sept. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sept. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2012 Cuma

Kıpır Kıpır


Genova'da ki külkedisi halimden öğrendigim bir şey var ki bir kova su ile biraz sabunun temizleyemeyeceği hiçbir şey yok.
Keşke içimiz kirlendiği veya bulandığında da sıvayıp kolları, su ile sabuna sarılabilsek. Keşke var gücümüz ile bir güzel ovalasak ve akıtabilsek tüm kirleri. Ya da keşke kırmızı ışıkta duraksadığımızda, garfiled gibi cama yapışıp, başında dakikalarca otomatige bağladığı hayır dualarını, birşey koparamayacağını anladığı anda ise tüm samimiyetsizliğini çirkince dışa vurarak ardı ardına beddualarını sıralayan dilencinin sesini bastırsın diye sonuna kadar açtığımız gibi stereonun sesini, duymak istemediklerimize kulaklarımızı tıkayabilsek, keşke görmek istemediklerimize gözlerimizi kapayabilsek. Ama hayatta böyle yürümüyor tabii işler...

Yürümüyor yürümesine de son zamanlarda kendimde farkettiğim bir şey var ki, mis kokulu sabunlar, bangır bangır çalan şarkılar gibi işe yarıyor; duymak istemediklerimi duyup da geçmemi, görmek istemediklerime boş gözlerle bakmamı sağlıyor.
Çünkü şöyle bir gerçek var ki içimi kıpırdıtıp beni heyecanlandıran yeni bir şeyler bulduğumda focusum değişiyor ve farkettim ki ben tanıdığım, çok tanımasam da bir şekilde karşılaşıp sohbet ettiğim hatta hiç tanımadığım insanların bile heyecanlarından ve hayalinin peşinden gidiyor olmasından positif etkileniyor, onları kendi hayatıma taşıyor ve geleceğe dair ümitleniyorum.

Enteresan bir şekilde çok önemli bir döneme girdiğimi ve sanki uzun yıllardır biriktirdiğim, geliştirdiğim projelerimin tek tek saklandıkları yerlerden çıkıp, hepsinin aynı anda gerçekleştirilmeyi beklediklerini hissediyorum. Hissettikçe heyecanlanıyor, heyecanlandıkça fikir üzerine üzerine fikir üretip, çeşit çeşit insanla görüşüyor, yepyeni yüzlerle tanışıyor ve  hangisini hangi sırada yapılması gerektiğinin hesaplarını yapıyorum. Kafamın içinde dönen her bir projeyi aynı zaman dilimi içinde, aynı itina ile çalışıyor, her birinin aynı mükemmellikte çıkması için en küçük bir ayrıntıyı bile gözden kaçırmamaya çabalıyorum.

Her ne kadar, daha neredeyse bir bebe iken hayal ettiğin işi yaparsan yap, 15 seneden sonra çokça sabrını ama en kötüsü de o seni hiç terketmesin istediğin çaylak ruhunun heyecanının birazını malesef kaybediyorsun. Işte en çok da bunun için koydum bütün fikirlerimi, hayallerimi, projelerimi önüme, Derin'in üzüme diktiği gibi koca gözlerini, ben de diktim gözlerimi kaçmasınlar diye onlara bakıyorum.

Çok acayip şeyler olacak; hissediyorum ve bunun için çok heyecanlanıyorum.
Hadi bakalım hayırlısı!



visitors; Pier Paolo, Laura




FOTOGRAF; 36 Üzümün Gözünden Derin http://instagr.am/p/obLrU/ by ZEYNEP MATRAS
MUZIK ( yazarken ); Mr. Bojangles by ROBBIE WILLIAMS








8 Ekim 2010 Cuma

AUDREY


İşler canımı sıkıyor...
13 senedir, başlangıçta olduğu kadar sanki ondan daha önemli birşey yokmuş gibi  heyecan ve tutku ile olmasa da hala severek, çocuk yaşta tam olarak ne olduğundan habersiz hayalini kurduğum işi yapıyorum ve şimdi kendisi canımı sıkıyor!

Her daim beni tetikte tutup kendisini boşlamama hiç izin vermiyor olmasına, beni istemediğim zamanlarda bile sıcak yatağımdan çıkarıp, gereksiz kalabalıkları memnun etmeye zorlamasına  birşey demiyorum; zira karşılığında aldıklarım, verdiklerim karşısında lafı edilecek şeyler değil tabii ama işte o ilk günden bu yana hiç uzun soluklu rahat vermemesine, "tamam şimdi oldu, artık önümüzdeki 10 sene rahatız" dedirtmeyip hep ip üzerinde yürütmesine biraz canım sıkılıyor.

Sen işini adabı ile yaparken senden uzak, seninle alakasızmış gibi görünen bir yerlerde depremler, seller oluyor, para pariteleri değişiyor, birileri duydukları ile heyecana kapılıp yeni maceralara atılıyor  ve sonunda hepsinin ucu sana dokunup, seni "bugün ok de yarın ne olacak diye kara kara düşündürmeye", yaptığım iş gibi bugünden bir sene sonraki durumu öngörmeye, gelecek o zaman için bugünden önlemler almaya zorluyor, buna da benim canım sıkılıyor.

