they always will be etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
they always will be etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2012 Pazartesi

Mekik


Yerine getirmekle yükümlü olduğumuz o kadar çok zorunluluk var ki hayatta, canımız istese de istemese de yapmak zorundayız... Yoksa sırtımızı dayayacak bir dayanağımız, her sabah o sıcacık yataklardan ve rüyalar aleminden kalkıp işe gitmeli, varsa çocuklarımız kendimizin bile önüne koyup onların hayatlarını düşünmeli, şanslıysak ve hala başımızdaysa ana babalarımız artık onlar ile rolleri değiştirmeli, boşuna gelmedik bu dünyaya bulup hayat amacımızı ona hizmet emeliyiz. Dönen bir çark, onun içinde olmasını istediğimiz insanlar var hayatta; onu döndürmek de, içindekileri sabit kılmak da bizim işimiz; bencilliğe de yer yok burada tembelliği de. Yok hayatta bazı zorunluklardan kaçma gibi bir şansımız, yok öyle ben vazgeçtim deme gibi bir hakkımız.


Ama Allah'tan hayat sadece bu zorunluluklardan ibaret değil elbet; geri kalanı döktüğün her bir alın terinin karşılığında keyif alma, içinden nasıl geliyorsa doya doya yaşamaktır bana göre. Insan mutlu oldukça mutluluk verebilir ancak, bu yüzden özgürleştirip kendini alabildiğine daha büyük kabuklara sığmaya göz koymaktır yaşamak. Onun için bildiğim birşey var ki hayatta ne yapıyorsan istediğin için yapacak ve canın yapmak istemiyorsa birşeyi kendini zorlamayacaksın. Istemiyorsan aslında gitmek bir yere, sırf eksik kalacağım, birşeyler kaçıracağım, kocayı, arkadaşı, sevgiliyi mutlu edeceğim diye gitmeyeceksin. Kimin canı ne yapmak istiyorsa bırakcaksın yapacak, dinlemese de karşındaki seni, sen kendi istediğine odaklanacaksın. O içinde tanımlayamadığın duygu var ya o duygu ayaklarını geri teptiren; kulaklarını tıkayıp tüm diğer seslere, bir tek onu dinleyeceksin çünkü seni en iyi bir tek o tanıyor ve bir tek o doğruyu söylüyor; ona kulağını tıkamayacaksın.

Yaptığım işin en fazla kan gövdeyi götürdüğü ve herkesin bir delirdiği, Istanbul'un da tekrarlardan ibaret ve can sıkıcı bir hale geldiği bu dönemde baktım içimden yapmak gelmiyor birçok şeyi ama yine de bir zorluyorum kendimi, o zaman benim için yollara düşme zamanıdır artık diye taktım koluma Azra'yı, bir türlü göremediği diğer hayat ile tanıştırmaya getirdim..

Amacım biraz nefes almak, Genova'nın damarlarımdan zikrettiği huzur ve sakinlikle kendimi bulmaktı aslında. Çünkü iki senedir ne zaman gelsem buraya, bu ev, bu yaşantı beni hiç yüz üstü bırakmadı, sıkıntıma sıkıntı katıp hayal kırıklığına uğratmadı. Hiç uykusuz bir gece geçirmedim bu evde ve bu duvarlar, buradaki insanlar daha henüz hiç üzerime üzerime basmadı. Burada herşey daha bir yeşil, herşey daha bir mavi, herşey daha bir sakin ya; burası daha henüz hiç canımı sıkmadı. Onun için bana iyi gelir, Azra'nın da merakı giderilir dedim yola çıkarken ama bambaşka bir yolculuğa çıkmışım haberim bile olmadı.

Aslında insanları da yerleri de hatta hiç girmediği bu evi de biliyordu yıllardır anlattıklarım ve yazdıklarımdan ama ona gösterirken tek tek herşeyi ve tanıştırdıkça en efsane olanlar ile hem geçmişe gidip gidip geldim bu son iki günde hem de bir gelecek belirlendi kafamda. Seni en iyi tanıyanlardan birini, ezbere bildiği, sayfa sayfa okuduğu hikayelerin baş kahramanı ile tanıştırmak ve onları sanki birbirlerini yıllardır tanıyorlarmış gibi aynı masa etrafında doğal ve bir o kadar da samimi bulmak, yıllardır anlatsam da tam anlaşılamamış olanı bir şekilde somut hale getirdi. Beni en iyi tanıyanlardan biri bile buradaki ben ile şaşırdı, o benim dışımda kimsenin göremediğini iddia ettiğim şeyi ve neden sevdiğimi gördü; döküldükçe sözler dudaklarından ruhumu hafifletti. O kadar enteresan bir rahatlama ve keyifti ki aldığım, o hep bahsettiğim içimdeki tutkulu sevme güdüsünün ne kadar muhteşem, bana ve hayatıma ne kadar harika şeyler kattığını gösterdi. 
Son iki gündür Azra, bunca senedir beraber seyahat edip, dünyanın binbir köşesine gitmiş olmamıza rağmen buradaki ruhu haliyetime, hareket etme şeklime, hiç mızmızlanmadan yürümeme bakıp bakıp şaşırdıkça burada kendimi hissettiğim duygunun diğer heryerden farklı olduğunu ve bunun dışıma da yansıdığını ispatladı. Çok farklı besledi onunla burada geçirdiğim iki gün beni, bir kere daha nasıl bir hayata sahip olduğumu, geriye kalan zamandan neler istediğimi farkettirdi...

