geconti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geconti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2012 Pazartesi

Mekik


Yerine getirmekle yükümlü olduğumuz o kadar çok zorunluluk var ki hayatta, canımız istese de istemese de yapmak zorundayız... Yoksa sırtımızı dayayacak bir dayanağımız, her sabah o sıcacık yataklardan ve rüyalar aleminden kalkıp işe gitmeli, varsa çocuklarımız kendimizin bile önüne koyup onların hayatlarını düşünmeli, şanslıysak ve hala başımızdaysa ana babalarımız artık onlar ile rolleri değiştirmeli, boşuna gelmedik bu dünyaya bulup hayat amacımızı ona hizmet emeliyiz. Dönen bir çark, onun içinde olmasını istediğimiz insanlar var hayatta; onu döndürmek de, içindekileri sabit kılmak da bizim işimiz; bencilliğe de yer yok burada tembelliği de. Yok hayatta bazı zorunluklardan kaçma gibi bir şansımız, yok öyle ben vazgeçtim deme gibi bir hakkımız.


Ama Allah'tan hayat sadece bu zorunluluklardan ibaret değil elbet; geri kalanı döktüğün her bir alın terinin karşılığında keyif alma, içinden nasıl geliyorsa doya doya yaşamaktır bana göre. Insan mutlu oldukça mutluluk verebilir ancak, bu yüzden özgürleştirip kendini alabildiğine daha büyük kabuklara sığmaya göz koymaktır yaşamak. Onun için bildiğim birşey var ki hayatta ne yapıyorsan istediğin için yapacak ve canın yapmak istemiyorsa birşeyi kendini zorlamayacaksın. Istemiyorsan aslında gitmek bir yere, sırf eksik kalacağım, birşeyler kaçıracağım, kocayı, arkadaşı, sevgiliyi mutlu edeceğim diye gitmeyeceksin. Kimin canı ne yapmak istiyorsa bırakcaksın yapacak, dinlemese de karşındaki seni, sen kendi istediğine odaklanacaksın. O içinde tanımlayamadığın duygu var ya o duygu ayaklarını geri teptiren; kulaklarını tıkayıp tüm diğer seslere, bir tek onu dinleyeceksin çünkü seni en iyi bir tek o tanıyor ve bir tek o doğruyu söylüyor; ona kulağını tıkamayacaksın.

Yaptığım işin en fazla kan gövdeyi götürdüğü ve herkesin bir delirdiği, Istanbul'un da tekrarlardan ibaret ve can sıkıcı bir hale geldiği bu dönemde baktım içimden yapmak gelmiyor birçok şeyi ama yine de bir zorluyorum kendimi, o zaman benim için yollara düşme zamanıdır artık diye taktım koluma Azra'yı, bir türlü göremediği diğer hayat ile tanıştırmaya getirdim..

Amacım biraz nefes almak, Genova'nın damarlarımdan zikrettiği huzur ve sakinlikle kendimi bulmaktı aslında. Çünkü iki senedir ne zaman gelsem buraya, bu ev, bu yaşantı beni hiç yüz üstü bırakmadı, sıkıntıma sıkıntı katıp hayal kırıklığına uğratmadı. Hiç uykusuz bir gece geçirmedim bu evde ve bu duvarlar, buradaki insanlar daha henüz hiç üzerime üzerime basmadı. Burada herşey daha bir yeşil, herşey daha bir mavi, herşey daha bir sakin ya; burası daha henüz hiç canımı sıkmadı. Onun için bana iyi gelir, Azra'nın da merakı giderilir dedim yola çıkarken ama bambaşka bir yolculuğa çıkmışım haberim bile olmadı.

Aslında insanları da yerleri de hatta hiç girmediği bu evi de biliyordu yıllardır anlattıklarım ve yazdıklarımdan ama ona gösterirken tek tek herşeyi ve tanıştırdıkça en efsane olanlar ile hem geçmişe gidip gidip geldim bu son iki günde hem de bir gelecek belirlendi kafamda. Seni en iyi tanıyanlardan birini, ezbere bildiği, sayfa sayfa okuduğu hikayelerin baş kahramanı ile tanıştırmak ve onları sanki birbirlerini yıllardır tanıyorlarmış gibi aynı masa etrafında doğal ve bir o kadar da samimi bulmak, yıllardır anlatsam da tam anlaşılamamış olanı bir şekilde somut hale getirdi. Beni en iyi tanıyanlardan biri bile buradaki ben ile şaşırdı, o benim dışımda kimsenin göremediğini iddia ettiğim şeyi ve neden sevdiğimi gördü; döküldükçe sözler dudaklarından ruhumu hafifletti. O kadar enteresan bir rahatlama ve keyifti ki aldığım, o hep bahsettiğim içimdeki tutkulu sevme güdüsünün ne kadar muhteşem, bana ve hayatıma ne kadar harika şeyler kattığını gösterdi. 
Son iki gündür Azra, bunca senedir beraber seyahat edip, dünyanın binbir köşesine gitmiş olmamıza rağmen buradaki ruhu haliyetime, hareket etme şeklime, hiç mızmızlanmadan yürümeme bakıp bakıp şaşırdıkça burada kendimi hissettiğim duygunun diğer heryerden farklı olduğunu ve bunun dışıma da yansıdığını ispatladı. Çok farklı besledi onunla burada geçirdiğim iki gün beni, bir kere daha nasıl bir hayata sahip olduğumu, geriye kalan zamandan neler istediğimi farkettirdi...

Varsın millet hırslı olduğumu, onun için bu kadar sert ve çok çalıştığımı düşünsün; gerçek şu ki bir sürü sorumluluğum ve yapmak zorunda olduğum şeyler, gerçek şu ki babamın baskın geni bir şeyi yapıyorsan adam gibi yapacaksın huyum var benim. Yapılacak en iyi şekilde yapılması gerekenler, sonrası hayattan doya doya zevk almaktır benim için. Istediğim şeyleri yaparak, sevdiklerimle kalabalık içerisinde yaşamaktan ibarettir hayat. Hiçbir yerde sabit kalmamak, küçük bir dünyanın parçası olmamak, içi janti, kendi ile barışık, buram buram yaşam enerjisi yayan insanlarla birlikte olmaktır. 

Hayat; iki ayrı dünya ve onların arasında dokunan mekik, avare avare dolaşmaktır benim için...




Fotograf; Azra is finally meeting with the other life http://instagr.am/p/LqOq8xyBdE/ by DEN
Müzik (Genova sokaklarında dolanırken) ; Unuttun Mu Beni by SEZEN AKSU





20 Temmuz 2011 Çarşamba

AVARE


Elindeki çok sevdiği oyuncağı alınmış da dudaklarını büzmüş, boynunu bükmüş küçük bir kız çocuğu gibi hiç sesimi çıkarmadan, sakin,alışkın olduğum iniş ve çıkışlar olmadan geçen son bir senede yaşadıklarımı yazsaymışım; ya bir seyyahın ya da takılmış plak gibi hep aynı şeyleri tekrarlayan bir zır delinin günlüğü tadında şeyler çıkacakmış ortaya...Çünkü anlıyorum ki bütün o aylar boyunca belirgin olarak yaptığım tek şey, Istanbul'a adımımı atar atmaz istem dışı yüzüme yerleşen ciddi ifade ile herbiri diğeri ile aynı gibi görünen günleri geçirmek ve bir sonraki yolculuğu planlamak olmuş.
Gittiğim yerde yüzüm gülmüş, döndüğüm de ise düşmüş.

Birbiri arkasına yaptığım tüm o yolculuklar aslında bir kaçış olduğundan ama ne kadar ve nereye kaçarsan kaç, kaçtığın şeyi de kendinle beraber, dünyanın en ücra köşesine bile götürdüğünden, vardığında yabancı topraklara, aslında sadece ilk birkaç gün kendini hafiflemiş ve özgür hissediyorsun. O kandırıkçı hafiflik duygusu ile bir an yeniden normale döndüğüne, yeniden birşeylere heyecan ve merakla baktığına inandırıp kendini mutlu hissediyor; sanki boğazındaki tüm düğümler çözülmüşcesine, sanki daha önce hiç oylesine dolu bir nefes almamışcasına, derin bir ohh çekip "geçti artık!" diyorsun ama o da fazla sürmüyor; çünkü çok değil sadece birkaç gün sonra "nedenler, acabalar, keşkeler" dönmeye başladığında yeniden kafanın içinde,başladığın noktaya dönüyorsun ve bu sefer  tek fark, pencereden dışarı baktığında gördüğün hiç bitmeyen trafiği ile muhteşem boğaz manzarası değil de bambaşka bir şehirin yabancı telaşı oluyor. Sanki hiç valiz hazırlamamış, sanki saatlerini havaalanlarında binbir cesit  insanın hayatlarını tahmin etmeye çalışarak gecirmemiş, sanki uçaklarda muhtemelen hayatın boyunca bir daha hiç karşılaşmayacağın insanlar ile birkaç saatliğine aynı kaderi paylaşmamış, sanki benjaminin gölgesindeki deri koltuğundan hiç kalkmamış gibi hissediyorsun.  Işte o zaman tüm bu yolculukların da tıpkı gelip geçici sevgililer gibi aklını bir süreliğine çelip, gözünü boyadığını, kısa süreliğine sana iyi geldiğini ama aklını başından alan kalp çarpıntısı olmadığından bir solukta, girdikleri hızla kendilerini imha ettiklerini anlıyorsun.