Çocukluğumdan beri çok hayal perestim ve hep geleceği hayal ediyorum ya ben, birileri bana devamlı anı yaşamayı öğretmeye çalışıyor ama düşünüyorum da yaptığım iş de bugün ile alakalı değil ki benim; ben herşeyi bir sene sonrası için hazırlıyor, bir sene sonra insanlar onları kullansınlar diye bugün harıl harıl çalışıyorum. Şayet bugünüm benim geçen senem ve yarınım bir sene sonrası ise ben nasıl öğrenirim anı yaşamayı diye düşünüyorum ama cevap öyle kolay gelmiyor.

Velhasıl çok severek yaptığım, beni harika insanlarla harika ilişkiler içine sokup, bambaşka bir yerde bana ikinci bir hayat sağlayan işim bu günlerde canımı sıkıyor ve bana bugünlerde sadece "Audrey" iyi geliyor. Sık sık onu düşünüp, onu ziyaret etmek içimi rahatlatıyor.

Adını ilk defa 23 Temmuz'da e.e ile başbaşa yaptığımız Les Ottaman'daki yemekte duydum, onu ziyaret etmem ise hemen arkasından oldu.


Audrey 51 yaşında; Istanbul'un tepelerinden birinin üzerindeki evinin kapısını bana ilk açtığı görüntüsü ise maksimum 40-45 yaşlarında. Bakımlı, güler yüzlü, incecik bir kadın. Üzerindeki lacivert capri pantalonu, incecik bir kumaştan lacivert kayık yaka t-shirtü ve ayaklarındaki lacivert babetleri ile hem rahat hem de nerden geliyor bu şıklık diye bir daha baktıran türden şık.Yaşından beklenmeyecek kadar uzun ve açık bıraktığı saçları, yakasına iliştirdiği broşu dikkatimi çeken ilk şey, "onun da siyahı hala lacivert" ise hakkındaki ilk düşüncem oluyor.
O kadar sıcak karşılıyor ve o kadar içten sarılıyor ki bana, tavandan yere boğaza açılan devasa pencereler sayesinde aydınlık ama bir o kadar da büyük salonda kendimi evimde hissediyorum; ama garip bir hisle. Öyle bir enerjisi, öyle bir yaşamışlık, görmüşlük, sindirmişlik var ki üzerinde bu kadının, içi titreyen gözlerle de baksa bana, ismini koyamadığım, sebebini bilmediğim birşeyden dolayı bir an çekiniyorum da kendisinden.

Audrey çok genç yaşında kendi şirketini kurmuş, kendisinin dışında hiçbir yerde çalışmadığı halde hep bir patron ama hep de bir çalışan olarak, hayatı boyunca iki dünya arasında gidip gelip, sonunda da her iki dünyada da kendine yer vermiş bir kadın. Hangisi evin diye sorduğumda "ikisi de" diye cevap veriyor; "hangisi canımı sıkmıyor ve hangisinde kendimi daha canlı ve ben gibi hissediyorsam onda kalıyorum" diye ekliyor. Çocuk denecek yaştan itibaren çok çalışmış ama para hiç amaç olmamış, hep araç olmuş; onun için de "ne yaşadıysam istediğim için yaşadım" diyor. "Çok çalıştım ama çok da eğlendim; hayat tek kişilik bir oyun değil, etrafın kalabalık ise keyfini çıkarabiliyor, madden ve manen elindeki ve içindekileri başkaları ile paylaştıkça çoğalıyor, canlı kalıyorsun" diyor.

Karşısında otururken, daha önce okunmuş hatta daha önce kendisi tarafından yazılmış bir kitap gibi hissediyorum kendimi; o bu yollardan geçti, yaşadıklarımı bir bir yaşadı ve görünen o ki üstesinden de bir güzel geldi ve bir şekilde gözlerime düşen bu endişeleri çoktan geri bıraktı biliyorum. Sorsam şimdi ne olacak, ne yapmam gerekiyor diye onun da cevabını tek tek verebilecek tek kişi o biliyorum ama bunu bana bu kadar açıkla anlatmayacağını da çok iyi biliyorum onun için sadece ne öneriyorsun şimdi bana diye sorduğumda;
"Kadere inanıyorsan Den'cim ki inaniyorsun, çok zorlama kendini; yaşadığın hiç bir zorluk seni yok etmek için değil daha da güçlü kılmak için unutma. Bu günler, bu zorluklar geçecek, bir daha ki sefere bunlar çocuk oyuncağı gelecek ama arkası hiç kesilmeyecek. Işin ucunu hiç bırakmadan, sorunu çözümsüz bırakmadan, sakin sakin üstesinden geleceksin. Çünkü ikimiz de biliyoruz ki bugün ne oluyorsa olsun, eninde sonunda buraya geleceksin, onun için içini rahat tutma zamanıdır şimdi" diye cevap veriyor ve bu cevap ile hissettiğim tek his gerçekten büyük bir iç çekiş, kocaman bir rahatlama oluyor. Tek tek ne yapmam gerektiğini söylemiş olsaydı bile bundan daha iç rahatlatıcı olmazdı herhalde diye düşünüyorum.

