Rica edilen şey, ondan binlerce km uzaklıkta yapılması ve tahmin ettiğim bütçeleri açısından saçma aslında, kendisi de biliyor olmalı ama soruyor yine de..
O soruyor ama ben ne diyeceğimi bilmiyorum.
Yani istediği şeyi yapmak benden birşey alıp götürmez, çok yapabileceğim birşey olduğunu o da biliyor onun için yapmamak trip atıyor konumuna düşürebilir, ama yapmak da yine hazır kuvvet bekliyorum diye algılamasına sebep olabilir ( zaten öyle bu taraftan ama bunu onun bilmesine gerek yok ).
Cevap vermedim henüz, biraz düşünüp öyle yapıp yapmamaya karar vereceğim. 
Ne alaka şimdi? Sanki orada yaptıracak imkan mı yok? Aşağı kattaki ofisten adri'yi arasa, iki dakika organize eder herşeyi..Düşünemiyor mu o kadar? Amaç nedir amaç?

Buyrun buradan yakın!

17 Ekim 2009 Cumartesi

REGGIO EMILIA


Gitmem illa gerekli miydi ? Hayır, bence değildi. 
Burada halledemeyeceğim herhangi bir şeyi halledip mi döndüm ? Hayır ama işte bazen seni orada görmek, direk bir bağ kurmak istiyorlar.
Peki gitmemim bana bir zararı oldu mu ? Dönüş yolunda pasaportu kaybetmiş olmamın dışında hayır tabii ki olmadı ve itiraf etmeliyim ki, iyi ki gitmişim, çok keyif aldım.
1 gece 2 gün Reggio Emilia...

Sevdiğim italyan şehirlerinden biri...Küçüktür, güzeldir, düzenlidir...Yemekler inanılmaz, insanları hayat doludur; modayı takip ederler, gezmeyi tozmayı pek bir severler. Food Valley diye adlandırılan bölgenin ortasında, İtalyan bayrağının doğduğu şehirdir. 
Reggio Emilia denilince ; Marmotti ailesi ( Max Mara ) , Santiago Calatrava nın köprüsü ve Parmigiano Reggiano ( parmesan ki ben sevmem ) aklıma gelen ilk üç şeydir.

Gitmekte bir problem yoktu da sabahın köründe başlayan yolculuk ve bütün gün süren toplantılar sonrası akşam yemekleri kasıyor artık beni. Camellini'yi ikna edebilmiş olsam da Sofia'nın illa da yemeğe gidelim ısrarına hayır diyememiş olmanın verdiği bir rahatsızlık oldu önce...Yorgundum, zibidi gibi bir valiz hazırladığımdan üşüyordum ve sıcak otel odasında ayağımı uzatıp kitabımı okumak için inanılmaz bir istek duyuyordum.

Ancak çok garip birşey oldu ve yıllardır tüm hayat hikayesini bildiğimi zannettiğim bu enteresan, çoğunlukla 12 yaşındaki kız çocuğu tepkileri veren kadın hakkında hiç bilmediğim birşeyi, çok acayip bir zamanlamada öğrenerek, inanılmaz keyifli bir sohbet ve akşam geçirdim.

Sofia'nın daha henüz 30 yaşındayken, trafik kazasında kaybettiği kocasının ardından, iş bahanesi ile 80'li yıllarda, 4 yıl boyunca Adana'da yaşadığını biliyordum. Bu korkunç kaza sonrası, hayata ve çevresinde ki herkese küsen bu genç kadının kurtuluşu, ülkeyi ve eski yaşantısını terketmek de bulduğunu da biliyordum, hepsini daha evvel konuşmuştuk; ancak bunca yıldır, birçokları ile olduğu gibi iş dışında da görüştüğüm ve çok iyi tanıdığım Sofia'nın, bir Francescana olduğunu, yani San Francesco D'Assisi kilisesini takip ettiğini, bu öğreti ile Türkiye'de yaşadığı yıllarda Tarsus'daki kilisede tanıştığını ve bu tanışmadan sonra hayata yeniden sarılıp, ülkesine geri dönme gücünü bulduğunu bilmiyordum. Ve bunları ilk defa bu akşam, otele dönüp okumak için sabırsızlandığım kitabımın San Francesco'nun hayat hikayesi olduğunu bilmeden anlatıyordu. 
Mevlana ile aynı yüzyılda yaşamış ve felsefelerinin birbirine çok yakın olduğu duyumunu aldığım için merakla okumaya başladığım bu hayat hikayesinin sahibinin, 20 yılı aşkındır aktif olarak takipçisi olan biri oturuyordu karşımda ve konu çok enteresandı. Ben sordum o cevapladı ve bir kere daha adı ne olursa olsun bütün inançların özünün "aynı" olduğu teyidini aldım...
San Francesco, Mevlana ile çok benzer şeyler söylüyor; aynı yüzyılda yaşamış olmalarının enteresanlığının yanı sıra hayata başlama şekilleri ve kendi öğretileri için sahip olduklarından vazgeçme yolunu seçme benzerliği de şaşırtıcı bir durum bana göre...