Çözüm sandığının işe yaramadığını anlamak iyi hoş da sonrası pek öyle olmuyor, hemen sonra "şimdi ne olacak, denemediğim ne kaldı ki?" diye düşünmeye başlıyorsun; yine o deri koltukta , yine elinde bir kitap, gözün dışarda kara kara düşünerek saatler geçiyorsun. Büyük şehir efsanesi, her derde deva olduğu söylenen zamanın da senin için farklı işlediğini, içinde esen fırtınaları dindirmese bile bir başarısız deneme karşısında daha sakin kalmana yaradığını öğreniyorsun ve yine kara kara ama bu sefer sakin bir şekilde düşünmeye, yeni bir çıkış yolu aramaya başlıyorsun...

Çok gezdim geçtiğimiz aylarda; uzak, yakın demeden, daha önce gördüm, görmedim ayrımı gözetmeden
yollara düştüm. Her dönüşümde buradan daha uzaklara, daha farklı olana gitmek istedim. Sanki mesafeler uzadıkça , gördüklerim farklılaştıkça ben normale dönecektim. Kaç uçağa bindim, kaç saatimi 30000 fitin üzerinde geçirdim, tanımadığım kaç bin kişinin fotografını çektim bilmiyorum ama dünyada görülecek dev budha kalmadı onu biliyorum. Uzaklaştıkça özgürleştiğimi zannettim, özgürleştikçe  hayatta korktuğum ne varsa tek tek yaparak içimdekini koparıp atmaya çalıştım. Çalıştım çalışmasına da işte yine birgün o deri koltuğa oturup da oturduğum yerde kalmak istediğimi, artık rüyalarımı hatırlayamadığımı, geleceğe dair beni heyecanlandıran birşeyin olmadığını farkettiğim anda geçici sevgililerim gibi seyahatlerin de bana yetmediğini anladım. Aslında hiçbirşey yetmiyordu; en çok da Istanbul. Söylemiyordum kimseye ama kızgındım Istanbul'a...Her türlüsüne binlerce seçenek sunduğuna, herkesi mutlu edecek kadar zengin olduğuna inandığım şehir bana yetmiyor, yenisi bile eski gibi geliyor, bütün suç onda olduğundan içimi sıkıyordu ki birden ikili hayat fikri belirdi aklımda. Iki ayrı ev, iki ayrı hayat, iki ayrı dünya; tıpkı Audrey'in söylediği gibi "hangisi canını sıkmıyorsa orada olmak"...Audrey'den mi etkilendim, yoksa o gün bu parlak fikir ile heyecanlanıp hemen hayata geçirdiğim için mi Audrey oradaydı bilemem ama Italya'da bir evin olması, yarı dönemli Italya'da yaşama kararı bir gece yarısı böylece giriverdi hayatıma.

Karar vermek işin zor kısmı hayatta, bir kere karar verdikten sonra gerisi çorap söküğü gibi geliveriyor. Ben ki hayatı boyunca içgüdüsel olarak hızlı ve radikal kararlar vermiş biriyimdir, bu kararı da bir gecede verdiğimi zannettim uzun süre ama bu yazıyı yazmadan önce nereden nereye geldiğimi anlamak için  okudukça geçmiş yazıları, aslında bu fikrin nasıl usulca, ince ince, oya gibi ruhuma işlenildiğini, aslında o gece o kararı vermeden çok öncesinde sinyallerini verdiğini anladım. Ama işte o gece kalktım o koltuktan, gerisi kendiliğinden geldi ve bir sabah uyandığımda Genova'daki evimde buldum kendimi.


Rapallo'da başlayan ev arayışım Genova-Nervi 'de, adı gibi gerçek bir cennet bahçesinin içinde bitti.
Ev arayış bitti ama hayatıma getirdiği yenilikleri, bende yarattığı değişiklikleri, unuttuklarımı zorunlu olarak hatırlatmaları hala bitmiyor. 
Ilk ögrendiğim kaç kere gidersen git, ne kadar insan tanıyorsan tanı, ne kadar dillerini konuşup işlerini doğal bir rahatlıkla halledersen hallet, yabancı bir ülkeye ziyaretçi olarak gitmek ile orada yaşamak arasında inanılmaz bir fark olduğu oldu. Öylesine kolay olacağını hayal etmiştim ki herşeyin, oturtana kadar düzeni şaşılacak kadar gözümü korkutan durumlar yaşadım ilk aylarda. O kadar alışmışım ki hayatımın  belli bir düzen ve kolaylıklar içinde gidiyor olmasına, bulamadığımda en basit şeyi anlamsızca sudan çıkmış balığa döndüğüm anlar oldu; şimdi hatırlayınca gülüyorum ama en kan çektirici sorunlar karşısında bile soğukkanlı kalabilen bu kadın bir süper markete girip, gördükleri karşısında gözleri boncuk boncuk yaşlar ile dolu, ben burada ne yapıyorum diye kendini zayıf hissetti. Yaşadığım hayatın bir lutüf olduğunu biliyordum, zaten yaşama şeklim ve onun içini dolduran tüm kıymetlilerim dolayı da hep çok şanslı olduğumu, reankarnasyona inanan biri olarak içimdeki ruhun iyi bir evrede olduğunu düşünüyordum ama ki buradaki "ama" çok önemli; bana bahşedilen bu ayrıcalıklı durumu artık normal birşeymiş gibi algılamaya, hatta bu tür konforlu servisin hakkım olduğunu düşünmeye,hadi korkak alıştırma Den'cim, yazıver direk, şımarmaya başladığımı farketmemiştim. 
Ne zaman ki 4 kapıcılı bir binaya haftalarca koliler taşıdım tek başıma,elektrik-su paralarını ödemek için banka sıralarında beklemeye, market alışverişinden , bozulan arabanın tamirciye götürülmesine kadar herşeyi kendim yapmaya başladım; bir yandan uzun zamandır canımı sıkan Istanbul'daki ayrıcalıklı hayat kafama dank etti bir yandan da, gerçek evimde çok uzun zamandır, ne kadar çok şeyi yapmadığımı farkettim. Mesela ben hiç çöpü çıkarmadım, yıllardır bir bankada, noterde sırada beklemedim, bırak araban inip benzini kendin doldurmayı, yıllardır nakit para ile almadığımdan, benzine ve daha bir sürü günlük şeye ne kadar para harcadığımı bilmedim. Nereye gidersem gideyim arabamı hep vale parkinge bıraktım iki adım fazla yürümemek için. Elime çekici çiviyi alıp da evimdeki tek bir resmi asmadım, en sevdiğim benjaminime gün aşırı 3 litre suyu kendim vermedim. Hep neyin nasıl yapılmasını söyledim, ilgi gösterdim, yol gösterdim ama yapmadım,yaptırdım. Nasıl yapılacağını bilmediğimden, elimden gelmediğinden değil elbet zira görünen o ki aslanlar gibi de yapabiliyorum saymadığım bir sürü şeyi daha ama deli gibi çalışıyor, çok yoruluyor, dünyayı kurtarıyorum ya kurulmuş bir sistem de var onun içine girmiş yapmamayı normal algılıyorum. 
Ama öbür hayatta, Genova'da işler böyle yürümüyor. Zamanla orada da sistemi kurup, kolaylıkları yaratıyorsun elbet organizasyon yeteğinle ama yine de genel olarak herseyi tek başına yapıyorsun. Işte o herşeyi yapmak, o herşeyi tek başına yaparken gününü ona göre organize etmeye çalışmak, mevcut sisteme ayak uydurmak benim gibi yaşını 35 inde dondurmuş ama aslen 37lik kadını acayip terbiye ediyor. Ve bu durum benim çok hoşuma gidiyor.