İşte bu yüzden bana gerçek anlamda güç veren o olduğundan, bu işimin canımı bir hayli sıktığı bu günlerde bol bol Audrey'inin söylediklerini düşünüp, her fırsatta kendisini ziyaret ediyorum. Artık o çekingenlik de kalmadı, artık yanında kendimi rahat hissediyorum. Hangimiz daha çok eğleniyor bilmiyorum ama onunla her karşılaşma daha eğlenceli ve neşeli geçiyor. Ben bana biraz daha açık tiyolar versin diye oyunlar kuruyor, laf ebeliği yapıyorum ama dedim ya hem onun için açık bir kitabım ben hem de cin gibi hiç tuzağa düşmüyor :)

19 Mart 2010 Cuma

GItmeden Hemen Once ≠ 7


Yazacak çok bir şey yoktu; hergün bir öncekinden farklı ama bir o kadar da bir öncekinin tekrarı günler geçirip duruyorum. Her sabah zorla, neredeyse sürünerek yataktan kalkıp, kimse o gününün adamı alıp sabahtan akşama toplantılar yapıp, gece yemeklerinden sonra eve dönüp, sadece çalışmak için yaşamıyorumu kendime ispatlamak inadıyla olsa gerek gece geç saatlere kadar kendim ile ilgileniyorum ve bu yüzden her sabah zorla, neredeyse sürünerek yataktan kalkıyorum...Ama keyfim yerinde, mutluyum garip bir şekilde. Devamlı yeni birileri giriyor ofis hayatımıza, bazıları hemen yok oluyorlar ama kalanlardan memnunum..l'ombra son iki haftadır beni en çok güldüren; bilinçli yapmıyor tabii. O kadar çocuk gibi ve o kadar bizim dünyamızdan uzak ki, başkasında kesin kızacağım birşeyde onda kızamıyorum, gülüyorum.

Yoktu bu seyahat hesapta, gelecek haftaya kadar hareket etmeyi planlamıyordum ama arayınca camellini, gelsen iyi olur deyince, hazır THY super bir hareketle Bologna'ya direk de uçuş koymuşken olur dedim, sorun değil dedim, gelirim dedim.. Gideyim tabii ne olacak ? Nasıl olsa bugün gelenler geri dönüyor, nasıl olsa geride bıraktığım yapmam gereken çok önemli bir şey yok. Giderim, yarım gün camellini ile çalışırım, haftasonu burada uyuyacağıma orada uyurum, morali ve sabrı iyice bitmiş amour 'a destek veririm, Ferzan'ın son filmi Mine Vaganti'yi seyrederim, sonra paşa paşa geri dönerim..

Olur tabii, gayet güzel olur...Yorgunum şimdi çok ama bu akşam bir vardın mı odama, yatarım saatlerce , geçer gider...
Hem biraz yalnız kalmak iyi gelir, bu yolculukların en çok bununu seviyorum. Kimse ile konuşmak zorunda olmamayı, oturup köşemde etrafa bakmayı, birşeyler okumayı, birşeyler yazmayı ama istemedikçe kimse ile konuşmak zorunda olmamayı seviyorum.

17 Mart 2010 Çarşamba

Nereye Bastı ise Artık...


Kişi kişinin aynasıdır, karşımızdakine en çok kendimizde sevmediğimiz özelliğimizi gördüğümüzde kızarız da farkında değilizdir aslında...
Ne oldu da o kadar sinirlendim, nasıl oldu da aylardır koruduğum sükunetimi aldı götürdü benden bilemiyorum ama sınırı aşmış, saygı sınırını paramparça edip, patavasızca kurulan cümleler birden baştan aşağıya titretdi bedenimi. Haklıydım haklı olmasına da bu kadar tepkisel sinirlenmek niye? Hangi noktaya bastı bilmeden leader ?
Sabahtan beri düşünüp duruyorum, yaptıklarının yada söylediklerinin hangi birisini yapıyorum farkında olmadan diye ama bulamıyorum. Patavatsız değilimdir ben, başkasının özeline dangadanak girmem destursuz, sınırı aşan şakalarımı yanımızda kimse yokken yaparım, yüzler değişirse dururum uzatmam da o halde neden o kadar titredi bedenim bu şuursuz kelimeler karşısında, neye bastı bilmeden?

Altı boş bazı lafların, ağır abi pozları işlemiyor herkese, yalayacaksan sonunda tükürdüğünü dinleme egonu, boşuna kırma kalpleri diyorum da bile bile karşındakini ben niye bu kadar sinirleniyorum. Kızgınım çok, biliyor da kendisi, özrünü etse de yarım ağız bu sefer çok kızgınım. Yaş kemale ermiş artık, nerede ne laf edeceğini, ne zaman konuşup, ne zaman susacağını bilmek lazım.
Bastın birşeye, bulamadım da ne olduğunu zira ben sen gibi değilim ama çok kızdım bu sefer ve bir süre daha da gidecek gibi bu durum.

visitors; anna, grossi, uga, castiglioni

9 Mart 2010 Salı

Kaçamak


Kimisi istemedi, isteme potansiyeli olanları da ben istemedim, yorgunum zaten, koştur koştur biten gün ile ben de bittim ve yokum bu akşam dedim enteresan bir şekilde. Erken eve gelmek garip ama iyi geldi. Keşke erken uyuyabilsem ama uyumayacağım, bu erken geliş de bir fayda sağlamayacak biliyorum.

Severi'ler gerçekten çok komikler, bir ana-kız bu kadar didişebilir mi hem de yanlarında hayatlarında üçüncü kez gördükleri bir yabanci varken... Dinlemem ben böyle durumlarda, yanımda iki kişi, iki sevgili, iki karı-koca, anne-çocuk, iki kardeş kavga ederlerse dinlemem, farkettirmeden onlara ortamdan ayrılırım; ama bunlar öyle komikler ki her yerde kavga ettiklerinden, trafiğin ortasında arabadan inmek, toplantı ortasında toplantı salonunu terketmek mümkün olmadı tabii. Saman alevi gibiler, bir dakika önce iyiyken, bir dakika sonra ateşlenip, iki dakika sonra küsüyorlar, sonra sil baştan. Allah iyiliklerini versin, kokoşlar, şekerler ve çok komikler...

visitors ; ana-kız severi'ler, albi, devis, tania, lucia, sofia, deli (bruna)...