Varsın millet hırslı olduğumu, onun için bu kadar sert ve çok çalıştığımı düşünsün; gerçek şu ki bir sürü sorumluluğum ve yapmak zorunda olduğum şeyler, gerçek şu ki babamın baskın geni bir şeyi yapıyorsan adam gibi yapacaksın huyum var benim. Yapılacak en iyi şekilde yapılması gerekenler, sonrası hayattan doya doya zevk almaktır benim için. Istediğim şeyleri yaparak, sevdiklerimle kalabalık içerisinde yaşamaktan ibarettir hayat. Hiçbir yerde sabit kalmamak, küçük bir dünyanın parçası olmamak, içi janti, kendi ile barışık, buram buram yaşam enerjisi yayan insanlarla birlikte olmaktır. 

Hayat; iki ayrı dünya ve onların arasında dokunan mekik, avare avare dolaşmaktır benim için...




Fotograf; Azra is finally meeting with the other life http://instagr.am/p/LqOq8xyBdE/ by DEN
Müzik (Genova sokaklarında dolanırken) ; Unuttun Mu Beni by SEZEN AKSU





6 Haziran 2012 Çarşamba

Mira'cle


Her tanışmanın hikayesi başka ama her tanışma kalıcı bir hikaye değildir...

Ilk gözünü açtığın andan itibaren mutlaka bir sürü insan girer, belki dokunur, iz bırakır hayatına ama tabii ki kalanlardır aslolan da acaba kalmalarında o ilk tanışma anının önemi var mıdır diye oturup düşünüyorum bazen...
Bu yaşımda tanıştıklarım değil düşündüklerim, zira ilk intiba son intibadır artık benim için; öğrendim seneler içerisinde dimdik gözlerin içine bakmayı, sözleri takip edip adam tanımayı, bilirim artık bugün kimin kalıcı kimin çıtır çerez olacağını da o çocuk yaşlarımda seçip, yıllarca beraber yol aldıklarımdır asıl merak ettiğim. Hatırlamaya çalışıyorum herbiri ile ilk nerede, nasıl tanıştığımı ama zaman ve mekanlar belli diğer herşey flu kalıyor. Neden diğerleri değil de onlar girdi bu hayata, ne zaman kaldırıp tüm kalkanları teslim olduk birbirimize, ne oldu da başkası yapsa kıyametler koparacaklarımızda müsamalar göstermeye, birbirimizi olduğu gibi kabullenmeye karar verdik diye hatırlamaya çalışıyorum, olmuyor. Acaba diyorum bilebilseydik o ilk anda birlikte büyüyüp, her zorlukta el verip, her heyecanda kalplerimizi birleştiriceğimizi, zaman kazanıp hayatta, gereksiz testlerden feragat ettirir miydik birbirimizi ama galiba gerekliydi onlar da; çünkü muhtemelen o atıştırma turlarında, zorlayıcı yada can sıkıcı detaylarda öğrendik birine güvenmeyi, birini affetmeyi, sevmeyi, biri tarafından sevilmeyi, sınırları çizip çizip genişletmeyi, paylaşıp herşeyi, kendinden farklı bile olsa karşındakini olduğu gibi kabullenmeyi. Demem o ki mutlaka var bir hikmet başkaların değil de onların kalıcı olmasında ve onlarla o ilk tanışma anında ama herhalde bugünkü biz olalım, kendimizi bulalım diye bilemiyoruz çocuk yaşlarda.
Ama neyse ki yıllar önce onlarla yaşayamadığımız bu farkındalığı, onların dünyaya getirdikleri çocuklarla telafi edebiliyor, biri ile birlikte büyümenin keyfini sürebiliyor, duyduğuma göre tüm günahlarından arınan lohusa kadının dualarından nasiplenebiliyoruz:)

Bugün yıllar önce oturup da acaba nasıl bir hayatımız, nasıl bir kocamız, kaç çocuğumuz olacak konuşmalarımızda merak ettiklerimize şahit olup, uzak geleceği yaşadığımız, kendisini gördüğümüz ilk andan itibaren seveceğimizi ve bu hayatın bir parçası olacağını bildiğimiz biri ile tanıştığımız birgün.
Bugün yine ve yeniden hayattaki tek gerçek mucizenin gerçekleştiği, bir kadının içinde büyütüp, bir insanı dünyaya sunduğu, MIRA'nın geldiği gün.

