j.b-b.h. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
j.b-b.h. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Nisan 2012 Cuma
29 Mart 2012 Perşembe
GITMEDEN HEMEN ONCE # 82 "Son Sigara"
Yaptığım iş ve sürdürdüğüm mobil hayatım sayesinde abartısız neredeyse hergün yeni biri ile tanışıyor, birileri ile konuşuyor, bir şeyler paylaşıyorum. Sahip olduğum metabolizma, damarlarımda akan kan gibi kafayı da hızlı çalıştırıyor, hızlı algılıyor, hızlı cevap veriyor, birini dinlerken bir diğerine de laf yetiştirebiliyorum ya genel kanı IQ um yüksek olduğu yönünde ve hakkımda ilk dile getirilen şeylerden biri bu oluyor ama aslında çok yanılıyorlar. Şimdiye kadar hiç bu konuda test yaptırmamış olsam da çok normal bir seviyede bir IQ'ya sahip olduğumu biliyorum. Hatta zaman zaman olaylar karşısında verdiğim tepkilerden dolayı vasatın bile altında bir zekaya sahip ve "dünyadaki zeki görünümlü en gerizekalı insan"olduğumu düşünüp sıkça kendimle dalga geçiyorum. Diğerlerini kandıran, beni de kurtaran gerçek ise IQ'um değil de EQ, duygusal zekamın normalin üzerinde olması. Aslında her türlü insanla çabuk iletişime geçebildiğim için söylediklerini çabuk algılayabiliyor ve tanrının bana bahşettiği en büyük hediyesi hissiyat ile işlerimi, ilişkilerimi yönetiyor, sonuç alıyor; EQ'nun nimetlerinden gani gani faydalanıyorum.
İş böyle olunca, kafama koyduğumu yapıyor, tuttuğumu koparıyorum gibi görünüyor ama o zaman da başka bir yanılsamaya sebebiyet verip, "iradeli bir insan" olduğum kanısını oluşturuyorum ki aslında bu da külliyen yalan, zira iradenin meziyetlerim arasında sayabileceğim bir şey olmadığını biliyorum. Çünkü ben tutku ile bağlandıklarımı veya azılı bir şekilde alıştıklarımı öyle bir kalemde silemiyor, yapmazsam bana iyi geleceğini, bırakmazsam faydası olmayacağını bildiğim şeylerden, öyle sade irade ile vazgeçemiyorum.
Bırakmak iyi olduğum bir konu değil benim; ne sevdiğim adamı bırakabiliyorum, ne de bir işi yarıda...Ne günde küp küp tükettiğim şekeri bırakabiliyorum, ne de günde neredeyse bir pakete varan sigarayı...
Bırakmam gereken şeyleri ve bırakmazsam olacakları gayet iyi biliyorum, zekam ile ilgili atıp tutuyorum da gerizekalı da değilim tabii ama yine de işte yine de sanırım sadece düşüncesi ile bile bir yoksunluk hissine kapılıyor, göbek adım direnç ile iradeyi her seferinde alt ediyor, sonunda da beceremiyorum.
Ama artık bu durumdan da gayet sıkılmış olduğumdan, yine verdim karar, bırakılması gerekenleri bırakıyorum. Işe de sigara ile başlıyorum; yarın atlıyorum arabaya, Ankara'ya gidiyorum ve 1278.ci denemem de olsa sigarayı bırakıyorum.
Önce sigarayı bırakıyorum, sonra şekeri; yaptım programı, yoksunluklarını da haftada 3 pilates, 2 yüzme ile kapatıyorum...
Bunu da buraya yazarak, bangır bangır ilan ediyorum ki, bu konuda akıllara zarar reputasyonum olduğundan, harcanan bu kadar efor, zaman ve paraya rağmen bir daha elim o sigaraya giderse utanacak bir sebebim olsun...
Hadi bakalım Ankara, Dr. Nezih ve Ece Hanım, ehh o kadar gitmişken bir de Anıtkabir beni bekler...Gideyim sigarayı bırakıp döneyim...
Fotograf; Last One @ Cihangir by DEN
Müzik ( yazarken ); Sigara by SEBNEM FERAH :)
Etiketler:
j.b-b.h.
29 Şubat 2012 Çarşamba
GITMEDEN HEMEN ONCE # 79
Gider ayak karar verdim; bundan sonra daha sık yazacağım.
Benim bir tarafım hüzün ile besleniyor ve onun ile birlikte birşeyler çıkıyor, daha üretken olabiliyorum diyorum ya aslında bunun tembel bir bahane olduğuna ve bundan böyle Yavuz'un dilediği, Yasemin'in istediği gibi her şart ve koşulda yazmaya karar verdim.
Yazmak çok enteresan bir egzersiz; yazdıkça açılıyor, kalemini, ifadeni güçlendirebiliyorsun.Yazdıkça kelimeler çoğalıyor, onlarla oynaşırken ki hazzın artıyor, zaman zaman şişiyor, sonra hafifliyor, muhtemelen yazdıklarını sonunda beğenmiyor ama yine de garip bir mutluluk duyuyorsun. Bütün bunların üzerine bir de birileri okuyup da "burnumun ucunu sızlattın" diyorsa işte o zaman coşuyor, keyiften dört köşe oluyorsun.
Özünde sadece kendin için yazıyorsun aslında; her sabah yeni bir güne uyanıp, bizi neyin beklediğinden habersiz o yeni günde mutlaka yeni birşeyler yaşarız ya; işte o yaşananların tortulanmış heyecanı, yarım kalmışlığı, sevinci, üzüntüsü, yanlış anlaşılmışlığı veya eskik ifade edilmişliği, ümidi, ümitsizliği, içinde ağırlığını hissettirdiğinde ve konuşamadığında ya da konuşurken tam olarak ifade edemediğinde hızır gibi yardımına koşar, rahatlatır yazı yazmak. Sonra dürüsttür kelimeler; yazarken mesele, olan biten değil, sadece o olan bitenlerin nasıl hissettirdikleri olduğundan, kelimelerden çıka çıka sadece gerçek duygular çıkar. Işte zaten bunun için sen rahatlarsın yazarken ve okuduğunda bir başkası işte zaten bunun için kendisinden çok tanıdık birşeyler bulur, etkilenir yazdıklarından.