Sofia anlatıyor, ben dinliyorum... Cafe degli arti e dei mestieri restaurantında ,bir yandan prosecco eşliğinde, soğuklar erken bastırdığı için kısa sürede biten Porcini mantarlarının son hasatları ile yapılmış aşırı lezzetli bonfilemi yerken bir yandan da Sofia ile ilgili daha önce algılayamadığım davranışlarına bir anlam vermeye başlıyorum.
Birden taşlar yerine daha bir sıkı oturuyor ve herşey daha anlaşılır oluyor.

15 Ekim 2009 Perşembe

Şaka Gibi


Son 24 saattir, duruyorum duruyorum, aklıma geldikçe tek tek o ana kadar ne yaptığımı hatırlamaya çalışıyorum, belki aradan kaçmış bir detayı yakalayabilirim ümidi ile...

Loungedan çıktım, hala gate açılmamıştı, kitapçıya uğradım, Coco Chanel'in hayat hikayesini aldım, kasiyer kadın ile iki laf etmek istedim ama çok suratsızdı, üstelemedim. Çok sıra vardı gate önünde, oturdum sevdiğim ayak uzatabildiğin koltuklardan birine ve uçağa binme öncesi rituelimi gerçekleştirdim.Önce annemi, sonra d.p.s' i, sonra rey i aradım, ben uçağa biniyorum diye..Arkasından son komik mesajımı attım ve telefonları kapatıp, çantama koydum..
Sonra uçağa binmek üzere kapıya geldim, görevli pasaportumu ve boarding passımı alıp kontrol etti, geri verdi.Körüğe girdim, gazete aldım, benimle aynı anda uzanan biri ile gazete sohbeti yaptım, içimden hep tekrarladığım sözlerim ile uçağın kapısına dokunup, adımımı içeri attım. Ve o anda pasaport hala elimde, şimdi bile öyle hatırlıyorum...
Uçak kalabalık, sıcak, havasız..Ama bu uçaklara güven olmaz, yukarıdan bir battaniye, bir yastık kapıp yerime yürüdüm. O noktada pasaportu artık hatırlamıyorum..Oturdum ve bir daha yerimden hiç kalkmadım.
İnişe yarım saat kala, grip için alınan önlem formunu doldurmak için kucağımdaki çantamdan pasaportumu aradım ve bulamadım. Pasaport yoktu...Hala da yok..

Heryer arandı, uçak boşaldı arandı, ben indim temizlikçiler girdi arandı, Malpensa Havaalanı arandı ve benim pasaport bulunamadı. Sanki yer yarıldı içine girdi, sanki buhar olup uçtu, benim pasaport kayboldu...

Korkmadım, sinirlenmedim, ülkeye girişim 2 saatten fazla zamanımı aldı, sabırsızlanmadım ama şok oldum... O kadar eminim ki uçağa pasaport elimde girdiğimden, bu iş nasıl oldu hiç anlamadım.

Her şerde bir hayır vardır, tesadüf diye birşey yoktur ve mutlaka mantıklı bir sebebi vardır ama nasıl oldu ? Hangi ara oldu ? 

Şimdi sil baştan uğraşma dönemi..Yeni pasaport çıkar, tek tek vizelere yeniden başvur, özel durum olduğu için hepsine şahsen gitmek zorunda kal, uğraş babam uğraş yani...

Buhar oldu uçtu pasaport, çok acayip bir hikaye, şaka gibi yemin ederim....
Belli ki benim bir süre buralarda olmam ve bir yerlere gitmemem gerekiyor da istediğim zaman hareket edemeyecek hissi veren ve beni kısıtlayan bu durum bünyeye birazcık sıkıntı verdi...

 

5 Ekim 2009 Pazartesi

Kapıcı Dilaver

Evden ayrılıp da tek başıma yaşamaya karar vermem çok keyfi olmuştur benim. Arkadaşlarım arasında tek başına yaşayanlar kervanına ilk katılanlardan olsam da, kazık kadar olmuştum evden ayrıldığımda. O da öyle yıllarca hayal edilerek falan olmamıştı aslına bakarsan, keyfim gayet yerinde, bir elim yağda bir elim balda gül gibi yaşıyordum süper şeker ve hiçbir şeyime karışmayan bizimkilerle.
Sonra ansızın "benim artık bu evden çıkmam lazım" hissi geldi ve yaklaşık 1 ay sonra evime taşındım.6 sene geçti ve hala o ilk evimde oturuyorum.

Karar verdiğimin ertesi günü ilk gezdiğim evdi, dışı güzel,içi güzel, yeri güzel ama en önemlisi evin içinin enerjisi güzeldi,herşeyi öylesine güzeldi ki toplam 3 dk içinde "müthiş , müthiş" diyerek gezdiğim daireyi kiraladım.
Dışarıdan görenlerin müstakil bir ev zannettikleri ,küçücük bir apartıman burası,topu topu 4 daire.
Onun için yaşaması da kolay; gereksiz çoklukta kural yok,sıkıcı apartıman toplantıları yok,gürültücü komşu derdi yok.
Yani anlaşılan, el bebek gül bebek baba evinden,başka bir şahane yaşama ortamı...