Küçücük, pembe beyaz bir bebek Mira...
Nasıl bir hayatı olacağını, kimlerle karşılaşıp hayat yolunda, bu dünyaya neler katacağı bilemiyoruz elbet, kendisi belirleyecek onu ama en azından gerçek bir aşk çocuğu olarak geldiği dünyada, hayata karşı 1- 0 galip başladığını biliyorum ben.
Sonra üç çocuklu bir ailenin en küçüğü, tekne kazıntısı olarak çok pohpohlanacağını, en küçük olmanın dayanılmaz hafifliği ile herşeye daha kolay ulaşacağını ve bu yüzden de şanslı, kalabalık bir ailenin parçası olmanın doğal sonucu olarak paylaşmayı bilen, hayatta ne olursa olsun arkasında onu koruyup kollayacak olanların olduğunu bilerek büyüyeceğinden kendine güvenli bir çocuk olacağını da biliyorum.
Doğumuna 12 saat kalana kadar annesinin karnında oradan oraya gezerek bu dünyaya geldiğinden tam bir sosyal kelebek, burcu ikizler yükseni aslan olarak tam bir kokoş, ruhu prenses muhetemelen de biraz maymun iştahlı olacak.
Mayası iyi çocuğun, içi güzel bir insan olacağından eminim ama bence hamileliğinde çalmadığı annesinin güzelliğinden mutlaka birşeyler alıp, dışı da öyle tam bir esmer güzeli olacak. Ama en önemlisi aşka inanan ve saygı duyan bir babanın kızı olarak sevmeyi, sevilmeyi, kıymet vermeyi bilecek Mira.

Bugün bir mucize daha gerçekleşti, taptaze bir ruh daha katıldı hayata.Varlığından haberdar olduğumuz andan itibaren bir parçamız olacağını, gördüğümüz andan itibaren seveceğimizi bildiğimiz biri girdi hayatımıza.

Hoşgeldin Mira; için temiz, bahtın açık, şansın bol, kalbin sevgi ve merhamet dolu olsun...İsimler tılsımlıdır, sen de ismin gibi girdiğin yere ışık saç, izini bırak...
Güzel bir aileye geldin bebeğim korkma sakın hicbirşeyden, yolculuğunun keyfini çıkar!



Fotograf; Holding Hands http://instagr.am/p/LjCFERyBaJ/ by DEN
Muzik (yazarken) ; You Are My Miracle by VITTORIO GRIGOLO feat. NICOLE SCHERZINGER ( Azra'cim tesekkurler şarkı seçimi için, canımsın....)



16 Nisan 2012 Pazartesi

Blablabla...


Yaptım hayattta güzel birkaç şey de göreceli olduğundan güzellik, olsa da saymasa birileri güzelden hiçbirini, yine de birine, çocukluğumdan beri yaptığım arkadaş seçimime dokunamaz, ona şapka çıkarmadan öylece silip atamazlar.
Şans mı, hissiyat mı bilemem ama o kadar güzel ve özel insanları almışım ki iç dünyama, düştüğümde de yanımdalar, en güzel kahkalarımda da. O kadar çoklar ve o kadar uzun zamandır varlar ki hayatımda, yürüdüğüm uzun yolda, bebe denecek yaşımdan beri yoldaş, bazen yaslanacak omuz, bazen arkadan itekleyen güç, bazen de yaşadıkları heyecanlar ve başarılarla ilham kaynağılar.

Şanslıyız Tanrı'ya çok şükür, hayat da güzel de herzaman pespembe değil elbet; arada bir tökezleyip, düştüğün, çarpıp duvarlara yere yapıştığın olur ya işte onlar istisnasız hep oradalar. Çıkmayan sesinle tedirginleşip kapını arşınlarlar, konuşmazsın zorlamazlar, çığlık çığlığa haykırışlarında duvar; düştüm ben, bırakın beni kalkmayacağım dediğinde mutlaka uzanan el olurlar. Döndüre döndüre anlatırsın dinlerler ama asla yangına körükle gitmez, seni daha da fazla cellanlendirmezler.
Kötü günde herşeye deva olan zamandır onlar.
Resmen seninle birlikte acı çeker, çaresizleşir, debelenirler ve işte bütün bunlara şahit olmak çok acayip bir duygudur.