Ben de kendim için yazıyorum en nihayetinde; çıkarıp atamadıklarımı atmak, gereksiz yüklerden kurtulmak için yazıyorum. Unutmamak, ileride neler yapmışım, neler hissetmişim hatırlamak, acı tatlı ne varsa bu anlarımı saklamak için yazıyorum. Üstelik bayılıyorum da yazmaya, her seferinde işe yarıyor, mutlaka iyi geliyor. Ama içimden geldiği gibi, olduğu gibi yazmayı sevdiğim kadar yazdıklarımın okunmasını ve peşi sıra gelen yorumları da seviyorum ki onlar daha da iyi hissettiriyor.
Ve yine karar verdim; başlık görselleri dışında, en tepedeki fotograf dahil ( ki bayılırım buna, 2011'de Berlin BB'de çektiğim bir fotograftır) herşeyi benim ve gerçek olan bu çöplükte bundan böyle başlık fotograflarını da internetten toplama yerine kendi ve arkadaslarımın çektiği fotografları ile görselleyeceğim.
Hüzünleri, aşkları, sevinç ve kızgınlıkları, arkadaşları, videoları ile herşeyi benim olan bu dünyayı yine kendime ait olanlarla renklendirip, Zeynep'in yukarıda ki muhteşem instagram serisi ile süsleyeceğim.
Yani aldım kararlarımı, yine Genova'ya, yoğun programlı bir hayata gidiyorum.
Buarada bu sabah havaalanına gelmeden önce Audrey'e uğradım uzun zamandan sonra ilk defa. Sabahın erken saatlerinde uyanık ve canlı bulunca kendisini şaşırmadan edemedim dogrusu ama "artık 52 yaşıma geldim, öyle sabahın 10'larına kadar uyumuyoruz şekerim" dedi bana şu son zamanlarda devamlı dem vurduğum kahkahalar ile. Keyfi yerindeydi, zaten onu ne zaman görsem keyfi hep yerinde maşallah; ne zaman görsem enerjik, neşeli, hayat dolu.
Yakalamışken "ne olacak şimdi Audrey?" dedim, 6 şekerli kahvesini yudumlarken tamamen rahat bir şekilde "olan zaten oldu Den'cim, şimdi gidip o uçağa binecek ve orayı yaşayacaksın keyfini çıkara çıkara. Isine konsantre olup, sevdiklerinle içinden ne geliyorsa onu yapacaksın ve kendini rahat bırakacaksın; zira ikimiz de biliyoruz ki sonunda buraya geleceksin" dedi; öptüm yanaklarından kocaman o da sarıldı sıcacık havaalanına yollandım...
Şimdi de uçaga gidiyorum; kuş gibi kalkıp kuş gibi konayım...
Visitor ; Rossi
Fotograf 44@Istinye http://instagr.am/p/G9ZZZ1weOs/ by ZEYNEP M.
Benim bir tarafım hüzün ile besleniyor ve onun ile birlikte birşeyler çıkıyor, daha üretken olabiliyorum diyorum ya aslında bunun tembel bir bahane olduğuna ve bundan böyle Yavuz'un dilediği, Yasemin'in istediği gibi her şart ve koşulda yazmaya karar verdim.
Yazmak çok enteresan bir egzersiz; yazdıkça açılıyor, kalemini, ifadeni güçlendirebiliyorsun.Yazdıkça kelimeler çoğalıyor, onlarla oynaşırken ki hazzın artıyor, zaman zaman şişiyor, sonra hafifliyor, muhtemelen yazdıklarını sonunda beğenmiyor ama yine de garip bir mutluluk duyuyorsun. Bütün bunların üzerine bir de birileri okuyup da "burnumun ucunu sızlattın" diyorsa işte o zaman coşuyor, keyiften dört köşe oluyorsun.
Özünde sadece kendin için yazıyorsun aslında; her sabah yeni bir güne uyanıp, bizi neyin beklediğinden habersiz o yeni günde mutlaka yeni birşeyler yaşarız ya; işte o yaşananların tortulanmış heyecanı, yarım kalmışlığı, sevinci, üzüntüsü, yanlış anlaşılmışlığı veya eskik ifade edilmişliği, ümidi, ümitsizliği, içinde ağırlığını hissettirdiğinde ve konuşamadığında ya da konuşurken tam olarak ifade edemediğinde hızır gibi yardımına koşar, rahatlatır yazı yazmak. Sonra dürüsttür kelimeler; yazarken mesele, olan biten değil, sadece o olan bitenlerin nasıl hissettirdikleri olduğundan, kelimelerden çıka çıka sadece gerçek duygular çıkar. Işte zaten bunun için sen rahatlarsın yazarken ve okuduğunda bir başkası işte zaten bunun için kendisinden çok tanıdık birşeyler bulur, etkilenir yazdıklarından.
Ben de kendim için yazıyorum en nihayetinde; çıkarıp atamadıklarımı atmak, gereksiz yüklerden kurtulmak için yazıyorum. Unutmamak, ileride neler yapmışım, neler hissetmişim hatırlamak, acı tatlı ne varsa bu anlarımı saklamak için yazıyorum. Üstelik bayılıyorum da yazmaya, her seferinde işe yarıyor, mutlaka iyi geliyor. Ama içimden geldiği gibi, olduğu gibi yazmayı sevdiğim kadar yazdıklarımın okunmasını ve peşi sıra gelen yorumları da seviyorum ki onlar daha da iyi hissettiriyor.
Ve yine karar verdim; başlık görselleri dışında, en tepedeki fotograf dahil ( ki bayılırım buna, 2011'de Berlin BB'de çektiğim bir fotograftır) herşeyi benim ve gerçek olan bu çöplükte bundan böyle başlık fotograflarını da internetten toplama yerine kendi ve arkadaslarımın çektiği fotografları ile görselleyeceğim.
Hüzünleri, aşkları, sevinç ve kızgınlıkları, arkadaşları, videoları ile herşeyi benim olan bu dünyayı yine kendime ait olanlarla renklendirip, Zeynep'in yukarıda ki muhteşem instagram serisi ile süsleyeceğim.