8 Mart 2010 Pazartesi

Durmak da Lazım...


Tam da güçlü anne-babalar ve onların çocukları üzerindeki etkilerinden bahsederken, düşünürken, oradan kendine dönüp, geleceği merak ederken şen şakrak, kokoş ama bir o kadar da mütemadiyen didişen ana-kız severi'ler geldi.

Belli ki anne kurmuş firmayı, belli ki kendi adını verecek kadar da ego şişkin, belli ki 65 in üzerindeki ama super kokoş ve maşallah super atom karınca anne kontrolü tabutuna kadar elden bırakmayacaklardan. Kızı da hiç fena değil halbuki;  belli ki yeni ayrıldığı kocasından dolayı biraz sinirler gerilmiş ama ne istediğini bilen, gereksiz adımlardan kaçınıp, direk sonuca giden biri. Annesiz de idare eder yani de işte anne bırakmıyor. Bakarken anne severi'ye bir yerde artık durmak, geri çekilip yol vermek lazım diye düşündüm. Kolay değildir herhalde onun için de mutlaka anlayabiliyorum ama bu yaştan sonra bu kadar detaya girmeye, yorulmaya, koşturmaya, yanındakini sık boğaz etmeye ne gerek var? Yapmışsın yapacağını, bırak da oturup artık tadına bak, keyfini çıkar.
Belki de çocuklarda değil sorun zannettiğim gibi belki de anne-babalar önlerini tıkıyor, kontrolleri ile sıkıp boğuyor, çocuklarının özgüvenleri ile oynuyorlar. Tabii ki farkında olmadan, tabii ki istemeden...

Komik kadınlar severi'ler; çıkarmı birşey bilemem, yaparsak da az birşey yaparız o da onların şen şakrak halinin, hoş sohbetlerinin hatrına belki. Ilk iş günündeki l'ombra ile birlikte birbirinden farklı ama neşeli 4 kadın olarak dolandık durduk bugün. Onlar devamlı ama devamlı didişti, ben l'ombra'yı gözledim.

Küçücük birşey; görüşmede bu kadar küçük olduğunu farketmemişim. Olduğundan daha küçük göstermesinin yanı sıra ilk gün heyecanı, çekingenliği ile daha da küçük göründü gözüme. Ama sevdim ben onu ya bakıcaz, biraz zaman vereceğiz, içindeki savaşçı taraf ortaya çıkacak mı çıkmayacak mı göreceğiz. Biraz ben sabredeceğim, biraz o ve sonra karar vereceğiz.

visitor ; ana-kız severi , albi, devis, tania, lucia...

23 Şubat 2010 Salı

Gölge


O kadar belliydi ki kafamda ne istediğim; en küçük ayrıntısına kadar netti özellikler. İstediklerim öyle at ile deve değildi, tecrübe ise hiç değildi ama istediğim herşeyin tek bir kişide olması gerekliydi. Öyle birşey istiyordum ki, bir kere olsun, tam olsun, sıfırdan bir gölge olsun diyordum. Görünce tanıyacağım, o olduğunu bileceğim diyordum.
Kaç yüz tane Cv elendi, kaç tanesi ile görüşüldü sayısını artık ben bile bilmiyorum, ama beynim hamur oldu onu biliyorum.
Sonra cuma günü öğlen vakti kalkıp geldi...Hem de ben sabrımı, kelimelerimi tüketmişken, hem de o tüm ümidi kaybetmişken; geldi, oturdu karşıma, ışıl ışıl parlayan gözleri ve hanım hanımcık şık hali ile anlattı kendini heyecanını gizleyemez bir halde. Vardı görüşülecek çok kişi daha ama kocaman harflerle Cv'sinin üzerine yazılan "BUDUR!" ibaresi ile bulmuştuk aradığımı, ben de biliyordum, pamuk da biliyordu, ofisin geri kalanı da.
Nasıl şeker, nasıl hanım hanımcık, nasıl eğitimli, nasıl istekli.... Bu mudur budur yani. Al yanına götür heryere, gölgen olsun...Cumadan beri bildiğim halde, ancak bugün arayıp da haber verince kendim şahsen sesindeki sevinçle bir kere daha emin oldum kararımdan  ve adı da l'ombra oldu.

Gelen diğerleri mi ? Bulutlar üzerinde dolaşan da vardı, kendi değerini bilemeyen de; hepsi gençti, hepsi heyecanlıydı ama hiçbirinin hayali yoktu geleceğe dair. Ne istediğini bilmeden bir yerlere nasıl ulaşırsın ben bilmem, bilemem; hayal etmeden, amaç belirlemeden, hedef koymadan geçirdiğim tek bir dönemim bile olmadı benim. Nereye varacaklar, nasıl varacaklar bilemedim. İçimi burkanlar da vardı, canını acıtmadan omuzlarından silkip şöyle, kendine getirmek istediklerim de. Her yerden, her kesimden birileri çıktı karşıma, 23 ila 30 yaş arası bir gençlik geçti son üc günde ofisimden de aralarında birşeyler olacaklar çok yoktu ya... Ve bunların hepsi üniversite mezunuydu, hepsi öncelikli italyanca olmak üzere en az iki dil biliyordu ve hepsi daha önce yurtdışına çıkmış veya yaşamış çocuklardı. Vizyon yoktu, hedef yoktu...Ağır geldi bana yani, üzüldüm bir çoğu için....