Planımı açıkladığımda, en yakınlar hatta biraz daha uzaktalar bile gideceğimi yeri sormadılar, neresi olacağından emin, muhtemelen onun için gittiğimi düşündüklerinden. Bense kararı enteresan bir şekilde onunla tamamen kopardığım ara bir süreçte aldığımdan ısrarla "hayır onun için değil" diyordum kendime bile itiraf etmek istemediğim bir ümit kırıntısı ile ama tabii ki gidilecek yer Italya'da kendimi evimde hissettiğim tek yer, Genova olacaktı.

Genova deniz ile  ormanlarla kaplı dağların buluştuğu, doğası ve havası ile inanılmaz güzellikte bir yer. Genova tıpkı insanları gibi enteresan, bir defada güzelliklerini gösterebilen bir yer değil.
Yaşadıkça, her sabah o muhteşem manzarasına ve temiz havasına uyandıkça, her geçen gün yeni bir semtini, yemeğini, alışkanlıklarını, gizli sokaklarda inanılmaz güzellikteki gizli yerleri keşfettikçe bağımlıklık yaratan bir şehir.
Genova beni erkenden mutlu uyandıran, Istanbul ile barışmamı sağlayan, "evet dünyanın neresine gidersem gideyim yaşarım" teyidini veren şehir.
Abartısız her Allah'ın günü Istanbul plakalı minim ile dağların eteğinde denize karşı kilometrelerce yol yaparken ne kadar şanslı olduğumu, ne kadar güzel bir hayatım olduğunu, bambaşka bir dünyada çok sevdiğim insanlarla ne kadar rengarenk olduğumu hatırlatan şehir.
Ama tabii ki en enteresanı Genova Onu benden koparan şehir!...

Hala orada uyandığım her sabah hayatıma girdiği, hiç ortası olmayan verdiği aşırı mutluluk ve mutsuzlukları ile bana, hayatıma, kişiliğime kattıkları, hissettirdikleri ve beni getirdiği yer için şükrediyorum ama işte Istanbul'da bir türlü kabul edemediğim onsuz yaşamayı, Genova'da öğrendim...

Nasıl mı?
Çıkarıp attığında hayatından "acaba Istanbul'da yaşayabilir miyim?" diye düşündüm diyor. Bana ev arıyor, evi buluyor, boyamaya kalkıyor, "olur mu canim" deyince boyacı gönderiyor. Benim olduğunu hissedeyim diye eski koltuk, eski bir pikap arıyor. Uzaktan ıslık çalıyor dönüp bakıyorum, öpücükler gönderiyor. Atıyor motorsikletinin arkasına çocukluğuna götürüyor, yüzüme yumuşacık meltem çalınıyor, hava miss gibi deniz kokuyor, anlatıyor da anlatıyor, çok acayip şeyleri hatırlıyor, hatırlatıyor. her seferinde döküyor eteğindeki bütün taşları, tüm samimiyeti ile kalbindeki sevgisini de yine de o kapı eşiğinde kalmak istiyor. Çünkü korkuyor ama düşünülenin aksine benden değil, yaşamaktan korkuyor. Hergün yeni bir dert icat edip kendine, mızmızlanıyor..Mutsuzlukla besleniyor sanki...Hani derler ya "istese canımı da veririm diye" ben de bir nevi öyle, onun için yapabileceklerimin sınırı yok diye düşündüm yıllarca ama birgün bir adam giriverdi hayatıma ve öyle birşey söyledi ki  uyandırdı beni...Aramaz, aramasını beklemez oldum...

Şimdi mi?
Şimdi ben Istanbul'da bir italyan, Genova'da bir Türk olarak, her iki tarafta da bir yanı yabancı ama, hangi eksikliğimi besliyor bilinmez, bu farklılıktan gayet memnun o hayal ettiğim ikili hayatı yaşıyorum keyif içinde. Ve açtım yelkenlerimi bambaşka sularda, bambaşka bir istikamete doğru yol alıyorum. Enteresan şekilde rüzgar her geçen gün biraz daha sert esiyor, şaşırıyorum, şaşırdıkça mutlu oluyorum ve heyecanlanıyorum. Bu denizde rüzgarın serti makbul elbet ama bazen pat pat denize çarptığım, boyumu aşan dalgalar ile baştan aşağı ıslanıp, ürperdiğim ve zorlandığım oluyor. Bazen cok tersten esiyor ne yapacağımı bilemiyor ama yine de yola devam ediyorum çünkü hepimiz biliyoruz ki bana da böylesi lazım. 3 seneden sonra ilk defa sevdiklerime, işime gösterdiğim doğal emeği, özeni bu yeni yolculuğa da gösteriyorum. 3 seneden sonra ilk defa yeniden planlar, programlar yapıyor, mutlu etmeye çalışıyorum miras defektlerim ile...3 seneden sonra ilk defa birşeyin parçası olmayı kabul ediyorum ve kabul edilmeyi arzu ediyorum.

Şimdi mi?
Şimdi ben iyiyim! Dilerim devamı gelsin...

24 Ekim 2010 Pazar

Evimdeyim


5 günlük yolculuk sonrası, yoğun ama çok yoğun, çok insanlı (adri,michi,dünyanın abartısız en çok konuşan insanı lucia*, ale-dsl, nevio-dsl, zaccarin, laura-dsl, ismi herhalde ileride lazım değil avustuyalı çocuk), çok konuşmalı, çok yemekli ve herşeyi ile çok'lu bir haftadan sonra , hatta çok uzun bir zamandan sonra bugün ilk defa evimde ve yalnızdım.

Aslında yalnız değildim, sara evin içinde dolanıp duruyordu ama ben tek başımaydım işte! Yine o etrafa başka bir yerden bakmak ve kendimden bile uzaklaşarak yalnız kalmak istediğim zamanlarda yaptığım gibi çekildim carrie koltuğuma, benjinin gölgesinde Nutini dinleyip önce Sun Tzu, sonra Fabio Volo okudum bugün.
Bambaşka bir yerlerde birilerinin daha ilerideki kendisi ile konuştuğunu görüp, eğlendim çok.

Hava güzeldi, dışarıda çok güzel bir ışık vardı ama çıkmayacak, çıkmadığım için hiçbir suçluluk duymayacak, birşeyler kaçırıyormuşum gibi hissetmeyecektim biliyordum.
Günün salonuma doldurduğu ışık ile kendimi iyi ve hafiflemiş hissettim bugün. Gerçekten beni iyi hissettiren, heyecanlandıran şeylerin neler olduğunu düşündüm uzun uzun.

Bugün ilk defa onu hayatımda istemedim, çok istikrarlı olmayacaktır biliyorum ama işte o koltuğa her oturduğumda evi farklı bir açıdan görüyorum ya ona da ilk defa farklı gözlerle baktım bugün hem de hiç zorlanmadan. Bugün ben ilk defa o herkesin görüp de benim göremediğim şeyi gördüm ve hiç kimsenin göremediğini iddia ettiğim şeyin, bugün çok anlamı olmadığını düşündüm. Ilk defa onun korkuları, cesaretsizlikleri ve şartları ile uğraşmak istemediğimi, hayatımı bile bile bu kadar zorlaştırmanın manası olmadığını düşündüm. Ben oturduğum koltukta beni en çok heyecanlandıran 3 şeyin, ya cesaretsizliğinden, ya şartlarından ya da dünyaya benden farklı bir yerden bakıyor olmasından dolayı onun için imkansızlıklarla dolu olduğunu gördüm. "Bak oturduğun yerden açı çok dar, kalk benim olduğumdan yerden bakmayı dene" demenin ve onu ikna etmenin bir yolu olmadığına karar verdim.

Ben hiç durmadan seyahat etmek, hiç gitmediğim uzak çok uzak yerlere gidip, bambaşka insanlara bakıp ne yerler içerler ne giyerler onları görmek, sokak sokak babetlerim ile dolaşmak, akşamında louboutin'lerimle guzel yerlerde yemek yemek, fotograflar çekmek istiyorum.
Ben iki evli, iki hayatlı olmak istiyorum; sadece tek bir şehirde tek bir ülkede yaşamak istemiyor, her ikisinde de manen değil fiziksel olarak da evimde hissetmek, canım hangisinde kalmak istiyorsa süresiz orada kalmak ama istediğimde dönebileceğim bir evim daha olmasını istiyorum.
Ben birgün sadece kendim için , benden sonrakiler için bir şey bırakmak istiyorum dünyaya.

Ve imkansız değil hem de hiç değil! Ve olacaklar biliyorum ama hayatımdaki ağırlığı olan herkesin bunları destekleyip, hatta beni itekleyeceklerini bildiğim gibi onun böyle bir hayatın parçası olmak istemediğini de biliyorum...Ama işte ilk defa ilgilenmiyorum çünkü bugün kendisi ile ilgili ilk defa hiçbir şey istemiyorum.