Yani aldım kararlarımı, yine Genova'ya, yoğun programlı bir hayata gidiyorum.
Buarada bu sabah havaalanına gelmeden önce Audrey'e uğradım uzun zamandan sonra ilk defa. Sabahın erken saatlerinde uyanık ve canlı bulunca kendisini şaşırmadan edemedim dogrusu ama "artık 52 yaşıma geldim, öyle sabahın 10'larına kadar uyumuyoruz şekerim" dedi bana şu son zamanlarda devamlı dem vurduğum kahkahalar ile. Keyfi yerindeydi, zaten onu ne zaman görsem keyfi hep yerinde maşallah; ne zaman görsem enerjik, neşeli, hayat dolu.
Yakalamışken "ne olacak şimdi Audrey?" dedim, 6 şekerli kahvesini yudumlarken tamamen rahat bir şekilde "olan zaten oldu Den'cim, şimdi gidip o uçağa binecek ve orayı yaşayacaksın keyfini çıkara çıkara. Isine konsantre olup, sevdiklerinle içinden ne geliyorsa onu yapacaksın ve kendini rahat bırakacaksın; zira ikimiz de biliyoruz ki sonunda buraya geleceksin" dedi; öptüm yanaklarından kocaman o da sarıldı sıcacık havaalanına yollandım...
Şimdi de uçaga gidiyorum; kuş gibi kalkıp kuş gibi konayım...
Visitor ; Rossi
Fotograf 44@Istinye http://instagr.am/p/G9ZZZ1weOs/ by ZEYNEP M.
17 Ocak 2012 Salı
GITMEDEN HEMEN ONCE # 76
Istanbul karı, kara bayılanlar karlı Istanbul'u yaşaya dursun ben gideyim....
Yaz çocuğu olduğumdan olsa gerek ne soğuğu, ne karı, ne ıslanmayı ne de üşümeyi seviyorum. Onun için benim ülkemi ve piyasamı bizden daha iyi bildiğini göstermeye meyilli bir kendini bilmez de olsa görüşmek zorunda olduğum, yollara düşmek için zamanlama super...
Dışarda dün ile alakasız parlak güneşli birgün de olsa, yemezler, kesin kar topluyor...Yine bastıracak birkaç saate, yine herkesi bir şekilde felç edecek şehir trafiği ve keşmekeşi... Onun için ben gideyim sakin Genova'ma, bakayım evimde neler oluyor bitiyor, arabama kış lastiklerimi taktırayım, amour ile nico ile, mr.italy ve diğerleri kısa bir hasret giderip, aradan da kıl fulvio'yu çıkartıp geleyim...
Giderken yanıma da beni bile hayretlere düşüren hayal gücümü, bir kere daha kanıtlanan bakan körlüğümü alıp evire çevire düşünüp, kendilerini mümkünse terbiye edip geri geleyim...
Taktire şayan bir direnç var içimde nereden geldiği belli değil...Nedense hiç içimden gelmedi yazmak şimdiye kadar ikinci 5 günü ama belli ki yazmak lazım...
Genova, amouur, mr.italy, içimi ısıtan bahçem beni bekler, ben "sen aslında hiç gitmemiştin ki" cümlesinin sıcaklığı ve mutluluğu ile bir koşu gidip, hemencecik döneyim...
Yaz çocuğu olduğumdan olsa gerek ne soğuğu, ne karı, ne ıslanmayı ne de üşümeyi seviyorum. Onun için benim ülkemi ve piyasamı bizden daha iyi bildiğini göstermeye meyilli bir kendini bilmez de olsa görüşmek zorunda olduğum, yollara düşmek için zamanlama super...
Dışarda dün ile alakasız parlak güneşli birgün de olsa, yemezler, kesin kar topluyor...Yine bastıracak birkaç saate, yine herkesi bir şekilde felç edecek şehir trafiği ve keşmekeşi... Onun için ben gideyim sakin Genova'ma, bakayım evimde neler oluyor bitiyor, arabama kış lastiklerimi taktırayım, amour ile nico ile, mr.italy ve diğerleri kısa bir hasret giderip, aradan da kıl fulvio'yu çıkartıp geleyim...
Giderken yanıma da beni bile hayretlere düşüren hayal gücümü, bir kere daha kanıtlanan bakan körlüğümü alıp evire çevire düşünüp, kendilerini mümkünse terbiye edip geri geleyim...
Taktire şayan bir direnç var içimde nereden geldiği belli değil...Nedense hiç içimden gelmedi yazmak şimdiye kadar ikinci 5 günü ama belli ki yazmak lazım...
Genova, amouur, mr.italy, içimi ısıtan bahçem beni bekler, ben "sen aslında hiç gitmemiştin ki" cümlesinin sıcaklığı ve mutluluğu ile bir koşu gidip, hemencecik döneyim...
11 Ekim 2010 Pazartesi
Gitmeden Hemen Once # 21 ve KAPADOKYA
Bunun da yazısı gelecek! Enteresandır ki görülmüş...
28 Mayıs 2010 Cuma
Gitmeden Hemen Once ≠ 12
Bu sefer spirituel bir yolculuk olacak, bu sefer eğlence olacak, bu sefer sadece haftasonu, arkadaşlar, oradaki en canlar olacak; bu sefer sadece Milano olacak.
Yine amour, gallo, mr.italy olacak ama bu sefer neredeyse hepimiz turist gibi davranacağız. Gittim geldim, ben geldim , onlar geldi, herkes delirdi, zamanı geldi biraz daha var, herkes biraz daha delirecek, sonra bitecek ama ben de bittim. Onun icin bu haftasonu kaçamaği iyi gelecek!
Adri ile seyahat etmek de başka bir keyif olacak!
14 Mayıs 2010 Cuma
Gitmeden Hemen Once ≠ 11
Bütün hafta kalabalıktı başım; amour vardı, michi vardı, rossi ile kıl çocuk francesco vardı, manu, ghierghia, a.grossi vardı...Vardı da vardılar yani; yazamadım o yüzden, rüyalar gördüm garip garip, gördüm bazı şeyler ama yazamadım, zaman olmadı. Ama şimdi, şu dakika rahatım, yazabilirim istediğim kadar da yazmacağım fazla...