Ama daha da acayip ve tarif edilemez olanı; bir arkadaşının seninle gerçekten gurur duyması,mutluluğuna, başarına ortak olması, senin hayallerine inanıp, senin kadar heyecanlanmasıdır.

Hakikaten sayısı çok fazla, çok yakın arkadaşım var benim. Senelerce istisnasız her iyi günümde yanımda, her başarımda mutlu, her yere çakılmamda destek oldular. O kadar güzel şeyler verdiler, herbiri başka bir değer, öylesine beslediler ki varlıkları ile ayrı ayrı hepsi kendimi şanslı hissettirdiler.

Ama işte dün aralarından bir tanesi, canım Yasemin, öylesine güzel birşeyi bıraktı ki ellerime, içimden geçenleri dökebilsem sayfalar yetmeyecek ama hiçbiri kelime yeterli gelmediğinden beni dilsiz yaptı.


Yasemin dün benim küçük ellerime, kocaman yüreği ile hayalimi bıraktı.

Ben birgün bu dünyadan göçüp gittiğimden arkamda birşeyler bırakmak istiyorum dedim, ellerime beni anlatan kitabımı, son üç yıllık emeğimi bırakıp, gerçekleşirse o hayal bir gün nasıl bir his yaşayacağımı anlattı. Bunu hissedesin ki hiç vazgeçmeyesin hayalinden, hazırsın artık git, daha çok yaz istiyorum dedi aklımı başımdan aldı.

Bu nasıl yüce bir gönül, nasıl bir arkadaşlık duygusu, nasıl muhteşem, zengin bir ruhtur birtanem!
Içimden binlerce şey geçiyor söylemek istediğim ama bir tek şükranda takılıp kalıyorum.

Bana hayatım boyunca aldığım en güzel hediyeyi verdiğin, en güzel ve unutulmaz duygulardan birini yaşattığın icin sadece şükranlarımı kabul et istiyorum.

Iyi ki varsın, iyi ki hayatımdasın, canımsın!






Fotograf 1; Magical Night by AZRA BAYKAL
Fotograf 2-3-4; Blablabla by DEN


Muzik(yazarken) ; Sultanım by RAHMAN ALTIN





13 Mart 2012 Salı

Akıllı Kadın


Bazen bir şeyi yapmayı çok ister, gerçekleşse olabilecekleri son detayına kadar hayal eder, peşi sıra hayaline kaptırır kendini gerçekten olmuş gibi heyacanlanırsın. Saatlerini, gecelerini hatta yıllarını geçirirsin aynı tek bir hayalin detaylarını kurgulayarak. Zaman geçer, sen büyürsün, yaşanmışlıklarla fikirler ve vizyon değişir ama o tek bir hayal, aklının bir kenarında, kalbinin bir köşesinde olduğu gibi kalır, seninle yola devam eder.  Içinde de yapabileceğine dair çok büyük bir inanç ve yeterli beceri olduğunu hissedersin ama yine de yüreklendirilmek, dışardan biraz itiklenip, destek görmek ister, doğru zamanın gelmesini beklersin sabırla...

Bazı arkadaşlar vardır uzun sessizliklerinde huzur bulur, diğer bazılarının saatler süren, her konudan dem vurduğun sohbetlerinden bilgiye olan iştahın kabarır, beslenirsin.

Bazı adamlar vardır; adam gibi adam dersin. Duruşları, fikirleri bellidir. Konuşursun dinler. Sormazsan fikrini söylemez, söylediyse bir kere sonradan ağız değiştirmez. Bakar, bekler sorunlar karşısında ani hareket etmez. Yaşamın anlamını sorgular, kendine olan arayışı bitmez; çünkü bilir ki değişmeyen tek şey değişimdir ve her değişimde yeni bir ben vardır bulunması gereken, pes etmez. 

Bir de benim gibi akıllı kadınlar vardır; herşeyin şuursuzca tüketildiği günümüzde, bu korkunç düzene kaynak sağlamakta en baş rolü oynayanlardan biri olmasına rağmen, çocukluğundan beri en büyük yatırımı arkadaşlarına yapar. Yukarıdakiler gibilerini buldun mu emek verir, kıymet, sevgi verir, sonrasında da oturur bir güzel meyvesini yer. 
Bildiklerinden bu arkadaşlar onun ciğerini, hayallerini her yeri geldiğinde itikler, yüreklendirir, kendileri ve bilgileri ile beslerler...O da biraz keyifli uzun sohbetin biraz da yuvarlanan rakıların tatlı sarhoşluğuna rağmen oturur beyaz sayfanın karşısına yine yazar. 