L'ombra değil, o farklı...Sevdim ben onu hemen! :)

10 Şubat 2010 Çarşamba

Değiştiremezsin, zorlama!


Çok insan tanıyorum, hergün de yenileri ile, her cinsi ile tanışıyorum; hayat hikayeleri duyuyorum, başlarından geçen olayları, hayallerini, amaçlarını dinliyorum ve hala şaşırıyorum; ne istediğini veya istediği şeyin gerçekte ne olduğunu bilmeyen insanları gördükçe ağzım hakikaten hala açık kalıyor.

Bugün iki ayrı insan, iki ayrı dünya ve iki ayrı şaşırtıcı şey duydum...

Biri geliyor karşına, oturtuyorsun ve anlatıyorsun; dışardan çok havalı ve müthiş göründüğü için herşey, içinin aslında o kadar da kolay olmadığını karşındakinin anlama kapasitesine göre, bazen saatlerce anlatıyorsun. En baştan kuralları, olmayacakları, olamayacakları tek tek sıralıyorsun. İşin özünde çok medeni bir ortam da olsa en kötü senaryoyu önüne koyuyorsun ki kafasında kurduğu süslü dünyanın sadece ondan ibaret olmadığını anlasın diye. Herşey iyi giderse, yok ya o kadar da gözümün korktuğu kadar değilmiş densin diye. Kalırsa uzun süre kalsın diye. Ama işte gel gör ki, küçük dağları ben yarattım halini dışarıda bırakmayı kendi özgür iradesi ile bırakmayı tercih eden, illa da burada olmak istiyorum, muhtemelen, değişirim yada değiştiririm diyen zihniyet kısa bir süre sanki bunlar kendisine hiç söylenmemiş, sanki kendisine başka şeyler vaat edilmiş, sanki kendisi o gün orada değilmiş de siluetini göndermiş onun için de bunlardan bi haber hareket edince, sadece şaşırıyorum. Ne bir kızgınlık, ne bir öfke, ne bir yargılama; duygusal olarak hiçbirşey hissetmiyorum da hala şaşırıyorum...

Bugün ilk defa sevgili bir çiftin ki anlatılan hikayede oğlan ağır arıza, sorunlarını çözmek için terapiye gittiklerini duydum. Cift yeni evlenmeye karar vermiş ama gel gör ki terapi ondan çok önce gelmiş.
Kızın, saçma sapan bir sebepden dolayı, ortada evlilik gibi zor bir kurumun sorumlulukları, rutini vs vs vs sorunları yokken, hayatını daha şimdiden karartan bir adam ile hala evlenmek için inat etmesine, sırf kaybetme korkusundan, onun daha varlığını bile bilmeden önceki önemsiz bir hikayesini yokmuş gibi örtbas etmek için deliller yaratmaya çalışıyor olmasına, kendini inkar etmesine çok şaşırıyorum.
Ben aşka inanırım; aşkta gurur olmaz, mesele aşk ise gerisi teferruat diye bangır bangır bağırıyorum ama bu kadarına yuhhh diyorum.
Adam da bağırıyor bangır bangır bu evlilik işi benim ile olmaz diye ama kız dangalak ( hep öyle olduğunu düşünmüşümdür , piştt detay verme Den bütün dünya okuyor), bildiğin kör işte...Ne ise derdi, evlenince, tek başına kalmayınca ne konacak başına bilmiyorum ama bu kadar aşikarken herşey, nasıl hala çabalıyor gerçekten anlamıyorum ve şaşırıyorum.

Herhalde yine ben değiştiririm, bu da geçsin herşey güzel olacak hayalperestliği var altında ama kimse söylememiş mi bu çok okumuş, çok bilmiş, kocaman firmanın bilmem ne çok müdüresine ki ; evlilik zor kurum, herşey mükemmel uyumlu iken bile zor kurum, özünde insan doğasına aykırı bir kurum diye. Daha geçmeden eşikten, terapiler, yalanlar, örtbaslar, entrikalar varsa değiştiremezsin hicbirşeyi diye...Seni yalana dolana iten adam varsa karşında (sebep ne olursa olsun), düzelmez birşey, arkana bakmadan kaçman lazım diye. İşte bu durumda gururuna sıkı sıkı sarılman, aslanlar gibi kendini savunman lazım diye.

Insan psikolojisi gerçekten çok acayip birşey, eğitim meğitim hikaye bu durumlarda, ne istediğini veya neyi istediğini bilmemek çok feci çok....

9 Şubat 2010 Salı

Eve Dönüşte Süpriz...



Sabah palazzi ve michi'ye de anlatıktan sonra değişiklikleri, yenilikleri, öğlen yemeği sonrası, görmeden ve görünmeden Milano'ya oradan da ertesi günü artık dönecek olan crown'a doğru çıktık yola. Iki gündür ayrı ayrı şehirlerde olduğumuzdan görüşemediysek de konuştuk telefonda defalarca tiger ile ama ikimizin de aklına ne zaman döneceğini sormak gelmediğinden, en son havaalanı yolunda aradığında beni aynı uçakta olacağımızı anladığımızda ikimizde çığlıklar attık, zira hep sevmişimdir onunla seyahat etmeyi, iş dışında birlikte vakit geçmeyi, ondan bundan sohbet etmeyi. Eğlencelidir. içtendir, uyumludur.