Fi tarihinden beri herkesin diline dolanan şu "zaman herşeyi halleder" meselesi bu mudur acaba diye merak etmiyor değilim ancak bu konudaki akıllara zarar kötü reputasyonumu göz önünde bulunarak ağzımı açmak, bol keseden atmak istemiyorum, zira benden ve en zayıf noktamdan bahsediyorum!



lucia* : bu lucia gercekten o kadar çok ama o kadar çok konuşuyor ki, her türlüsüne alışık bu bünye bir keresinde fiziksel olarak tepki verdi. O kadar çok ve boş konuşuyor ki, arabanın arkasında cama yapışıp, nefesim kesildi! Basbaya nefes alamadım :) Onun için çok gerekmedikçe kendisinden uzak duruyorum!

michi : dünyanın en büyük saçmalığını yapmak üzere! Not düşmekte fayda var...

5 Ekim 2010 Salı

Alışmak


Herzaman misafiri ve misafir yatak odası doludur yaşadığım evin; geleni gideni boldur ama gelip geçici sevgilileri de dahil herbiri misafirdir işte. 7 yılı aşkındır her gelen gidicidir bu evde, kimisi 2 gün kimisi 1 hafta... Ve yalnızlık kıskanç bir sevgili gibidir; istemez fazla kimseyi kalıcı olarak. Alışmışsan yalnız kalmaya, bir süreden sonra sıkılmaya başlarsın düzeninin içinde düzeni bozandan, kendi dağınıklığının dışında dağınıklık yaratandan. Bir nokta vardır, oraya kadar herşey güzeldir de işte ondan sonra kendi evinde kendi yalnızlığında, kendin ile başbaşa kalmak, istediğin zaman uyanmak, uyandığında kimseye laf anlatmamak istersin. Alışmışsan her istediğini istediğin zamanda istediğin gibi yapmaya, alışmışsan aklından geçenlerle sohbet etmeye, alışmışsan kendi dünyandaki gürültülü sessizlikte gezinmeye, istemezsin uzun süreli kimseyi.

Ben de o alışanlardanım işte; hep kalabalık içerisinde olup ama bir noktada kendine dönenlerdenim. Evimi açtıklarımı baş tacı edip ama mümkünse suyunu çıkarmasın, tadında bıraksın, canımı sıkmasın, zamanı geldiğinde evimi bana bıraksın diyenlerdenim. Çat kapı gelmeleri saygısızlık gibi görüp, yalnız kalmak istiyorsam önceden arasalar bile " yok ben bugün yalnız kalmak istiyorum, gelmeyin " diye açık açık söyleyebilenlerdenim. Çok kalabalık ve şimdiki gibi geleni gideni hiç eksik olmayan bir aileden çıkmış olmama rağmen yıllar içerisinde 'evinde yalnızlığa' çok feci alışanlardanım yani.

Son iki senede bana bir sürü şey oldu ve içerisinde bulunduğum durumdan çıkmak için hep yeni birşeyler deniyor, bir şekilde kişisel gelişimime katkıda bulunuyorum ya şimdi de bu yanlızlık döngüm ile ilgili enteresan bir tecrübe yaşıyorum.

Son 4 aydır açtım evimi italyanlara, onlarla yaşıyorum. 4 aydır bu evin içinde hiç aralıksız, uzun süreli birileri kalıyor, benimle beraber benim hayatımı yaşıyor ve ben de bunu bazen şaşkınlıkla, bazen memnuniyetle, arada sinir gel-gitleri ile deneyimliyorum. Alışmak garip birşey, ne kadar zamanda insan birşeye alışıyor bilemiyorum ama yalnızlığa alıştığım gibi şimdi de evin içerisinde benden başka birilerinin yaşıyor olmasına alışıyorum. Hala ara sıra sabahları gözümü açtığımda evde şuku'dan başka birilerinin gezindiğini duymak enteresan gelse de, gözümün korktuğu kadar olmadığını, hala birileri ile  bir denge içerisinde yaşayabilme becerisinde olabildiğimi görmek ne yalan söyleyim hoşuma gidiyor.
Bana birşey söylemiş değil ama bence bu durum şuku'nun da çok hoşuna gidiyor; zira artık sabahları anlamasa da fazla birşey onu dinleyen, kahvaltılarını yiyen birilerini bulmaktan memnun görünüyor.
Her sabah sanki daha yüksek sesle söylerse karşısındaki daha iyi anlayacakmış edası ile bağrış çağrış yeni kelimeler öğretmeye çalışırken arada benden zılgıt yese de çok eğleniyor.
Sabahı insanı olmaktan öte sabahları kıl bir insan olduğumdan onlara belli etmesem de aslında onların bu hali ile ben de eğleniyorum; bu apayrı iki dünyanın insanlarının kendi aralarında yarattıkları dil ile anlaşıyor olmalarını ve en basit bir kelimeyi birbirlerine anlatabildiklerindeki sevinç nidalarılarını görmek sabah sabah aslında bana da iyi geliyor, hatta bazen onlara katılıp ben de gülebiliyorum...

Son 4 aydır yaşları ve yaşantıları birbirinden çok farklı birileri ile birlikte yaşıyorum ve annemin despot düzenini nasıl çaktırmadan bizlere geçirmiş olduğunu hayretler içerisinde deneyimliyorum. Evimde kendi dağınıklığım dışında kimsenin dağınıklığını sevmediğimi farkettiğimden onlar da düzenli olsunlar diye daha önce yapmadığım şeyleri yapıyor; gece yatmadan evi toparlıyor, mutfakta bulaşıkları hiç biriktirmiyor, ne kadar geç kalmış olursam olayım cumartesi-pazar demeden yatağımı toparlamadan dışarı çıkmıyorum. Onlara farkettirmeden ve hiç sözünü etmeden nasıl davranmaları gerektiğini gösteriyorum, onlarda aynen ben nasılsam öyle davranıyorlar ben de şaşırıyorum...
Son 4 aydır evimde devamlı birileri ile yaşıyorum ve her biri ile farklı bir beni keşfediyor, bazen karşılaştığımı seviyor bazen de rahatsız oluyorum ama sonuçta yine şaşırıyorum...
Sıkıldığım, yine kendim ile başbaşa kalmak istediğim, biri ile devamlı bir evi paylaşmanın aslında çok zor olduğunu düşündüğüm zamanlar oluyor elbet ama işte yine de, ben de dahil çevremdeki herkesin düşündüğü gibi "yapamayacağım birşey" olmadığını görmek hoşuma gidiyor, evin içerisinde benden başka birilerinin olmasına alışıyorum.

Alışmak çok garip birşey; ne kadar zamanda, kim bilir neden alışıyoruz ?
Ya da aslında bir becerebilsek bize iyi gelecek şeylere neden hiç alışamıyoruz?

Alışamadıklarım mı ? Tabii söylemeden geçmek olmaz; alışamadığım şeyler de var...Mesela onunla bağlantısız yaşamaya, onun olmayacağı bir hayat üzerine hayaller kurmaya, onu kafamdan silmek zorunda olma fikrine alışamıyorum...Niye mi? Belki saplantıdır , belki de böyle adlandırıp kendimi durumdan soğutmalıyımdır ama hala bir tarafım " aşk " diyor başka birşey demiyor.





visitors ; rossi ve yine peşine takıp getirdigi ismi ileride lazım değil 3 kız...

3 Ekim 2010 Pazar

Bir Arpa Boyu


En son yazıdan bu yana neredeyse 4 ay geçmiş, aylarca dört gözle ne ümitlerle beklediğim koca bir yaz bitmiş...

Hayallerimi, rüyalarımı, kalbimin sesini bir de bu zamanı durduramıyorum. Benden çok önde, çabuk hareket ediyorlar...Can sıkıyorlar...

Nasıl göz açıp kapayana kadar geçti anlamak mümkün değil 4 ayın; yapılan sayısız seyahatlerle kaleme alınmayan kaç "gitmeden hemen önce...." yazısı çıktı, crown geldi (dile kolay az degil 3 ay burada kaldı, gitti), crown doğdu, madam marika dogdu, d.p.s doğdu, büküşük doğdu, little budha doğdu, yılın en önemli günü ben doğdum, deniz ele avuca geldi inanılmaz birşey oldu, 20 hazirandan bu yana önce testarda michi jr, arkasından date, arkasından sara derken öbür hayatın insanları bu hayata taşındı yani hergün yeni birşey oldu ama hiçbirşey değişmedi. Sözün kısası az gittim, uz gittim dere tepe düz gittim ama bir arpa boyu yol alamadım; zira ben yine aynı kafa , aynı inatla, ne kadar uğraşsam da, ne kadar kendimi gezgin misali yollara vursam da, sayfalarca hiç durmadan okuyup, sayısız filmlerin içinde kaybolsam da kafamın içindekileri, kalbimden geçenleri değistiremedim, içimdeki özlemi bir türlü dindiremedim.