Canımsınnnnn Yavuz... 


visitor; Bigi


FOTOGRAF; Tucan@Iguassu by DEN
MUZIK ( Yazarken ) These Streets by PAOLO NUTINI







5 Mart 2012 Pazartesi

CROWN


Azra (eski crown) blogda artık takma ad kullanmıyor olmamdan mutsuz olduğunu; kendini güzellik yarışmasında birinci olmuştu da peşi sıra ortaya çıkan sansasyonla tacı elinden alınmış eski bir kraliçe gibi hissettiğini, tacını geri istediğini söyledi dün gece...Kahkahalarla güldüm tabii dakikalarca telefonda ve hatta şuanda bile yazarken gülüyorum.

11 yaşımdan beri tanıyorum Azra'yı ve Italyan Kız Ortaokulu'nun o büyülü, güvenli sıralarında tanıştığımız ilk zamanlardan beri de çok yakın arkadaşız; gerçi lisedeyken bu arkadaşlığa 3 sene bir ara vermişliğimiz vardır ama bunun dışındaki tüm dönemlerde, hep hayatımda ki en yakın arkadaşlarımdan biri, hatta arkadaştan öte kızkardeşim, kendinden beklenmeyecek bir şekilde benden büyük olmayı kabul ettiği için babamın 4.cü kızı olmuştur.
Bunu yazarken hiç abartmıyorum, ki onca seneden sonra bile hala nasıl olabilir böyle birşey diye düşünüp, şaşırdığım anlar oluyor; Azra beni koşulsuz şartsız, karşılıksız sevdiğini bildigim, hissettiğim ailem dışındaki ilk insandır.
11 yaşımızdan beri birbirimizi tanıyoruz, hayatının 17 senesini Türkiye dışında yaşamış olmasına rağmen, 11 yaşımızdan beri devamlı dipdibeyiz, 11 yaşımızdan beri yaşadıklarımız ve yaşadıklarımızın bizlere hissettirdikleri hakkında bilmediğimiz hiçbirşey yok. Hal böyle olunca zaman zaman birbirimizi boğduğumuz, sınırı aşıp çok ileri gittiğimiz ve hayatlarımıza destursuz mudahale ettiğimiz anlar oldu, oluyor, olacak elbet ama işte öyle acayip bir sevgi ki bu "karşılıklı karşılıksız" belki de başka hiç kimseye gösteremediğimiz müsamayı gösterip, hayata dipdibe devam ediyoruz...

Bazı kadınlar vardır, dişilik fışkırır ağzından, burnundan, kulaklarından; işte Azra onlardan, buram buram kadın kokanlardandır.  El bebek gül bebek büyütülmüş olmanın umarsız ve şımarık etiketi yapışıp kalmışsa da üzerine, tanımayana verdiği o ilk intibanın aksine dünyada tanıdığım en anaç, en yumuşak, en verici insanlardan biridir ki ben çok insan tanırım. Bıçak gibi keskin dili ile buz gibi estirse de ortamı zaman zaman, iyilikten başka birşey yoktur içinde. Dini de Allah'ı da sevgidir onun. Kimseyi kırkmak istemez, kimseye kin beslemez, kimsenin kötülüğünü istemez, istemeyez. En canını yakanı bile affeder, hep iyi olmasını diler. Ne problemi sever, ne de onlarla başetmeyi, zamana havale eder. Eğlenmek, gülmek, güzellikler ister.

Azra benim için koşulsuz sevgi, hiç kesilmeyen güç kaynağı demektir...Elimi kessem canının yanacağını, 37 saat konuşmadan dursam sessizliğinde huzur bulacağımı, ne kadar delirirsem delireyim beni sakinleştireceğini bildiğimdir. Azra evde kafasında gelinlik tacıyla temizlik yapacak kadar çatlak, oğlunu maniple edip yaşımızı küçük göstertecek kadar komik; sevgisi ile harika bir oğlan çocuğunu hayatımıza sokacak kadar yaratıcıdır. Azra en çoook, karşılıksız ve olduğu gibi sevdiklerimdendir, vazgeçilmezlerdendir.

Onun için bu satırlarla kendisine elinden alınmış tacı için üzülmemesini, zira mevzu bahis tacın onun ruhuna işlenmiş, ensesine  kazınmış olduğunu hatırlatıp, kimsenin onu kolay kolay elinden alamayacağını söylemek istiyorum.

Azra hadi yine de gönlü olsun crown, kaptırdığı tacı icin üzüledursun; ben de kaybettiğim iştahım için endişeliyim bugün. Bu sabah uyanıp da dün bütün gün sadece ve sadece bir küçük paket patates cipsi yediğimi farkettiğimde, hayatımda ilk defa yemek yeme düzensizliğim için endişelendim. Hemen koşup aynada yüzüme baktım ama allahtan betimde benzimde bir gariplik yoktu. Biraz zayıfladım son zamanlarda ama yazın keyfi ile alınan kiloların dışında öyle extra bir kayıp yoktu rahatladım biraz ama yine de hoşuma gitmedi ruhumun oynadığı oyun.