Çok şahane bir süpriz, çok keyifli bir eve dönüş yolculuğu oldu...Istanbul'a vardığım da ise direk crown'a uğrayıp sıkı sıkı sarıldım yolculuk öncesi. Hiç gidesi yok biliyorum, benim de bir gönderesim yok ama 3 hafta diye başlayan tatil 7 haftaya uzadı ve artık eve dönme zamanı malesef...

Istanbul'da ayrıldığımda da lapa lapa kar yağıyordu, geldikten bir iki saat sonrada aynı şekilde yağmaya başladı. Yarına kadar sürse, sıcak evlerimizde mahsur kalsak, crown gitmese, ben rossi ile sabahın köründen gecenin yarısına kadar dolaşmasam ne güzel olurdu aslında....

7 Şubat 2010 Pazar

Veneto - Emiglia Romagna - Liguria



Çarşamba-Cuma ; yağışsız ama soğuk hava, hafif güneşli ama yine soğuk hava, deli gibi sağnak yağmur, tipi şeklinde yağan kar, yumuşacık bahardan kalma güneşli, ılık hava...3 gün, 3 bölge, 9 şehir, 7 toplantı...
rossi, zanardi, mattarollo, l.bordin, uga, vanzetti, camellini ....veee buradaki eve dönüşte tabii ki amour ve yine uga.

Yapacak çok iş ve havaya sokacak yeni bir ekip varken Istanbul'da, rossi'nin ısrarı kapris bazlı olsa da kalkıp geldim ama ne iyi etmişim. Iki saatlik bir toplantı için o kadar yolu yapmak battığından son zamanlarda, biraz abartsam da deli gibi dolaşmaya karar vermekle ne iyi etmişim. Bu sefer Mauro'ya gerek yok deyip, ilk gün ulaşımım ile ilgili rossi ile mattarollo super jestler de bulunsalar bile, Mauro'suz olmazmış bu is diyerek çağırarak onu ne iyi etmişim. Bana özgürlük hissi verse bile kafama göre dolaşmak, d.p.s'i dinleyerek bu sakin adamı içimize alarak ne iyi etmişim.
Yıllardır, arada bir canımı sıktıklarında, fazla yüz verdim galiba ben bunlara diye düşünsdüğüm zamanlarda bile yöntemimi değiştirmeyerek, sabrın kollarına sığınarak ne iyi etmişim.
Eski rakip, yeni müşteri olunca, bir kere daha anladım ki onlara karşı hep mesafeli ama sakin durarak, kimin ne kadar iş yaptığı ile ilgilenmeyerek ve hırslanmayarak ne iyi etmişim. İyi ki hisselerimi dinlemişim, iyi ki kapıları hiç çarparak çıkmamışım, iyi ki numaralara takılmayıp herkese aynı özeni göstermişim...

Profesyonel hayatımın başladığı am 10 senedir hiç gitmediğim, şehrin sınırına gelmeden bir adet bile yol indikasyonu bulunmayan Trabaseleghe'den geçerken, geçmişte yolculuk yaptım adeta. Koca bir alişveriş merkezi ve devasa bir grafik şirketi dışında, son 10 sene içinde hiçbirşey değişmemişti ama ben aynı den değildim. Şehir merkezindeki kaldığım otel ( albergi centrale - tek otel ), alışveriş yaptığım outlet, içinde saatlerimi geçirdiğim kitapçı-kirtasiyeci, restaurantlar şaşırtıcı şekilde aynı idi. Yine outlete girdim, yine kitapçıda zaman geçirmeye çalıştım ama artık herşeyin gani gani bulunduğu şehrimden dolayı aynı tadı alamadım. Ama bol bol eskiyi düşündüm, orada olmaktan keyif aldım.

Mevsimden mevsime atlaya zıplaya şehir değiştirip, bu seyahatte elimden hiç düşmeyen blackberry ile tüm işleri hallettikten, super toplantılar yaptıktan sonra haftasonu için Rapallo'ya, tiger'ın deyimi ile eve geldim.

Ve bu haftasonu amour'a aitti; ne istediğini bilmeyen, şımarık bir sevgili daha davamız vardı. Battaniyelere sarınılarak otursakta , amour'un sıcacık evinde saatler geçirdik super donatılmış masa etrafında. O anlattı ben dinledim, o hiddetlendi ben sakinleştirdim, o sustu ben ikna etmeye çalıştım. Uzun zamandan sonra ilk defa ben değildim konu ve o kadar yaşamak istediğim birşeyin içindeydi ki her hiddetlendiğinde deli bir karar verecek diye konuştum da konuştum. Bazen içinde boğulduğumuzda sorunların, ne kadar saçma ve anlamsız şeylere taktığımızı dışardakiler kadar göremiyoruz, bazen yutsak yada yutmuş gibi görünsek de hoşumuza gitmeyenleri olmadık zamanlarda kusuveriyoruz üstümüzü başımızı ve karşımızdakini kirleterek, bazen ne uğrunadır bilmem incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebep yüzünden elimizdekinin değerini göremez hale geliyoruz. Hiç karşı taraftan bakamıyoruz, empati yapamıyoruz, hep ben olsam ben olsam diyoruz ama kimsenin sen ile aynı olmadığını kabul edemiyoruz.  Çırılçıplak soyunuveriyoruz önlerinde, kalbimizi açıyoruz en derin noktasına kadar, en büyük sırlarımızı, korkularımızı, hayallerimizi paylaşıyoruz ama niye ise gururu bir kenara hiç bırakamıyoruz. Herşeyi ve herkesi bir kenara bırakabiliyoruz da bu lanet gururu çıplak bedenimizi koruyan tek kalkan olarak düşünüyoruz. Yersiz gururun bir anlamı yok aslında, dünyaya meydan okuyoruz, onun karşısında başın herzaman dik durmasa ne olur diye düşünemiyorz.