Şımarıktım ben bu geçtiğimiz koca 4 ay boyunca, hala da öyleyim. Şımarıklık iyidir eğlenceliysen ama bu öyle bir şımarıklık değil işte; hiçbir şeyden zevk almamak, en küçük ilgiyi fazlalık gibi algılamak, hep bir yerlere kaçmak için fırsat kollamak ama mümkünse çevremdeki harika kalabalıktan uzak durmaya çalışıp onu da başaramayıp kıl davranma şımarıklığı...Öylesine şımarıktım ki, oradan oraya çekiştirildiğim bir anda " bir single olarak evlilik hayatı yaşıyorum, ama herkesin bir kocası, benim 18 kocam var " isyanı ile bunu dile getirme şımarıklığı. 

Madem bir günlük bu, madem ilerde birgün açıp okuyacağım hatırlamak için veya okuyacaklar benden sonrakiler, o zaman lafı dolandırmanın bir anlamı yok; tam anlamı ile bir baş belası, oyun bozan, sıkıcıydım bu yaz. Ben ben değildim yani! Hala da değilim...Pes etmeden hiç, hep yeni birşeyler deneyerek aklımı çelmeye çalışsam da, herkesin bir zamanı olduğunu bilerek yine buradayım ve bekliyorum. 

Hala uyandığımda aklıma gelen ilk şeyin ve  yastığa koyduğumda kafamı düşündüğüm son şeyin "o" olmayacağı sabahın ve gecenin gelmesini bekliyorum. Gittiğim en uzak diyarlarda kafamın içinde onun olmayacağı seyahatleri bekliyorum. Burada "ondan" bahsetmeyeceğim yazıları bekliyorum. Ucunun öyle yada böyle ona dokunmayacağı hayallerimi, konuyu artık neredeyse hiç açmasam da ondan haber verebileceklerle beklentisiz sohbetleri bekliyorum. 
Yada hala beni aramasını, yersiz gururunu bir kenara bırakmasını, bu hayata uzaktan bakmak yerine onun bir parçası olmasını bekliyorum.

Ve beklemek öylesine zor birşey ki, insanı olduğunun dışına çıkarıyor, şımarık, oyun bozan, sıkıcı yapıyor, upuzun güneşli bir yaz, rengarenk günler geçiyor ve insan farketmiyor! 

Ben öyle bir adama aşık oldum ki beni çok uzun zamandır bekletiyor, ben de bekliyorum !

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Ateştendi Herhalde...


Belliydi dün içimin titremesinden, ayaklarımın buz kesmesinden bugün yatağa çakılacağım, başımı kaldıramayıp bütün gün uykular aleminde dolanacağım. Ateşten mi yoksa çok uzun saatler uyumaktan mıdır bilemem, garip garip rüyalarda dolandım durdum yine. Garip olan rüyalar değildi aslında, bir sürü farklı farklı şeyler görmüş olmak, hepsini tek tek detayları ile hatırlıyor olmamdı. Evet ben bile şaşırıyorum rüyalarıma, evet ben de şaşırıyorum her detayı film gibi hatırlıyor olmama...

Amour, ben ve O beraberiz; gerçek hayatta olmayan ama çok iyi bildiğim bir yerdeyim, daha önce de bulunduğum kocaman hangar gibi bir yerde. Bir kutlama var, içeri girerken tavana asılmış renkli uçan balonları görüp seviniyorum. Herbirinin ucunda hediye paketleri, öylece havada sallanıyorlar. Hemen birini amour için kapıveriyor ve içeri giriyorum. Elimde balon bak bunu sana aldım diyorum ama onun da girerken cate için aldığını görüyorum, içine bakıyorum her iki paketinde onunkinden çok parlak kırmızı bir yağmurluk olduğunu görunce aldığımı beğenmiyorum, ben de o yağmurluktan istiyorum diyorum. Kapıya çıktığımda yine o karşımda, yanında duruyorum boyu uzun geliyor, tamam topuklu ayakkabılarım yok ayağımda ama aramızda bu kadar fark yoktu senin boyun mu uzadı diye soruyorum. Kocaman gülümsüyor yüzüme, alıp avuçlarının içine öpüyor. Yine ve yeniden aynı his; kolera günlerindeki aşk'ta ki gibiyiz. Istemiyor beni, kabul etmiyor olduğum gibi ama bırakmıyor, bırakamıyor.
Rüyada mıyım yoksa uyanık mı bilmiyorum ama birden Tanrı ile konuşuyorum " tamam anladık olmayacak birşey, anladık ki benim iyiliğim için olmayacak birşey ama sen de rüyalarda da karşıma çıkarma lütfen"... Sanırım bunu söylerken uyanıktım...Kapıyorum gözlerimi işe yaramıyor, bir balkonda yukardan aşağıya bakıyoruz, yine sarılmış bana, bırakmıyor, ben de bıraksın istemiyorum zaten...

Sonra verdaak, adri, albi boğazda bir balıkçıya gidiyoruz. Verdaak'ın arabasını deli gibi hızlı kullanıyorum, bir yandan yavaş senin araban değil diyorum bir yandan acayip keyif alıyorum. Hiç bilmedigim yollardan koklaya koklaya yolu bulmaya çalışırken, geçtiğimiz yollarda yeni bulunan tarihi eserleri görünce şaşırıyorum, verdaak'a gösteriyorum, burun kıvırıyor. Sonunda sahil yoluna çıkıp restaurantı buluyorum, her zaman gittigimiz bir yer olduğunu anlıyorum. Tahta merdivenlerden yukarı çıktığımda yere kurulan yatakları ve sini sofrayı görünce şaşıriyorum ama yer yatağına girip uyumaya başlıyorum.

Ateştendi sanırım...

27 Nisan 2010 Salı

Gitmeden Hemen Once ≠ 10


Bu "Gitmeden Hemen Önce " lerin girişleri hep aynı doğal olarak. Yine aynı yerde, bu sefer yanımda lions, neşem ve keyfim gayet yerinde, içim huzurlu yola gidiyorum.
Kendim görmedim, gördüm de hatırlamıyorum aslında ama başkası da görmüş olsa yine şahane bir rüya ile uğurlanıyorum.

Şükü'nün misafiriymişim dün bütün gece, sabahın köründe gelip heyecanlanla anlattığı rüyasındaymışım.
Evlenmemi herkesten neredeyse daha çok istermiş gibi bir hali olan ve yıllardır o günün hayalini kuran, çok konuşan şükü bu gece rüyasında evlendiğimi görmüş hemde italya'da, hem de bir italyanla... Ballandıra ballandıra anlattı sabah sabah sanki gerçekten yaşamış gibi gelinliğimi, güzelliğimi. Belime kadar açık ve metrelerce uzun kuyruklu bir gelinlikle nasıl kilisede yürüdüğümü. Kilise olayına bozulmuş biraz tabii, rüyasında da söylemiş bana " ama niye kilisede evleniyorsun, bizim adetlerimize göre evlensen daha güzel olmaz mı ? " demiş, " ne olacak canım benim, ne farkeder, bu da onların adetleri, üzme sen kendini keyfini çıkar " demişim. Peki sen hep burada mı yaşacaksın demiş, tabii hatta sen de benimle kalacaksın deyince " olmazzz benim oğlanlar ne yapar sonra " demiş, " birşey olmaz ben seni ayda bir gönderirim Istanbul'a " demişim.

Hoşuma gidiyor malum rüya, soruyorum damatı gördün mü diye , " gördüm, sivri çeneli, keskin hatlı, kısa saçlı, temiz yüzlü" diyor, benzerlik arıyorum kafamda. Baktım anlattıklarından tam oturtamıyorum kafamda, açıp fotograları " bak bakalım buna benziyor mu " diye soruyorum, karar veremiyor " bilmem, aslında çenesi benziyor, aslında yüz yapısı da benziyor ama o kısa saçlı, temiz yüzlüydü " diyor. It buluyor yani benimkini :)

Güzel çok güzel bir rüya diyorum ben yine de, kırılmaca, gücenmece yok, ben yine de ona yoruyorum :)

Lions beni bekler, yarım saate pervane döner !