Yola gidiyorum yine ama çok keyifle çıkıyorum. Roma'ya gidiyorum hayatımda ilk defa..Şaka gibi, fıkra gibi...Yıllarca nasıl olsa giderim, nasıl olsa yaparız diye diye hiç gitmediğim şehire bugün ilk defa gidiyorum. Sara beni bekliyor, güzel bir hava değil ama muhteşem bir haftasonu beni bekliyor, herkesin anlata anlata bitiremediği bir şehir beni bekliyor...Ben de bekliyordum birkaç gündür bu günü, bir an evvel şu hafta bitse de yola çıksam, Roma'ya varsam, kendimi kaybetsem diye bekliyordum.
Uykum var biraz her zamanki gibi, midem kaynıyor hafiften nedense ama akşam olup da varınca oraya geçer hepsi! :)
2 Mayıs 2010 Pazar
Eve Dönüşte "Son Kez"
Milano Malpensa Havaalanının lounge'unda ben susup, etrafa bakınayım, NY Times Square'de patlayan lanet bombanın detaylarını anlamaya çalışayım, Hayko Cepkin söylesin bugün söylenecekleri...
Eve vardığımda yazarım aklımdan geçenleri, eve vardığımda kafamı toplar, anca evde bulabilirim doğru kelimeleri; zira bugün bir kalabalık burası, bir karmaşa hakim, bir de uykum var...ahhh şoktayım, işte bu gerçekten çok yeni bir şey :)
27 Nisan 2010 Salı
Gitmeden Hemen Once ≠ 10
Bu "Gitmeden Hemen Önce " lerin girişleri hep aynı doğal olarak. Yine aynı yerde, bu sefer yanımda lions, neşem ve keyfim gayet yerinde, içim huzurlu yola gidiyorum.
Kendim görmedim, gördüm de hatırlamıyorum aslında ama başkası da görmüş olsa yine şahane bir rüya ile uğurlanıyorum.
Şükü'nün misafiriymişim dün bütün gece, sabahın köründe gelip heyecanlanla anlattığı rüyasındaymışım.
Evlenmemi herkesten neredeyse daha çok istermiş gibi bir hali olan ve yıllardır o günün hayalini kuran, çok konuşan şükü bu gece rüyasında evlendiğimi görmüş hemde italya'da, hem de bir italyanla... Ballandıra ballandıra anlattı sabah sabah sanki gerçekten yaşamış gibi gelinliğimi, güzelliğimi. Belime kadar açık ve metrelerce uzun kuyruklu bir gelinlikle nasıl kilisede yürüdüğümü. Kilise olayına bozulmuş biraz tabii, rüyasında da söylemiş bana " ama niye kilisede evleniyorsun, bizim adetlerimize göre evlensen daha güzel olmaz mı ? " demiş, " ne olacak canım benim, ne farkeder, bu da onların adetleri, üzme sen kendini keyfini çıkar " demişim. Peki sen hep burada mı yaşacaksın demiş, tabii hatta sen de benimle kalacaksın deyince " olmazzz benim oğlanlar ne yapar sonra " demiş, " birşey olmaz ben seni ayda bir gönderirim Istanbul'a " demişim.
Hoşuma gidiyor malum rüya, soruyorum damatı gördün mü diye , " gördüm, sivri çeneli, keskin hatlı, kısa saçlı, temiz yüzlü" diyor, benzerlik arıyorum kafamda. Baktım anlattıklarından tam oturtamıyorum kafamda, açıp fotograları " bak bakalım buna benziyor mu " diye soruyorum, karar veremiyor " bilmem, aslında çenesi benziyor, aslında yüz yapısı da benziyor ama o kısa saçlı, temiz yüzlüydü " diyor. It buluyor yani benimkini :)
Güzel çok güzel bir rüya diyorum ben yine de, kırılmaca, gücenmece yok, ben yine de ona yoruyorum :)
Lions beni bekler, yarım saate pervane döner !
15 Nisan 2010 Perşembe
Eve Dönüşte "Bekliyorum"

Ne zor iş beklemek...Hele hele kanı kaynayıp, kafaya koydu mu birşeyi, şip şak yapmaya alışkın, benim gibi genel olarak sabırsız, heyecanlı bir tip için çok daha zor. Ama iyi idare ediyorum; son günlerde hoşuma gitmeyen büyümenin getirdiği birşey olsa gerek. Bekliyorum kendi içimde, olana kadar olması gereken şey bin senaryo ile süsluyorum, arada bir sabrım tükenir gibi olup içten içten kızıyorum ama yine de iyi idare edip huysuz huysuz dolanmıyorum ortalıkta. Söylenmiyorum, acısını başkasından çıkarmıyorum, milletin başının etini yemiyorum, fikir sormuyorum.
Neredeyse kimse, bırak neyi olduğunu, beklediğimi bile bilmiyor. Bilen iki üç kişi de sükunetime şaşırıyor, ağırlaştın sen, nasıl yapabiliyorsun diyor, gülümsüyorum ama cevap veremiyorum; işte büyüdüm herhalde diyorum ve sadece bekliyorum.
Sabah gözümü açtığım andan itibaren başlıyorum üstelik; bin ayrı insan ile görüşüyorum, iş yapıyorum, yollar yapıyorum uzun uzun ama aslında ben sadece bekliyorum. Onlar beni onlarla zannediyorlar oysa ben gözüm telefonda, aklım bambaşka bir yerde, ümitle ve ümitsizce bekliyorum. Gülümsüyorum, şakalaşıyorum, seviniyorum söylediklerine, tepki veriyorum canlı canlı ama aslında bu olanlar olmasa da olur diyorum kendi kendime...
Bugün eve dönerken de diğer günler gibi bekliyordum, Istanbul'dan ve olduğum yerlerden kopuk. Bugün eve döndüm, sadece deniz için; ama onun gelişi olmasaydı ve dönmeseydim de bugün çok farklı olmayacaktı; çünkü yine bekliyor olacaktım, kafamda binbir senaryo ile...