Iki dolu gün dönüp dolaşıp bunları konuşarak, yeyip içip gezerek, mis gibi insanın içini ısıtan bahardan kalma günlerin tadını çıkararak geçti. Arada çok görmek istediğim film Baciami Ancora'da seyredildi, ilki kadar olmasa da beğenildi...

Şimdi eve dönme zamanı; sabah şirkete uğrayacağım, onu görür müyüm görmez miyim bilmiyorum ama gerçekten tıpkı yola çıktığım gibi beklentisizim. Ilk defa buradayım ve acaba bir yerden karşıma çıkar mı diye gözlerim onu aramıyor. Iyileşiyorum galiba....

2 Şubat 2010 Salı

Cok Calismam Lazim..SON!


Yeni yepyeni bir ofis ile yeni sezona başlamak zamanıdır derken, bu kadar yenisini kastetmemiş de olsam, milad olarak koyduğum birgün olarak gayet iyi bir gündü...
Son dakikaya kadar zamanını kullanmaya karar veren rey'in, son dakika açıklaması, birkaç haftadır kafamda kurduğum organizasyonu son bir kere daha altüst etse de sonunda yine de en mantıklı çözümü bulduk gibime geliyor. Sonuç insanıyım ben ve görünen o ki olacak, bu sistem ile herşey iyi olacak, enerjiler yüksek, istekli ve heyecanlı bir grup karşımda; böylesi ile herşey yapılır...

Ofisteki toplantı, arkasından sciole', arkasından t-la-bar ve arkasından yeniden sciole' ile yemek derken gün bitti...Çok Çalışmam Lazım baki ama burada ki kullandığım hali ile bu da bitti, bir check daha hayata...

9 Aralık 2009 Çarşamba

Kaç Kişi Var Orada?



Jet lag üzerine jet lag, üzerine bazen hiç sonu gelmeyecekmiş gibi görünen "çok çalışmam meselesi" nin bitmek bilmez düşünceleri, üzerine her an atışını hissettiğim kalbim, rüyalarımı aratmayacak kadar fantezi üreten beynim ve kendi yazıp, kendi oynayan, sonra da daha çok heyecan yapan ruhum derken uykuya dalmam sabah 06:30.

Uykusuz, adri bile olsa müşterili ve problemli birgünün sonunda, yorgun bir savaşçı gibi hissetmek normal herhalde de yorgunluğu, umutsuzluğu, heyecanı, telaşı, sevinci, korkuyu ve daha nicelerini tek bir bedenin aynı anda taşıması; bir dakika önce sevgi dolu ve anne şevkati göstermek yada yapışmasalar paçalarıma heyecandan uçacakmış gibi ışık saçmak, biraz sonrasında herşey kontrol altında, panik yapmayın, hallederiz güvencesi vermek ama hemen arkasından bambaşka bir konu için gözlerinden ateş saçıp, abanın altından sopayı çıkartıp, korku salmak çok normal birşey değil galiba. Her saat diliminde başka bir olay ve olaylar karşısında hissedilen, birbiri ile alakasız duygular, aynı anda kaç kadını oynuyorsun dedirtiyor.

Kaç kişi var orada, hangisi sensin, hangisi olmak istiyorsun ?

Daha da önemlisi olmak istediğin için hala şansın var mı acaba? İstemediklerini ayıklayabilecek misin acaba yada onlardan vazgeçebilecek misin?  Var senin gibiler, sayıları da az değil tabii ama siz mi anormalsiniz yoksa diğerleri mi?

Uzun ve çok yorucu birgünün ardından gardı düşmüş benliğin konuşuyor ∂en'cim. Herşey hep senin istediğin, hesapladığın gibi olsun istiyorsun, herkes öyle istiyor, bunda bir gariplik yok yani; ama işte beklediğin cevabı alamayınca yada gereksiz olduğuna inandığın ayrıntılarla boğuşmak zorunda kaldığında, beden yoruluyor, gardı düşüyor, birşeyler anlatmaya çalışıyor fırsat bu fırsat diyerek. Kulak ver bakalım, kafa yor biraz üzerinde...Şu içindeki kadınların sayılarını bir belirle bakalım...

23 Kasım 2009 Pazartesi

Çok Çalışmam Lazım ≠ 3




Aklıma gelen başıma gelir...
Bakalım kaç kere daha bu cümle ile baslayacağım yazmaya.