21 Nisan 2010 Çarşamba

Un Colpo All'anima



Bazen beklediğin beklediğin gibi gelmez, bazen istediğine istediğin şekilde sahip olmazsın; bazen bir şarkı koyarlar önüne sadece sen anlarsın ne demek istediğini. Yeter mi peki? Ben bilmiyorum ama ansızın çarpan kalbimi ve beynime sıçrayan kanı sakinleştirdiğine göre belki de yetiyordur. Yoksa benim gibi tesadüf diye bir şeyin varlığına dair inancın, küçücük bir jest günü kurtarmaya belki de yetiyordur.
Peki her karşına çıkan sorunun cevabını biliyor musun? Ben bilmiyorum ama bulana kadar yılmıyorum, bulmaya çalışıyorum.

"Non ti sai nascondere per bene; quante volte sei passata, quante volte passerai? E ogni volta e' sempre un colpo all'anima "

20 Nisan 2010 Salı

D90


Bu beyin düşünmekten, fikir, fırsat üretmekten hiç vazgeçmez ya, aylar öncesinden kafasına koymuş, daha önce hiç gitmediği, görmediği, her yerden farklı olduğuna inandığı Japonya hakkında neredeyse sadece bunun için heyecanlanır olmuştu; yine kimseye çaktırmadan, sessiz, usulca...

Yaptı da yapacağını; varır varmaz Tokyo'ya, atar atmaz kendini sokaklara ilk önce gitti, buldu, aldı Nikon D90'nı...

Kendi için değildi telaşı, kendi için değildi bütün bu uğraş, zaten kendisi için olsa ehli keyif, tembel turist   takıp da diğerlerini peşine, bekletmek adına onları saatlerce uğraşmaz, amannn boşver çıkar elbet bir yerde karşımıza der kestirip atardı.

Ama onun için iki eli kanda olsa farketmez ya, yaptı yapacağını, aldı, rahatladı. Şımarık ve rahat da bir  ruhu var ya, almışken bari burada ben kullanayım dedi, açtı bir güzel ve alınca makineyi eline birden içinde gizli kalmış turist hortladı, ortama uyup bir japon gibi her gördüğünü resimledi, inanılmaz ve binlerce fotograf çekti.
Ve sonunda olan oldu; cüssesi küçük hacmi büyük bu kalp makineye aşık oldu! Gitti geldi, vermesem mi acaba dedi ama kalbindeki diğer aşk öylesine kocaman ki, bir koltukta iki karpuz olmaz, bu kalp iki aşkı birden taşıyamaz dedi. Hem o bunu çok uzun zamandır istiyordu dedi, görünce kimbilir neler hissedecek diye hayal etti, aldığı andaki yüzünü gözünün önüne getirdi, büyük aşk küçüğünü yedi, makineyi gerçek sahibine teslim etti; kendisi değilse bile kendi kokusu ile birlikte.

Altüst etti tabii; amaç o değildi ama durgun suları yine dalgalandırıp, karşısındakini altüst etti, ne yapacağını şaşırttırdı, elini ayağını karıştırttı, kapamakta becereksiz olduğu kapıyı bu sefer kendi kontrolü dışında açtırdı ona.


Sordu bilen birkaç kişi, amaç ne diye; belki de çok seveceğini ve hep kullanacağıni bildiği birşeyin ondan olmasını istemekten ve ben nerede olursam olayım sen de benimle birlikte dünyayı geziyorsun demekten başka bir amaç yoktu.

Karşılığında ne mi oldu peki?

" sei una persona moltooooo specialeeeeeee.
........................................................................
........................................................................
ti mando un bacio tormentato come me........"



15 Nisan 2010 Perşembe

Eve Dönüşte "Bekliyorum"


Ne zor iş beklemek...Hele hele kanı kaynayıp, kafaya koydu mu birşeyi, şip şak yapmaya alışkın, benim gibi genel olarak sabırsız, heyecanlı bir tip için çok daha zor. Ama iyi idare ediyorum; son günlerde hoşuma gitmeyen büyümenin getirdiği birşey olsa gerek. Bekliyorum kendi içimde, olana kadar olması gereken şey bin senaryo ile süsluyorum, arada bir sabrım tükenir gibi olup içten içten kızıyorum ama yine de iyi idare edip huysuz huysuz dolanmıyorum ortalıkta. Söylenmiyorum, acısını başkasından  çıkarmıyorum, milletin başının etini yemiyorum, fikir sormuyorum.
Neredeyse kimse, bırak neyi olduğunu, beklediğimi bile bilmiyor. Bilen iki üç kişi de sükunetime şaşırıyor, ağırlaştın sen, nasıl yapabiliyorsun diyor, gülümsüyorum ama cevap veremiyorum; işte büyüdüm herhalde diyorum ve sadece bekliyorum.

Sabah gözümü açtığım andan itibaren başlıyorum üstelik; bin ayrı insan ile görüşüyorum, iş yapıyorum, yollar yapıyorum uzun uzun ama aslında ben sadece bekliyorum. Onlar beni onlarla zannediyorlar oysa ben gözüm telefonda, aklım bambaşka bir yerde, ümitle ve ümitsizce bekliyorum. Gülümsüyorum, şakalaşıyorum, seviniyorum söylediklerine, tepki veriyorum canlı canlı ama aslında bu olanlar olmasa da olur diyorum kendi kendime...

Bugün eve dönerken de diğer günler gibi bekliyordum, Istanbul'dan ve olduğum yerlerden kopuk. Bugün eve döndüm, sadece deniz için; ama onun gelişi olmasaydı ve dönmeseydim de bugün çok farklı olmayacaktı; çünkü yine bekliyor olacaktım, kafamda binbir senaryo ile...

13 Nisan 2010 Salı

Banane


Ne şahane bir çocuk, ne şahane bir genç kızdım ben; sadece hislerim ile hareket eder, geçiyorsa gönlümden birşey fazla hesap kitap yapmaz, direk uygulardım. L.buddha vardı o iş için, bilsem de özünde doğru değil yaptığım, mantık tarafımı o üstlenirdi. Şimdi yaptığı gibi sabırla dinler, sabırla anlatır, ümitsizce ikna etmeye çalışırdı ama ben yine bildiğimi okur, kalbimden geçeni yapardım. Hata yapardım ama sevabı da günahı da benimdi işte, sonunda keşke demez, mızmızlanmazdım hiç.

Ne zaman büyüdüm ben Allah aşkına, büyürken hangi dönemde doğruyu, yanlışı ögrendim de diğerleri gibi hayatıma soktum? Niye soktum ? Kim ne yaptı bana?

Şimdi çok içten gelerek, üstelik çoktan yapılmış birşey için, olsun mu olmasın mı diye günlerce düşünür buluyorum kendimi. Fikir soruyorum, her konuşmada niye ise gönül sesimi uzaklaştırıp mantığımı duyuyorum.

Sıkıldım ben büyümekten, yeter bu kadar, büyüdüm yeterince, daha fazlasına gerek yok bence.Kazık da çakmak istediğimden dünyaya, durmak için iyidir bu yaş. Mantık dediğin tuzak. Geliyorsa içten birşey, gönülden yapılıyorsa birşey yapılsın, fazla tartmaya biçmeye gerek yok. Amour söyledi ben dinledim. Sonra açtım ağzımı, hak verdi :)

10 Nisan 2010 Cumartesi

NICO


Son zamanlarda, özellikle son bir kaç gecedir hep rüyamda ya yataktan çıkasım yoktu; kimseye söylemesem de, yazmasam da, hatta o hep kızgın ve kırgın ve ben hep aynı kendimi affettirme çabamı farklı farklı sahnelerde yaşasam da o var diye rüyalar aleminde kalmak geliyordu içimden.

Hep iyiye yorarım gördüklerimi, hep içten içe yaşananlar bitmedi hala inancı var ya, son gecelerin de verdiği ümitle, çaktırmadan kimseye, kendime bile, bekliyordum birşeyler olacak diye.

Oldu da gerçekten! Amour'un mesajı arkasından telefonu ile aldım tatsız haberi. Iki senedir SLA adlı, tam olarak ne olduğunu bilmediğim ama gencecik bir adamı bilinci dışında, konuşma yeteği dahil her türlü vücut işlevlerini kaybettirerek bir yatağa bağlayacak ve tek başına hiçbir şeyi yaptırmayarak, yatalak bir şekilde yaşatacak kadar illet olan bir hasatalığa yakalanan NICO'nun dün gece gözlerini kapadığını ve aralarından ayrıldığını öğrendim.