Önceleri yaşanan her hayalkırıklığın ardından biraz kendine dönüp, kapanmaya, biraz hayattan elini ayağını çekmeye alışkın ruh, bu sefer herşey normalmiş gibi kaldığı yerden devam ediyor olmasını kabullenemiyor ve arıza çıkarmaya çalışıyor aklı sıra anladığım kadarıyla ama onu da dinlemiyorum artık. Onun için apar topar kalkıp supermarkete gidip alışveriş yaptım bugün. Kendime en canım istemediği zaman bile yiyebileceğim şeyler ve bolca muz aldım. Üşenmedim kendime ton balıklı makarna yaptım bugün ilk defa; korkumdan sabahtan beri 2 koca mortadellalı sandiviç, makarna ve 4 tane muz yedim.

Şimdi de bütün bunların üzerine mis gibi kokulu bir türk kahvesi yaptım, fincanı kapadım, köşeye kaldırdım, yarın Seda'nın gelip bakmasını bekliyorum. Evet yarın süpriz bir şekilde Seda geliyor ben de cok seviniyorum. Genova ona, o bana iyi gelir, bol bol dedikodu yapıp, yiyip içeriz....


FOTOGRAF ton balıklı makarna @ Genova by DEN
MUZIK *( yazarken ) Balkızın Aşk Baladı by RAHMAN ALTIN


* Videoyu seyretmeyin bence; sadece muzigini ve sozlerini dinleyin..sevmiyorum bu videoyu...sorry Rahman:(



22 Şubat 2012 Çarşamba

BEYAZ KUTU


Dağa gidelim, renkleniriz biraz dedik, gerçekten de renklendik...
Gözgözü görmeyen bir kar firtınası sonrası şaşırtıcı şekilde güneşli, mis gibi, yumuşaşık bir havaya uyandığımızda, ayak değmemiş beyazların içinde renkli penguenler gibiydik.
Bol oksijen, içini ısıtıp yüzünü güldüren güneş ve son dakika suprizi arkadaşlar sayesinde havamız iyi, neşemiz yerindeydi...
O kadar hafifdik ki; cumartesi-pazar aralıksız arayan şöför ercan bile çelip de aklımı, bozamadı keyfimi. Ne cevap verdim ısrarlı çaldırmalarına ne de merak ettim; zira bazı şeyleri merak etmemek, herşeyi bilmemek lazım.

Gittik, renklendik, neşemiz yerinde döndük işimizin başına...

Iyi geldi beyazlarla kaplı dağ havası...

Döneli üç gün oldu ve bugün ofise beyaz kağıtlarla kaplanmış bir kutu geldi; açtım sakince...Biliyordum içinden ne çıkacağını onun için sakindim zaten de birden dökülünce herşey önüme, içim kötü oldu; sustum yine sakince.  
Tutmadım bu sefer kendimi, bıraktım gözyaşlarımı, aktılar sessizce...
Bir el hareketi uzaklaştırdı herkesi, ofis sustu, herşey durdu, bir Demet (eski d.p.s ) oturdu karşıma bekledi hiç konuşmadan, sesini bile çıkarmadan bu sefer çaresizce...
Belki de aynı şeyleri düşündük sessizliğin içinde ve birden kalktık hafifce...

Kötü geldi beyazlarla kaplı kutu...

Ama sorun değil, öğrendim ya artık benim göbek adım direnç diye; direnmeye devam ediyorum, hem de bu sefer eskisinden de kolay.Ve en sağlam direniş kalbi temiz tutmak biliyorum.
Ben de kalbim temiz, ruhum hafif devam ediyorum. Sadece neşeli şarkılar dinleyip, ortamı keyiflendirip, o özlemini duyduğum kahkalarımı atıp yola devam ediyorum.

Yol uzun, duracak duraklar çok, hergün yüzünü bir şekilde güldürecek olay ve insan bol; Azra(crown) var,Selin(little budha),Yasemin(yas), Elif(e.e), Idil(i.k.d ), Zeynep(zey) var, Tim(Timur), SedaUlku(flavia), Umut(pamuk), Filiz(madame marika), Demet(d.p.s), Simone(mr.italy), Paola(amour) var, Reyhan(rey), Ayşecan(anotherstar), Selin S.(simounpur),Verda(VA), Evren(esmeralda), Antonio(gallo), Alex(uga), Bilge(bilge) ve daha bir sürüleri var. 