Aklıma gelen başıma gelir, içim bir sıkkındı, birşeyler olacak dedim bugün, oldu tabii ki...Test ediliyorum, sabır testinden geçiriliyorum, o kocaman kocaman harflerle söylediklerimi gercekten yapabilecek güçte miyim diye deneniyorum.
O kadar güçlü müyüm peki gerçekten ??? Bu beden neyi ne kadar daha kaldırır hiç durup düşünüyor muyum? Söylediklerime gercekten inanıyor muyum?

Soruların cevabı belli de, yine aklını kullanıp, biraz geriye cekip kendini, kendinden uzaklaştırarak  sorunu her yönü ile görmeye çalışıp öyle harekete geçmek gerekiyor, biraz daha sabır göstermeyi gerektiriryor. Ya sabır deyip, sakin davranmak gerekiyor.

Aklına gelen başına gelir, herkesten herşeyi bekle ama gönlünü rahat tut, herşey olacağına varır, söylenenlerin ve yapılanların bir önemi yok, sen sakin dur, celallenme!

9 Kasım 2009 Pazartesi

Cok Calismam Lazim..Devam



  • 2,5 gunde birikmis 1527 adet mail, bitti mi ? Hakikaten bitti .
  • Eglendim mi? Hayir, hem de hic...
  • Bir fark yaratti mi? Rahatlatti, bulanmis kafayi dagitti, herseyi yeniden kontrol altina aldirdi..

Iyi cok guzel, simdi bakalim yeni hafta nelere gebe, bekleyelim ve gorelim..

"Kopek havlar, kedi miyavlar"...Bugun cirkin adamin dogumgunu, unutmasam da arasam sabah.
Iyi ki dogdun dunyanin en komik, cirkin adami..

5 Kasım 2009 Perşembe

COK CALISMAM LAZIM !

Cok cok cok cok calismam lazim. O kadar cok calismam lazim ki, tam olarak 12 sene oncesine "GERI" donmem, herseyi en basindan ele alip, kendim yapmam lazim. Gercekten o kadar cok calismam lazim ki is disinda hicbir sey ile ugrasacak zamanim ve enerjim olmayabilir.
Hayat iste boyle birsey, ertesi sabah neye uyanacagini bilmiyorsun...Bir onceki gundekilerin oncelikleri bir anda sifirlanabilir.

Cok calismam lazim cok ama koymaz bana, yaparim herseyi, onemli degil...Ben kurdum bu dunyayi, yiktirmam kimseye. Dedim ya "buralardayim diye bir sure daha ", ben buralardayken hicbirseycik olmaz, hersey guzel olur...

12 Ekim 2009 Pazartesi

12 Ekim..12 Yıl

12 yıl olmuş...Halbuki bana hiç öyle gelmemişti ama benim ne hissettiğimin de bir önemi yok tabii, zaman akmış ve işe başlayalı, bu adrenalin dünyasının başına geçeli tam 12 yıl olmuş.

Tam olarak, çocukluğunda hayal ettiği işi yapan ,o şanslı insanlardanım ben. Bu şansımın da hep bilincinde olarak yaşadım.
Sevdiğim ve sevmediğim yönleri ile rol modellerim vardı, azdılar, birbirlerinden çok farklıydılar ama üçünden de almayı planladığım şeyler  vardı, aldım, yürüdüm, gittim...
Cahil cesaretim vardı, üniversitenin 4.ci senesinin sonunda, kaybedecek hiçbir şeyi, omuzlarına zorunlu yüklenen sorumlulukları olmayan, sadece kendini ispatlamaya çalışan ufak tefek kızın cahil cesareti.
D.p.s yolumu açtı ben yürüdüm.
Hayallerim vardı, hedeflerim vardı, çok çalıştım , yürüdüm..

Yürüdükçe yollar açıldı, hedefler daha da uzaklara taşındı, uzak olana çabuk ulaşmak için yürümeyi bıraktım, koşmaya başladım, bu sefer iş arkadaşlarımla. Off off ne zorlanmıştım onlarla çalışmaya başladığım o ilk sene. Hala küçüktüm, hala tecrübesizdim ve tek başına bir yere kadar gidilebileceğini biliyordum tabii ama güven sorunu yaşıyordum işte, kimsenin benim işimi benim kadar iyi yapamayacağı inadıyla. Sonra sabır göstermeyi ve inanmayı öğrendim, geçtim o krizi de, koşmaya devam ettim.

Yollar açıldıkça  etraf genişledi, vizyon gelişti, ofis oldu şirket, şirket yoğruldu benim ruhumla, yoğruldu d.p.s 'in ruhuyla, harmanlayıverdi hepsini bir güzel, kendi kimliğine kavuştu ve şimdi tek başına koşuyor.

Hiç oldum demedim , hiçbir zaman da demeyeceğim, çünkü "olmak" diye birşey yok biliyorum. Rekabetin her geçen gün arttığı, 40 yılda yapsan bu işi, hergün yeni birşey öğrendiğin sektörümde "olmak" diye birşey yok çünkü.

Şimdi bir süre daha buralardayım, çünkü yapılacak daha çok şey var, hala ulaşılacak hayaller, bakılacak çocuklar, ağır sorumluluklar var.
Yavaş yavaş kaybolma arzusu içindeki amatör ruhumu sonuna kadar korumaya, tükenen sabrıma karşı koymaya  çalışarak bir süre daha buralardayım.

Ben buralarda oldukça da sorun yok!!!

Miranda yukarıda bana bakıyor, onu örnek aldığım için değil, bana söylediğim şeyi hatırlatmak için duruyor orada...


 "Old devil only wears Prada; the new one also makes it ! "