Bir yandan üzüldüm, kendini sadece gözleri ile ifade edebiliyor olsa da nefes aldığı her günün karısı, iki küçük çocuğu ve onun gibi iki senedir her hafta en az iki kere ziyaretine giderek, onu dışardaki yaşantı ile bağlantı içinde tutmaya çalışanlar için bir ümit olduğunu bildiğim için.
Ama bir yandan da çaresi olmayan bu illet ile her günü kimbilir nasıl bir hayal kırıklığı, kızgınlıkla yaşayan bu adamın acıları dindiği için belki de kurtuldu dedim.

Onun anlatıklarından tanıdım Nico'yu, hiç görmedim, hiç konuşmadım. Ne olursa olsun her salı ve perşembe akşamlarını ayırdığından ona, hikayelerini dinledim ve çok düşündüm zamanında. Nasıl birşey yaşıyor olduğunu hayal etmeye zorladım kendimi, karısını düşündüm defalarca kafasından geçebilecekleri hesaplamaya çalışarak. En çok çocuklar yaraladı beni bu hikayede herzaman; kendilerinden bile çaresiz ve ilgiye muhtaç, onlara dokunamayan, onlarla oynayamayan, onları sevdiğini gösteremeyen, hem var olan ama bir yandan olmayan baba ile aynı evde yaşamanın, onları nasıl etkileyebileceğini merak ederek. Babalarında bulamadıklarından ihtiyaçları olanı, nasıl ona bağlandıklarını, her gittiğinde biraz daha kalsın diye nasıl ısrar ettiklerini her anlatığında içim buruldu.

Bugün bir kere daha Nico için üzüldüm, genç yaşında bunları yaşadığı için. Karısı ve o iki küçük yavrucak için üzüldüm, bütün bunları deneyimlemek ve bu acılar içinde yoğruldukları için. Onu düşündüm, onu için üzüldüm; biliyorum ki özünde o da kurtulduğunu düşünüyor, biliyorum ki böylesinin geride kalan en yakınları ve özellikle çocuklar için daha iyi olduğunu düşünüyor, ama yine de biliyorum ki üzülmüştür çok. Onu düşündüm ve üzüldüm, hissebileceklerini bildiğim için.
Telefona sarılıp aramak istedim, söylenecek yoksa da birşey varsa içinde dökmek istediğini dinlemek istedim ama yapamadım; amour kızgındı çok dedi, sinirli ve tek başına kalmak istiyordu dedi şaşırmadım. Rüyamda da hep öyle değil miydi zaten?

Aramadım bugün, yapamadım, bulamadım o gücü kendimde. Yarın...

6 Nisan 2010 Salı

His Hep Aynı

Yeni bir seriye başladım, yeni değil, birkaç zamandır devam ediyor, sanırım bu sabah 3.cüsünden uyandım. Yazmadım daha evvel çok da iyi hatırladığım halde nedense ama verdiği his hep aynı, başrol oyuncusu aynı, mekanlar değişiyor, olaylar değişiyor ama o ve verdiği his hiç değişmiyor.
Japonya'ya gitmeden hemen önce görmüştüm, Japonya'da gördüm ve şimdi de döndükten sonra gördüm.

Istanbul'daydı bu sefer...Benim ile ilgili mi değil mi belli değil..Ilgili değil ama ilgisiz hiç değil. Fotoğraf makinesini alıyorum, 94 adet fotograf, geri vermeyi unutuyorum, amour da var. O bana kızgın gibi, ben tükürdüğümü yalamışım gibi...

Zaten her seferin de aynı olan da bu; o bana kızgın ve kırgın , ben yanaşmaya çalışan. O ilgili ama ilgisiz...

22 Mart 2010 Pazartesi

Eve Dönüşte "Keşke"


Keşke gece adam gibi makul bir saatte uyuyup, iki saatlik uyku ile yollara düşmeseydim de başım çatlayacak kadar ağrımasaydı, gelen rötar haberi bu kadar üzerime basmasaydı.

Keşke burada yaşasaydım; keşke burada yaşasaydım da her geldiğimde buraya illa geri dönmem gerekmeseydi.

Keşke herşey hayal ettiğim gibi olsaydı, keşke senin de kalbinin hayal edilenlerin gerçekleşebileceğine dair inancı olsaydı, keşke tıkamasaydı kulaklarıni, kapamasaydı gözlerini, keşke biraz daha cesaretin, biraz daha inancın olsaydı.

Hadi bakalım uçak seni bekler bayan keşke...Anlaşma mıydık seninle hiçbir keşke kalmamıştı ya?????

21 Mart 2010 Pazar

MINE VAGANTI



Güya 21 Mart, güya baharın ilk günü bugün ama Rapallo şaşırtıcı şekilde gri, şaşırtıcı şekilde yağmurlu, şaşırtıcı şekilde soğuk son iki gündür. Istanbul'dan gelen nefis bahar haberlerinin karşısında her daim güzel olan havanın böyle olmasını herhalde dinleneyeyim, aklım dışarda kalmasına bağlayıp polyannacılık oynuyorum.

Dinlendim hakikaten, bol bol uyuyup, bol bol tembellik yaptım. Bugünse pazar günü, hele hele yağmurlu bir pazarda yapılacak en güzel şeyi yapıp, amour ile Ferzan Özpetek'in son filmi MINE VAGANTI'yi seyretmeye gittim.

Yine şahane, yine sevdiğim Ferzan Özpetek filmlerinden biri. Bu sefer kendi aile yaşantısından tiplere yer vermiş gibi, tüm o başka dilde konuşan, bambaşka bir dünyayı yaşayan insanlar çok tanıdık, çok bizden gibi geldi bana. Büyükanne, hala, baba hepsi sanki uzaklardan buraya taşınmış gibiydi. Garip bir şekilde Serra Yılmaz yoktu bu sefer ama yine Sezen Aksu ile bitirmişti. Sahneler, mekanlar ve müzikler herzamanki tatta ve çıktığın andan itibaren dile dolanır güzellikteydiler. 10 gün önce gösterime girmesine rağmen salonun tıklım tıklım dolu olması ise başka bir keyif verdi nedense. Güzel oldu çok.

Sinema sonrası, cate'yi de alıp La Vedetta'da, onun 16 yaşında olmasına rağmen benim ile aynı hikayelerini dinleyerek ve akıl vererek geçti. Ne güzel konuşuyorum başkalarına, ne güzel akıllar veriyorum. O akılların yarısını kendim kullansam hayat ne kadar kolay olacak ama bol keseden atmak kolay, gel sen o lafları kalbine dinlet kolaysa...Dinlet dinletebiliyorsan belki o zaman bir göründü bir kayboldu, tekrar göründü, bekledi diye kendi kendine anlamlar çıkarmaz, hayatından olduğu gibi çıkarırsın. :)

Sabah saat 05:00 de yollara düşeceğim yeniden, iki saat Milano, oradanda eve, bahara gidiyorum. Hava bozmasa bari...

3 Mart 2010 Çarşamba

Eve Dönüşte Iflah Olma Meselesi


Az uyudum, huysuz uyandım; huysuzluk yapmak gibi bir derdim yoktu ama damarıma bastılar. Küçük şehrin küçük küçük adımlarla, yavaş hareket eden insanları daha uyanmamış, kanına bol şekerli çayı karışmamış halimi bir anda zıvanadan çıkarmayı başardılar. Sonrası, sonrasını hatırlamıyorum. Bir hışım çıkıp otelden, arka koltuğa kıvrılıp uyudum tüm yol boyunca.
Hala da uyanmış değilim, bedenim yapması gerekenleri bir robot mantığı ile yapıyor ama ben şuanda aslında burada değilim.

Gözlerim açık, herzaman ki yerimde oturarak etrafıma bakıyor gibi görünüyorum ama hiçbirşey görmüyorum. Havaalanına girdiğimden beri kimse sesimi duymadı, bir tek ben kafamın içindeki beni duyabiliyorum; iflah olmaz beni...

Bu sabah karar verdim ki ben iflah olmaz biriyim; konuşuyorum, konuşuyorum, olması gibi de hareket ediyorum ama bir türlü yapmam gerekeni, dilimden değil içimden silip atmayı beceremiyorum. Kendi kendime sınırlar koyuyorum ama bir yenisini oluşturmak 30 saniyemi almıyor. Ben neden böyleyim, neden herşeyi olduğu gibi kabul edemiyorum...Kabul ediyor gibi görünüp, öyle de hareket ediyorum ama içimde, kendim ile başbaşa kaldığımda kafamdan ve gönlümden o kadar farklı şeyler geçiyor ki sonuçta olmadığım, hissetmediğim gibi hareket ettiğim gün ışığına çıkıyor....