12 Nisan 2010 Pazartesi
Gitmeden Hemen Once ≠ 9
Dün bir yaşını dolduran deep'in doğumgünü partisinden ağzım yırtılacakmış gibi esneye esneye çıkmama ve uykumun erken gelmiş olmasına rağmen, girince yatağa düşün düşün uyuyamadığımdan ve o kadar düşünceden sonra sabahına düşünecek başka birşey kalmadığından içim boşalmış bir şekilde oturuyorum yine burada.
Çok düşündüm gerçekten dün gece, sonra heyecanlandım, sağa döndüm olmadı, sola döndüm olmadı. Ortada elle tutulur bir mesele var mı peki? Tabii ki yok ama olsun, tabiat böyle, hayal kurar kurabildiği kadar, sonra abartır kendi söyleyip kendi gülen misali heyecanlanır.
Bugünlerde bir yaramazlık var üzerimde, çok gülüyorum kendime. Komik şeyler yapıyor, komik şeyler söylüyorum, herkes ile birlikte eğleniyorum.
Ama yine de şuanda gerçekten içim boşalmış durumda adeta; boş boş etrafa bakıyorum.
Çok komik; latin kökenli veya ingilizce olmayan, dolayısıyla anlayamadığım tüm diller bana çok saçma, sanki uydurma gibi geliyor. Sanki yanımda ciddi ciddi ifadeler ile konuşan koca koca insanlar, ilkokul zamanlarımda çimenser a. ve kıvırcık e. ile sık sık oynadığımız yabancı dil konuşuyormuş numarasını yapıyor. Ne salaktık tanrım, girerdik seceremizi bilen bakkala, sanki ilk defa oraya girmişiz, sanki bizi tanımıyormuş, sanki bir de üzerine yabancıymışız numarası ile saçma sapan kelimeler ile ciddi ciddi dialog kurardık birbirimizle havalı havalı.
Dünyada ne çok insan, ne çok cins insan var...Bunu dile bağlı olarak söylemiyorum tabii, şöyle kafamı kaldırıp da etrafıma bakınca aklıma düştü birden. Herhalde her milletten insanı, her cinsten insanı birarada göreceğin ender yerlerden biridir havaalanı. Garip bir yer yani. Hayatında hiç tanımadığın, senden binlerce binlerce km uzakta, kimbilir neler yaşayan ve bir daha hiç görmeyeceğin insanlar ile aynı çatı altında zaman geçiriyor, aynı kapalı kutuda aynı kaderi paylaşıyorsun, aynı yemekleri yiyip, belki de aynı şeylere kızıyorsun ve sonra ayrılıp varlıklarından bile haberdar olmuyorsun.
Rastlantıya inanmıyorum ya ben, o zaman bu insanlarla aynı odada ve uçağa bineceklerimle ucakta aynı havayı soluyor olmamda bir sebep olabilir mi?
Neyse ben son günlerde rüyalarda uçuyorum zaten, bir de bu yorgun kafayla böyle mevzuuları düşünerek kendimi yormanın manası var mı ? Yok tabii...
Heyecanlıyım itiraf ediyorum. Kalbim de küt küt atmıyor desem yalan olur. Sebep oraya gidiyor olmam değil, zira alakası yok, çünkü oraya gitmeyeceğim. Ama heyecanlıyım. Heyecan iyidir..
Çok düşündüm gerçekten dün gece, sonra heyecanlandım, sağa döndüm olmadı, sola döndüm olmadı. Ortada elle tutulur bir mesele var mı peki? Tabii ki yok ama olsun, tabiat böyle, hayal kurar kurabildiği kadar, sonra abartır kendi söyleyip kendi gülen misali heyecanlanır.
Bugünlerde bir yaramazlık var üzerimde, çok gülüyorum kendime. Komik şeyler yapıyor, komik şeyler söylüyorum, herkes ile birlikte eğleniyorum.
Ama yine de şuanda gerçekten içim boşalmış durumda adeta; boş boş etrafa bakıyorum.
Çok komik; latin kökenli veya ingilizce olmayan, dolayısıyla anlayamadığım tüm diller bana çok saçma, sanki uydurma gibi geliyor. Sanki yanımda ciddi ciddi ifadeler ile konuşan koca koca insanlar, ilkokul zamanlarımda çimenser a. ve kıvırcık e. ile sık sık oynadığımız yabancı dil konuşuyormuş numarasını yapıyor. Ne salaktık tanrım, girerdik seceremizi bilen bakkala, sanki ilk defa oraya girmişiz, sanki bizi tanımıyormuş, sanki bir de üzerine yabancıymışız numarası ile saçma sapan kelimeler ile ciddi ciddi dialog kurardık birbirimizle havalı havalı.
Dünyada ne çok insan, ne çok cins insan var...Bunu dile bağlı olarak söylemiyorum tabii, şöyle kafamı kaldırıp da etrafıma bakınca aklıma düştü birden. Herhalde her milletten insanı, her cinsten insanı birarada göreceğin ender yerlerden biridir havaalanı. Garip bir yer yani. Hayatında hiç tanımadığın, senden binlerce binlerce km uzakta, kimbilir neler yaşayan ve bir daha hiç görmeyeceğin insanlar ile aynı çatı altında zaman geçiriyor, aynı kapalı kutuda aynı kaderi paylaşıyorsun, aynı yemekleri yiyip, belki de aynı şeylere kızıyorsun ve sonra ayrılıp varlıklarından bile haberdar olmuyorsun.
Rastlantıya inanmıyorum ya ben, o zaman bu insanlarla aynı odada ve uçağa bineceklerimle ucakta aynı havayı soluyor olmamda bir sebep olabilir mi?
Neyse ben son günlerde rüyalarda uçuyorum zaten, bir de bu yorgun kafayla böyle mevzuuları düşünerek kendimi yormanın manası var mı ? Yok tabii...
Heyecanlıyım itiraf ediyorum. Kalbim de küt küt atmıyor desem yalan olur. Sebep oraya gidiyor olmam değil, zira alakası yok, çünkü oraya gitmeyeceğim. Ama heyecanlıyım. Heyecan iyidir..
25 Mart 2010 Perşembe
Gitmeden Hemen Once ≠ 8
Son dakikaya kadar koşturdum, son dakikaya kadar çalıştım, halledip işlerimi, sonunda, nihayet yola düşüyorum.