Tek dert hariç, kapıcı sıkıntısı...
ilk 3 sene çok güzeldi, bir Kemal'imiz vardı ki her eve lazım türden.Çok saygılı,çok iş bitirici, 10 parmağında 10 marifet bir Anadolu çocuğu.Gecenin saat kaçında gelirsen gel,gireni çıkanı kontrol eden bir kafa,huzurlu uykular.
Sonra bir gün Kemal köydeki yavuklusu ile evlenmeye karar verdi, aman hepimiz bir mutlu olduk,mutlu olduk olmasına da Kemal köye dönmeye karar verince işte orada dumur olduk.

Kemal gitti,biz bittik ! Şaka değil, son 3 sene içinde buradan tam 6 kapıcı geçti.Her türlüsünü gördük,sonuç 4 aydır yine kapıcı yok.

Geçenlerde rüyamda New York'da seyahatte olan tim i gördüm; apartımana giriyorum ve hemen yanımdakine dönüp "ahh tim gelmiş, apartman temizlenmiş "diyorum. Benim kata çıkarken de "onun benim merdivenlerime mavi mavi deniz kabukları yerleştirdiğini" görüyorum ve çok mutlu oluyorum.
Ertesi sabah uyanınca,herzaman ki gibi ilk iş açıp rüyanın anlamına baktım " süpriz,güzel haber"..pek sevindim, o gazla güne devam ettim..

Neyse aradan 4-5 gün geçti tim yolculuktan döndü ve bana haberi verdi, kapıcı bulmuştu. Hakikaten süpriz, hakikaten güzel haber.

Yeni kapıcı Dilaver bugün işe başladı, eli yüzü temiz, saygılı ve yine bir Anadolu çocuğu. 27 yaşında, evli olmayan,mahcup ama güler yüzlü bir çocuk. Pek bir içimiz ısındı,bir rahatladık.Tim yapması gereken 4 şeyi sıraladı ;
- Apartman temizliği
- Servise çıkmak
- Gireni çıkanı hep kontrol etmek
- Kaloriferleri yakmak

Sonra herkes kapısını kapattı, evlerine çekildi.

Saat 20:30 - Dilaver işi bıraktı ! ahhhh şoktayım
Sebep : bakkal uzakmış, o gidip gelirken çok yorulacakmış ! yuhhhh yani,şaka gibi

Şimdi bütün bunları neden anlatıyorum,biliyor musunuz ?
Bütün bunları anlatıyorum çünkü herkes kendi kaderini kendi çizer bu 1.
Bu memleketteki işsizlerin hepsi tabii değil ama ciddi bir kısmı tembel,şuursuz ve cahil oldukları için işsizler bu 2.
Umarım olur bu arada ama bu ülkede tüm açılımlar gerçekleşse de, tembel ve cahil oranı yüksek güzel Türkiye'mde çok da birşey değişmez,biz yine aynı tas aynı hamam yola devam ederiz bu da 3.

Yanlış anlaşılmasın, Dilaver ile alıp veremediğim bir şey yok.
Kendisi ile olan hukukum gördüğüm 10 dakika ve bana getirdiği 1 ekmek/ 5 şişe kola ( onu da yanlış getirdi önce şaşkoloz ,onun için o uzak dediği bakkala ikinci kere gitmek zorunda kaldı )
Ama ben genel olarak bu Dilaver'lere kızıyorum o ayrı.
Ehh be akılsız, sen 10 aydır iş ara, eline günde 20-30 tl geçsin diye kömür taşı,eşya taşı, üstüne bir de bir sürü borcun olsun sonra kalk topu topu 4 dairelik bir apartmanda ev-elektrik-su bedava ,sigortalı işi yorulacağım diye bırak.Sonra da suçu ona buna ,devlete at. Oldu !

Yok yok olmadı. Budizm dünyaya gelen her ama her ruhun eşit şanslara sahip olduğuna inanır, dıştan görünen ne olursa olsun. Ama bunu kullanıp kullanamamak sadece o kişiye bağlı.
Okumadan,kendini eğitmeden, dürüstçe çok çalışmadan birşey olmuyor,bu bu kadar basit.Oturduğun yerden kadere küfretsen ne yazar,ben sana söyliyeyim birşey yazmaz aksine iyice basiretin bağlanır, öylesine bağlanır ki bu söyliyeceğim şey gerçekten tanıdığım birinin başına gelmiştir, " hamama gidersin , sular kesilir " ( bu da ne zaman aklıma gelse gülerim,yazık )


Ahh be ATAM " Türk Milleti Çalışkandır " demişsin ama ben çooook tembel görüyorum buralarda !


Veee ah be Kemal ahh, yaktın bizi !