Amaannnnn sabah sabah nerden çıktı ki bu iflah olma meselesi; olan olacak zaten...Sen kalk git uçağına bin paşa paşa, seni çağırıyorlar.....

1 Mart 2010 Pazartesi

Bu Nasil Birşey ?


Bir saniye ya, tamam belki birkaç saniye o da göz ucu ile görüp de insanın nefesi kesilir mi? Görmesin diye ani bir dönüş yaptığımdan bakamadım arkasından...Üzerinde en sevdiğim renk lacivert bir pike polo, şahane saçları tam benim sevdiğim gibi dağınık, kıvırcık..
Bakamadım yüzüne, görsün de istemedim açıkcası, niye ise olmuyor işte ne uzuyoruz ne kısalıyoruz, dönüp dolaşıp hep aynı noktada kalıyoruz. Belki zaman girerse araya, görmez ve görünmez olursam düzelirim ben de....
Ama çooooooook acayip bir adam bu yaaaaaa:)

TOP peşinde bir sürü adam...


Futbol ve Galatasaray fanatiği bir babanın kızı olarak hiçbir zaman anlayamadım erkeklerin bu topa olan aşklarını. Dünyanın neredesinde olursa olsun buldu mu bir futbol karşılaşması gezip görmeyi bile es geçen babam bile anlatmayı başaramadı, aşılayamadı kanıma bu aşkı; ama döndüre döndüre aynı maçın seyredilmesine, kaybedilmiş bir derbi sonunda morallerin bozulmasına, çok önemli maçlarda "ah şimdi kalp krizi geçirecek kesin " diye yüreğimizin ağzına gelmesine çok kez şahit olmuşumdur. Babamın bu durumlarına alışamamışken sonra erkek arkadaşlar çıktı başıma; şimdi düşünüyorum da bir Galatasaraylı olarak her türlüsü girdi hayatıma ve genel olarak hepsi için de önemli idi futbol. Futbol ile ilgilenmeyen, sevmeyen, seyretmeyen erkek arkadaşım galiba hiç olmadı, ne türkü ne italyanı...

"Futbol fanatiği erkek iyidir " der şerbetçi, bir bakıma ben de katılıyorum nedense buna, erkeksi birşey olduğu, erkeksi adamlardan hoşlandığımdan olsa gerek ama kendilerini harap etmelerini, canlarını bu denli sıkmalarını, hayatlarını bir maça göre organize etmelerini hala pek anlayamıyorum. Bilmediğim, anlamadığım ama problemde çıkarmadığım bir dünya benim için. Maç mı seyretmek istiyorsun git seyret, top peşinde mi koşmak istiyorsun git koştur ama allah aşkına kaybetmek de oyunun parçası, kabullen, bana bulaşma yeter benim politikam.

Geconti de onların en azılı gelenlerinden biri ve bugün Genoa için kötü birgün, iyi oynamış sözüm ona ama sonuç yenilgi; dolayısıyla onun da sesi bok gibi, morali çok kötü. Bir yandan iş stresi, bir yandan aylardır bitiremediği evin stresi derken üzerine Genoa yenilgisi iyi gelmez ona; şimdi upuzun bir haftaya sinirli ve huysuz girecek, üstüne bir de beni görürse iyice altüst olacak. Bilmiyor burada olduğumu, bilse de ne fark eder, muhtemelen bizim ilişkimiz açısından hiçbirşey ama karşısında görünce hazırlıksız, haftaya başlamak için çok da tercih edeceği birşey olmaz, onu biliyorum.

Amour'un telefonu peşi sıra tam bunları düşünerek odayı terk edip, Invictus'u seyretmeye gittiğimde yeniden bu erkeklerin top peşindeki dünyalarını, futbol yada rugby farketmez bir top çevresinde bir dünyanın nasıl birleştiğini görünce şaşırmadım desem yalan olur.
Mandela ise pek bir iyi geldi bana; affetmek ruhunu özgür bırakır dedi ya orada koptum. Sonra bir sürü kişi geçti aklımdan, o dahil birçoklarını düşündüm ama bir de enteresan bir misafirim daha vardı kafamda, bloger aslı; bu da yeni olayım, tanıdıklarım bana yetmiyormuş gibi, sadece yazılarında tanıdığım  ve şu sıralar zor bir dönem geçirdiğini anladığım, gri bir sabaha uyanıp herşeyden kaçmak istediğini dile getiren kadını sık sık düşünür oldum. Film boyunca bu filme gitmelisin aslı dedim içimden, Morgan Freeman dudaklarından dökülen Mandela sözlerini dinlemelisin dedim.
Uzun, yavaş ilerleyen ama bana göre şahane bir film Invictus.
Geçti bütün kırılganlığım güya ama aka boka sulanan gözlerim, bu filmde de sulandı elbet. Olsun, bir film sahnesinde sulansın gözlerim, göz yaşlarımı burada harcayayım, gerçek hayatta olmasın da birşey ben böyle boktan sebeplerden ağlayayım, razıyım sonuna kadar.

26 Şubat 2010 Cuma

FIDENZA - RAPALLO


Camellini; kendilerine yakışır şekilde hızlı hızlı, ama daldan dala atlayarak, bir konudan öbüre geçerek, etrafta ki hamile kadınları görüp şaşırarak ( katuscia - loredana ), fazla hareket ve fazla insandan başım dönerek, kafamın bir köşesinde biran evvel yola çıksamlarla koştur koştur bitirip herşeyi, yine son gaz yollara düşüp bir ihtimalle vardım Rapallo'ya yanımda tiger ile... Hava tahmin ettiğim gibi burada daha da şahane idi, iki haftada nasıl renkler değişmiş, yavaş yavaş yaklaşan bahara nasıl kol kucak atmıştı.

Umduğumu bulamadım ama yorgunluk önce başımıza, sonra dilimize vurdu, kendimiz söyleyip kendimiz güldük. Bir noktadan sonra herşey dalga geçilecek bir mevzu oldu; 21 yaşına geri dönüp, şapkalar ile kamufle edildi yüzler, tiger bulsa kendisini saçını başını yolmak istedi, deniz'e "my firt sailor" ı alındı bayıla bayıla, amour ile nettunoda yemek yenildi, neyse ki deri koltuk mevzuunun ortadan kalktığı öğrenildi...
Eğlendik yani; çok çalıştık yine, çok gaza bastık, çok deli danaydık gene ama eğlendik işte...Önemli olan da bu işte, ne kadar çok seversen sev işini , özünde çok da sevilecek birşey değil çalışmak, eğlenmek lazım, gülmek lazım, dalga geçebilmek lazım...

Geceye uykuya dalmadan önce güzel birgündü bugün diyebilmek lazım. Ben de çoooook uzun bir uykuya dalmadan önce böyle diyorum daha ne? Yarın annemin bende bulduğu en komik şeyi yapacağım ve uyuyacağım bütün gün, akşama kadar bu yataktan çıkmayacağım....

22 Şubat 2010 Pazartesi

Çatlak


Çok çalışır, çok okur, çok seyahat eder oldum gene, buraya kadar şahane bir durum bu tabii ama aynı zamanda çok da düşünür, yeniden çok hayal kurar oldum... Vurmadı dilime, konuşmuyorum, anlatmıyorum da son birkaç gündür yine şöyle olsa, böyle olsa der oldum...

Dönebilseydim o güne, uyandığımın günün neler getireceğini bileseydim eğer yine aynı şeyleri yapar mıydım, yine kendimi böylesine bırakır mıydım diye düşünür oldum.
Onun varlığından bile habersiz bir şekilde uyandığım o günün arkasındaki 1,5 senenin hergününü onu düşünerek uyanacağımı bilebilseydim eğer yine de atar mıydım kendimi bu hiçsizlik denizinin içine diye sorar oldum.

Cevap mı, cevap sorunun kendisi kadar saçma aslında; o gün biri bana gelse ve bak böyle böyle böyle olacak deseydi eğer, bu kalbine, hislerine ve heyecanına hükmedemeyen kadın yine giderdi, yine düşerdi, yine aynı şeyleri yapardı elbet.

Aldım alacağımı, öğrendim de öğreneceğimi ama özlemi dindirmek zor işte. Sevmek gibi sebebi olmuyor özlem duymanın, bir şekilde bir yerin eksik kalıyor, özlüyorsun...Eksik kalınca da böyle, bitmedi hala, yaşanacak birşeyler daha var diyorsun. Susmak lazım aslında; susmak, düşünmemek, yazmamak, hayal kurmayı bırakmak lazım. O fincan kırılalı çok oldu, parçalarını yapıştırıp yapıştırıp sanki tek parçaymış gibi tutmayı bırakmak lazım.