Kime niyet kime kısmet l.buddha ile planladık, crown ile gerçekleştiriyoruz. Her ikimizde dünyanın bir tarafından dolaşıp, çok değil saatler sonra crown ile buluşuyoruz.
Nihayet bir saat sonra binip o uçaklar arasından en çok sevdiklerimden birine, ayaklarımı uzatacağım, kitap okuyacağım, kimse ile konuşmak zorun olmayacağım, uyuyacağım ve gözlerimi, bizden ve dünyanın geri kalanından bir hayli farklı bir köşesinde Tokyo'da açacağım.
Bir hafta boyunca sadece canımın istediği şeyleri yapıp, canım arkadaşımla hasret gidereceğim, gezeceğim, ögreneceğim, yeni yeni tecrübeler edineceğim.
Tanrı gördüklerimizden eksik bırakmasın, şükretmek lazım; yine öyle bir zamana denk geldiki bu seyahat, istesem başka zaman bu kadar huzurlu ve istekli gidemezdim herhalde.
Yol uzun, hadi bakalım kuş gibi kalkıp, kuş gibi inelim. Keyfimiz yerinde olsun.
22 Mart 2010 Pazartesi
Eve Dönüşte "Keşke"
Keşke gece adam gibi makul bir saatte uyuyup, iki saatlik uyku ile yollara düşmeseydim de başım çatlayacak kadar ağrımasaydı, gelen rötar haberi bu kadar üzerime basmasaydı.
Keşke burada yaşasaydım; keşke burada yaşasaydım da her geldiğimde buraya illa geri dönmem gerekmeseydi.
Keşke herşey hayal ettiğim gibi olsaydı, keşke senin de kalbinin hayal edilenlerin gerçekleşebileceğine dair inancı olsaydı, keşke tıkamasaydı kulaklarıni, kapamasaydı gözlerini, keşke biraz daha cesaretin, biraz daha inancın olsaydı.
Hadi bakalım uçak seni bekler bayan keşke...Anlaşma mıydık seninle hiçbir keşke kalmamıştı ya?????
19 Mart 2010 Cuma
GItmeden Hemen Once ≠ 7
Yazacak çok bir şey yoktu; hergün bir öncekinden farklı ama bir o kadar da bir öncekinin tekrarı günler geçirip duruyorum. Her sabah zorla, neredeyse sürünerek yataktan kalkıp, kimse o gününün adamı alıp sabahtan akşama toplantılar yapıp, gece yemeklerinden sonra eve dönüp, sadece çalışmak için yaşamıyorumu kendime ispatlamak inadıyla olsa gerek gece geç saatlere kadar kendim ile ilgileniyorum ve bu yüzden her sabah zorla, neredeyse sürünerek yataktan kalkıyorum...Ama keyfim yerinde, mutluyum garip bir şekilde. Devamlı yeni birileri giriyor ofis hayatımıza, bazıları hemen yok oluyorlar ama kalanlardan memnunum..l'ombra son iki haftadır beni en çok güldüren; bilinçli yapmıyor tabii. O kadar çocuk gibi ve o kadar bizim dünyamızdan uzak ki, başkasında kesin kızacağım birşeyde onda kızamıyorum, gülüyorum.
Yoktu bu seyahat hesapta, gelecek haftaya kadar hareket etmeyi planlamıyordum ama arayınca camellini, gelsen iyi olur deyince, hazır THY super bir hareketle Bologna'ya direk de uçuş koymuşken olur dedim, sorun değil dedim, gelirim dedim.. Gideyim tabii ne olacak ? Nasıl olsa bugün gelenler geri dönüyor, nasıl olsa geride bıraktığım yapmam gereken çok önemli bir şey yok. Giderim, yarım gün camellini ile çalışırım, haftasonu burada uyuyacağıma orada uyurum, morali ve sabrı iyice bitmiş amour 'a destek veririm, Ferzan'ın son filmi Mine Vaganti'yi seyrederim, sonra paşa paşa geri dönerim..
Olur tabii, gayet güzel olur...Yorgunum şimdi çok ama bu akşam bir vardın mı odama, yatarım saatlerce , geçer gider...
Hem biraz yalnız kalmak iyi gelir, bu yolculukların en çok bununu seviyorum. Kimse ile konuşmak zorunda olmamayı, oturup köşemde etrafa bakmayı, birşeyler okumayı, birşeyler yazmayı ama istemedikçe kimse ile konuşmak zorunda olmamayı seviyorum.
3 Mart 2010 Çarşamba
Eve Dönüşte Iflah Olma Meselesi
Az uyudum, huysuz uyandım; huysuzluk yapmak gibi bir derdim yoktu ama damarıma bastılar. Küçük şehrin küçük küçük adımlarla, yavaş hareket eden insanları daha uyanmamış, kanına bol şekerli çayı karışmamış halimi bir anda zıvanadan çıkarmayı başardılar. Sonrası, sonrasını hatırlamıyorum. Bir hışım çıkıp otelden, arka koltuğa kıvrılıp uyudum tüm yol boyunca.
Hala da uyanmış değilim, bedenim yapması gerekenleri bir robot mantığı ile yapıyor ama ben şuanda aslında burada değilim.
Gözlerim açık, herzaman ki yerimde oturarak etrafıma bakıyor gibi görünüyorum ama hiçbirşey görmüyorum. Havaalanına girdiğimden beri kimse sesimi duymadı, bir tek ben kafamın içindeki beni duyabiliyorum; iflah olmaz beni...
Bu sabah karar verdim ki ben iflah olmaz biriyim; konuşuyorum, konuşuyorum, olması gibi de hareket ediyorum ama bir türlü yapmam gerekeni, dilimden değil içimden silip atmayı beceremiyorum. Kendi kendime sınırlar koyuyorum ama bir yenisini oluşturmak 30 saniyemi almıyor. Ben neden böyleyim, neden herşeyi olduğu gibi kabul edemiyorum...Kabul ediyor gibi görünüp, öyle de hareket ediyorum ama içimde, kendim ile başbaşa kaldığımda kafamdan ve gönlümden o kadar farklı şeyler geçiyor ki sonuçta olmadığım, hissetmediğim gibi hareket ettiğim gün ışığına çıkıyor....