Sorun yok yani; malzeme bol, gülüp eğlenecek, kafayı önce yorup sonra dağıtacak çok şey var şükürler olsun...



visitor ; big boss PALAZZI
sigarayı bırakma denemesi nr.42 , nikotin bandı gün 1.

3 Ekim 2010 Pazar

Bir Arpa Boyu


En son yazıdan bu yana neredeyse 4 ay geçmiş, aylarca dört gözle ne ümitlerle beklediğim koca bir yaz bitmiş...

Hayallerimi, rüyalarımı, kalbimin sesini bir de bu zamanı durduramıyorum. Benden çok önde, çabuk hareket ediyorlar...Can sıkıyorlar...

Nasıl göz açıp kapayana kadar geçti anlamak mümkün değil 4 ayın; yapılan sayısız seyahatlerle kaleme alınmayan kaç "gitmeden hemen önce...." yazısı çıktı, crown geldi (dile kolay az degil 3 ay burada kaldı, gitti), crown doğdu, madam marika dogdu, d.p.s doğdu, büküşük doğdu, little budha doğdu, yılın en önemli günü ben doğdum, deniz ele avuca geldi inanılmaz birşey oldu, 20 hazirandan bu yana önce testarda michi jr, arkasından date, arkasından sara derken öbür hayatın insanları bu hayata taşındı yani hergün yeni birşey oldu ama hiçbirşey değişmedi. Sözün kısası az gittim, uz gittim dere tepe düz gittim ama bir arpa boyu yol alamadım; zira ben yine aynı kafa , aynı inatla, ne kadar uğraşsam da, ne kadar kendimi gezgin misali yollara vursam da, sayfalarca hiç durmadan okuyup, sayısız filmlerin içinde kaybolsam da kafamın içindekileri, kalbimden geçenleri değistiremedim, içimdeki özlemi bir türlü dindiremedim.

Şımarıktım ben bu geçtiğimiz koca 4 ay boyunca, hala da öyleyim. Şımarıklık iyidir eğlenceliysen ama bu öyle bir şımarıklık değil işte; hiçbir şeyden zevk almamak, en küçük ilgiyi fazlalık gibi algılamak, hep bir yerlere kaçmak için fırsat kollamak ama mümkünse çevremdeki harika kalabalıktan uzak durmaya çalışıp onu da başaramayıp kıl davranma şımarıklığı...Öylesine şımarıktım ki, oradan oraya çekiştirildiğim bir anda " bir single olarak evlilik hayatı yaşıyorum, ama herkesin bir kocası, benim 18 kocam var " isyanı ile bunu dile getirme şımarıklığı. 

Madem bir günlük bu, madem ilerde birgün açıp okuyacağım hatırlamak için veya okuyacaklar benden sonrakiler, o zaman lafı dolandırmanın bir anlamı yok; tam anlamı ile bir baş belası, oyun bozan, sıkıcıydım bu yaz. Ben ben değildim yani! Hala da değilim...Pes etmeden hiç, hep yeni birşeyler deneyerek aklımı çelmeye çalışsam da, herkesin bir zamanı olduğunu bilerek yine buradayım ve bekliyorum. 

Hala uyandığımda aklıma gelen ilk şeyin ve  yastığa koyduğumda kafamı düşündüğüm son şeyin "o" olmayacağı sabahın ve gecenin gelmesini bekliyorum. Gittiğim en uzak diyarlarda kafamın içinde onun olmayacağı seyahatleri bekliyorum. Burada "ondan" bahsetmeyeceğim yazıları bekliyorum. Ucunun öyle yada böyle ona dokunmayacağı hayallerimi, konuyu artık neredeyse hiç açmasam da ondan haber verebileceklerle beklentisiz sohbetleri bekliyorum. 
Yada hala beni aramasını, yersiz gururunu bir kenara bırakmasını, bu hayata uzaktan bakmak yerine onun bir parçası olmasını bekliyorum.

Ve beklemek öylesine zor birşey ki, insanı olduğunun dışına çıkarıyor, şımarık, oyun bozan, sıkıcı yapıyor, upuzun güneşli bir yaz, rengarenk günler geçiyor ve insan farketmiyor! 

Ben öyle bir adama aşık oldum ki beni çok uzun zamandır bekletiyor, ben de bekliyorum !

9 Mayıs 2010 Pazar

Anotherstar


Bugün de şımarık gelmiş şımarık gidecek, içindeki hafiflik var oldukça hafiflik verecek, severse sonuna kadar sevecek, dinleyecek, kıymet verecek ama karşılığında da kıymet verilmesini bekleyecek, başka şahane birinin günü... O da çok acayip bir kadın, o inanılmaz dobra, o bir hayli zor, o düşünceli, o inatçı, o çatlak, o çok komik, o kasmaz, kastırmaz, o Anotherstar...
Sevmez öyle herkesi, sevmezse de bulaşmaz, bulaştırmaz, uğraşmaz...Gelemez vıcık vıcık öpülmeye, koklanmaya, mümkünse yapışmayalım der ama onu sallayan kim? Ama Severse, sevdirir de kendini, o zaman da yüzünü büzüştürse de yumulursun boynuna; sevdirirse kendini o zaman seversin koşulsuz, olduğu gibi. Değişteremezsin de zaten !