Amaannnnn sabah sabah nerden çıktı ki bu iflah olma meselesi; olan olacak zaten...Sen kalk git uçağına bin paşa paşa, seni çağırıyorlar.....
24 Şubat 2010 Çarşamba
GItmeden Hemen Once ≠ 6
Niye ise bir kalabalık bu sabah havaalanı, aslında öyle aman aman bir kalabalık da yok ama yavaş ilerliyor herşey...Belki de ben yavaşım bugün aslında ondan de pek emin olamadım...
Uyumak istiyorum, aklımda ki tek şey uyumak, şuanda yapmak istediğim tek şey uyumak. Yorgunum, inkar etsem de üst baldırlarım hiç sektirmez; yorgunsa bu vücut sallamasan da, görmezden de gelsen, hatta belki hissetmesen de ağrıyorsa üst baldır yorgundur bedenim..
Dün bütün gün rossi ve barbero ile dön dolaş sonrası, sebep malum, çok geç bir akşam yemeği sonrası, geç eve dönüş ve hiç uyumamak bugüne darbe vurdu.
Şimdi tek isteğim rahat ve rötarsız bir yolculuk, öğlen toplantısından önce otele ulaşıp birazcık uyumak, zira uga ile buluşacağım, zira mr. italy de olacak, bır bır bır konuşacaklar, katılmazsam aralarına, surat asarsam burnumdan getirecekler...
Mutluyum gittiğim için, yorgunum ama mutlu....
9 Şubat 2010 Salı
Eve Dönüşte Süpriz...
Sabah palazzi ve michi'ye de anlatıktan sonra değişiklikleri, yenilikleri, öğlen yemeği sonrası, görmeden ve görünmeden Milano'ya oradan da ertesi günü artık dönecek olan crown'a doğru çıktık yola. Iki gündür ayrı ayrı şehirlerde olduğumuzdan görüşemediysek de konuştuk telefonda defalarca tiger ile ama ikimizin de aklına ne zaman döneceğini sormak gelmediğinden, en son havaalanı yolunda aradığında beni aynı uçakta olacağımızı anladığımızda ikimizde çığlıklar attık, zira hep sevmişimdir onunla seyahat etmeyi, iş dışında birlikte vakit geçmeyi, ondan bundan sohbet etmeyi. Eğlencelidir. içtendir, uyumludur.
Çok şahane bir süpriz, çok keyifli bir eve dönüş yolculuğu oldu...Istanbul'a vardığım da ise direk crown'a uğrayıp sıkı sıkı sarıldım yolculuk öncesi. Hiç gidesi yok biliyorum, benim de bir gönderesim yok ama 3 hafta diye başlayan tatil 7 haftaya uzadı ve artık eve dönme zamanı malesef...
Istanbul'da ayrıldığımda da lapa lapa kar yağıyordu, geldikten bir iki saat sonrada aynı şekilde yağmaya başladı. Yarına kadar sürse, sıcak evlerimizde mahsur kalsak, crown gitmese, ben rossi ile sabahın köründen gecenin yarısına kadar dolaşmasam ne güzel olurdu aslında....
3 Şubat 2010 Çarşamba
Gitmeden Hemen Once ≠ 5
Daha haftanın ortasındayız ama bu hafta devamlı bir hazırsızlık yakalanıyorum; hiç hesapta kitap da yokken, rossi'nin kapris ile ısrar arası söylenmeleri yüzünden, bütün programları değiştirip, dışarda ki kara, Istanbul'daki eloanora'ya rağmen yine gidiyorum.
Dün gece herhalde bu havada uçak kalkmaz dedim, herhalde ana yollar açık bile olsa benim tepelerime araba girmez dedim, herhalde ben bugün gidemem dedim ama herşey düşündüğümün aksine super normaldi. Şimdi ben yine uçak bekliyorum ama uykum var ve Mauro'suz uzun 3 gün de beni bekliyor.
Neyse gidelim bakalım, gönüller olsun, Veneto da aradan çıksın; hem amour'un da canı sıkkın, haftasonunu da onunla geçirelim, Baciami Ancora'yı seyredelim...
Geçen hafta Ultimo Bacio'nun devamı Baciami Ancora, benim döndüğüm günün ertesi günü vizyona girdiğinde o kadar çok üzülmüştüm ki göremediğime, şimdi keşke başka birşey isteseymişim diyorum:)
Buarada böyle beklentisiz, heyecansız italya'ya gitmek ne şahaneymiş, resmen unutmuşum...
29 Ocak 2010 Cuma
Eve Dönüşte şoktayımmm
Severim insanları gözlemlemeyi; ne yerler ne içerler, ne giyerler, nelerden konuşurlar, beklenmedik en basit olaylarda nasıl tepki verirler....Profesyonel deformasyon, tepeden tırnağa giydikleri ile karakter analizi yaparım; karakterli, görgüsüz, muhafazakar, güvenli, güvensiz, küçük dünya insanı, ait olmadığı bir dünyanın insanı, özensiz, yenilikçi, ne ise ele verir bedenleri örtmek için geçirilen her bez parçası. Moda kötü birşeydir kendine güveni olmayan, ne olduğunu bilmeyen kişi için, saklamaya çalışılanı daha da alenen ortaya koyar.
Her neyse işte bakarım, incelerim, anlamaya çalışırım. Sonrası...Sonrası kolay, bir kere anladın mı üç aşağı beş yukarı, herkes ile konuşabilir, özellikle işte, özellikle kolay olanlardan istediğimi alabilirim.
Anadolu'nun bağrından kopup gelmiş ağır abi ile "sizin memleket neresi?" ile başlar sohbet, gay-i ile en trend gece klupleri, bilmem kimin son koleksiyonu ile devam eder. Hayatını "problemleri çözerek" kazanan biri olarak, herkes ile aynı dili konuşabilmek, herkes ile bir noktada buluşabilmek, herkes ile onlardan biri olarak hareket etmek için önemlidir gözlemlemek; en az pratik ve hızlı düşünmek kadar. Her sorunun çözümü vardır ve çözüm hiçbir zaman sadece tek bir tane değildir.
Herhalde yapı ile alakalı birşey bu, zira böyle olmayı, hayatımı hep bir sonraki adımı düşünerek, olabilecekleri kestirerek geçirmeyi özellikle hayal etmedim. Tecrübe ile de ilgili birşey mutlaka aynı zamanda ama hamurunda da merak, sabır, yeniye açık olmak, hayal gücü, güvenirlilik ve güçlü hislerin olması şart sanırım. Çünkü hep mi böyleydim yoksa son 12 senenin meyvesi midir bu şimdi yorgun argın geldiğim yolculuk sonrası tam çıkaramıyorum ama olduğum yeri sağlamlaştıran bu özelliği zaman zaman özel hayatımda da kullanmıyor değilim. Yeni tanıştığı biri ile ilk izlenimini son izlenim olarak alan ve bu konuda hisselerine çok güvenen ben, bazen canımı sıkanın, hoşuma gitmeyenin, içimin kabul etmediğinin ne olduğunu anlamak için bu yola başvuruyorum. Aynı dili konuşup, konuşturuyorum; bir noktadan sonra birşey yapmaya bile gerek kalmıyor, herşey çorap söküğü gibi kendi başına çözülüyor. Şimdi örneklerle süslenmeyen bu anlatım kulağa fettan bir yaklaşım gibi görünse de hiç öyle değil tabii; sonuçtur beni bağlayan... Bilerek, isteyerek veya kontrolsüz bir şekilde kimseye zarar vermediğin, kimsenin canını acıtmadığın ve kimsede yaralar açmadığın sürece sorun yoktur bence...Sebep ne olursa olsun bazen alman gereken cevapları, bilmen gereken şeyleri direk soramazsın; sorsan da cevap alamazsın. Bazen yönlendirirsin insanları...Bazen yolu açarsın ve oradan yürümelerini sağlarsın, ne yapacaklar diye bir bakmak için.
Ben yaparım, yapmıyorum diyene ise inanmam...Hepimiz yaparız ve bugün yine 3 saat rötar ile kalkan THY- Milano/Istanbul uçağında, büyük bir keyifle okuduğum FABIO VOLO'nun - Il tempo che vorrei kitabını elime onun tutuşturduğunu farkettiğimde, onun da aynı şeyi yaptığını anlayıp şoka girdim. O kadar iyi tanımışki beni, Tom Ponzi'den yola çıkıp resmen bana farkettirmeden, tıpış tıpış gidip kendi ellerimle o kitabı almamı ve okumamı sağlamış. Yine sabahın köründe kalkıp, yine aynı yolların sonunda bir toplantı ve üzerine saatlerce sigara içemeden geçirilerek, binilmiş uçak olmasına rağmen "herşeyde bir hayır vardır" rahatlığı ve sukuneti ile keyif veren kitabın sayfaları arasından "ahhhh şoktayım, inanmıyorumm" çığlığı ile aklımın başıma gelmesi, her ikimizin de birbirimizin üzerinde ki gücünü ve her ikimizin de birbirimiz karşısında ki güçsüzlüğünü farkettirdi. Tam bir "bastardo" resmen beni manupule etti. Şimdi hala yazarken bile gülümsüyorum, ilk defa bu yönlendirilmiş halim hoşuma gidiyor.
Ayaklarım geri geri gidiyor, karnıma ağrılar giriyordu ama sonunda iyi bir yolculuk oldu. Susuzluk hiçbirşey, imaj herşey; özenle hazırlanmış gardrop amacına hizmet etti, en yakınlar dışında o dahil kimse hüznümü farketmedi, yeniden fitting yapmak düşündüğüm kadar zor olmadı,gereksiz şüpheler giderildi(paoletta), güvensizlik paniği başlatıldı, selam sabah kesildi, lions, leader, anto ama özellikle tiger, mr.italy ve amour çok iyi geldi, yıllanmış çömez borghetti daha bir içime sindi, yarınında yoksa elindeki bardagın bugün kırılacak olduğunu bilmek çoooook işe yaradı ve Istanbul basmadı ve bu soğuk Istanbul gece yarısında sıcacık evime girmek iyi geldi.
Şimdi yeni yepyeni bir ofis ile yeni bir sezona başlama zamanı...Yapacak işler var, önümüze bakalım biraz, diğerinde geriye çekildin, orada kalacaksın biraz....buarada 03:03 ahh evet soktayim ! :)
Etiketler:
ahh şoktayım,
books,
geconti,
j.b-b.h.,
travel
19 Ocak 2010 Salı
Gitmeden Hemen Once ≠ 4
Herşey çok normal, herzaman ki gibi görünse de değil bugün. Artık aşina olduğum yüzlere selam vererek, hal hatır sorarak oturmuş, yine bilgisayarım önümde dünyaya bakıyor, dışardan sakin görünüyor olsam da değilim hic; bu yolculuk nefesimi kesiyor, ayaklarım geri gidiyor...
Ve bu ilk defa oluyor, 18 ay içinde olan onca olaya rağmen ilk defa oraya gitmek istemiyorum. Belki de ilk defa zorunlu olarak gitmem gerektiği için, belki gidecek başkası olmadığı ve bu zorunluluğun böyle bir zamana denk gelmesine kızgın olduğum için, belki duvara karşı yazdığım için yada belki de ne yapacağım konusunda ennnn küçük bir fikrim olmadığı için.
Hazırladım güya kendimi olabilecek her türlü sonuca da hiç hazır olmaz bu kadın aslında, hazırsızlık yakalanacak bir boşluk mutlaka bırakır; yapamaz başka türlüsünü... Görmediğinden, bilmediğinden, salaklığından değil, en umutsuz zamanlarda bile içinde mutlaka bir umut barındırdığından.
Yolda sulu sulu başladı ama şimdi adam gibi kar yağıyor dışarda.
Arkamda kar fırtınası bırakarak gidiyorum birazdan; aslında iyi bir zamanda gidiyorum diye geçirirken aklımdan, orada nasıl bir fırtına ile karşılaşacağım acaba diyorum.
Belki de göstermez kendini; istemezse, söylecek sözü, bakacak yüzü yoksa, göstermez kendini...O istemezse hiçbirşey olmaz!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