Canım benim, anotherstar'ım, iyi ki doğdun! Canımsın....

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Iyi ki VARSIN !


Var tabii daha söyleceklerim, yazacaklarım dün ile ilgili ama şimdi yeniden dinledim Hayko'yu, yine yetti bana. Şimdilik böyle kalsın; nasılsa geri dönüp yazarım uzun uzun içimdekileri, nasılsa dökerim tek tek eteklerimdekileri. Bugün ile yarın, hatta bir ay sonra arasında bir fark yok nasıl olsa....

Bugünden daha güzel bir duygu kalsın hatıramda gelecekte okuduğumda, bugün dr.u olsun burada yalnız.
Hayatımdaki en şahsına münhasır, en direk, en doğal, en akıllı, en azimli arkadaşım dr.u olsun.
Beni en çok güldüren, en çok şoka sokan, yanında en çok rahat ettiren, beni en çok gazlayan, destek veren, birebir olduğum gibi kabul eden dostlarımdan biri olsun.

Ben ki herkesten herşeyi beklerim, herşeyin birgün bitebileceği gerçeğini hatırlatırım  sık sık kendime ama yine de diyorumki; bugün burada sadece o olsun, o herzaman olsun, hiç yok olduğu bir zaman dilimim olmasın yaşantımda.O hep olsun ve bütün mutluluklarımızı birlikte yaşayıp, bütün hayal kırıklıklarımızı, hayallerimizi, sancılarımızı paylaşalım. O hep olsun ve dünyanın bir ucundan hiç beklenmedik bir anda  yazdığı bir mail ile, bir sms ile yüzümü güldürsün, içimi ısıtsın, beni şaşırtsın. O binlerce kilometre ötede de yaşasa hayatının sonuna kadar hep en yakında olsun.

O hep böyleydi, sanmam ki değişsin, huylu huyundan vazgeçer mi ama yine de istiyorum ki o hep böyle olsun, hiç değişmesin. Razıyım eğreti sarılmalarına sonuna kadar!

Iyi ki doğdun. Iyi ki VARSIN!


visitors ; camellini & rossi

2 Mayıs 2010 Pazar

Mr & Miss


Şimdi karşıma bu kızın fotografını koyup da " ne düşünüyorsun? " diye sorulduğunda çok güzel bir kız demekten başka birşey düşünmem mümkün olmaz; ama çok samimi ve şeker bir şekilde bu cevabı belli soruyu soran, her detayı tek tek anlatıp gerçekten ne diyeceğini önemseyen, yalnız olmadığım, amour ve gallo ile birlikte olduğum halde,sırf yarın geri dönüyorum diye kızı bırakıp 200 km yol yapıp, sushi-sinema programını bozmayan bir adam ile ilgili binlerce şey düşünür, yazabilir, onu içime sokabilirim.

Hiç büyümeyecek mr.italy; hiçbir zaman ciddi bir konuşma yapamayacağım onunla, canım sıkkın olduğunda dilediğimce surat asamayacağım, deniz kenarında güneşlenirken iki satır gazete, kitap okuyamayacağım, iki dakika konuşmadan kendi düşüncelerime dalamayacağım yanında biliyorum ama her zaman beni güldürecek, içimi döküp rahatlamama izin vermese de, ustalıkla konuları geçiştirerek kendimi iyi hissettirecek, hiç yalnız bırakmayacak, onu da çok iyi biliyorum. Son 10 yıldır tekrarladığı "den nerede, ben orada" sözünü hiç bozmayıp beni mutlu edecek.
Ben mi? Böyle bir adam karşısında ne yapılırsa onu yapacağım elbet; ne zaman ihtiyacı olsa yanında olup, bütün o kafasına taktığı saçma düşünceleri dağıtacağım. Bütün komik ve çocukça hareketlerine ayak uydurup, onunla ortalıkta dalga geçerek dolanacağım ve çok seveceğim, özenin aynısını göstereceğim.

Hadi bakalım, şimdi bir de miss.italy'imiz oldu. Küçük bir kız yaşa bakarsak aslında ama kız ondan çok daha olgundur kesin onun için olur bence, çok da şahane olur :)

Bozmadık yine ritueli, konsere gideceğiz diye hesap yaparken yeniden sinemaya gittik; Iron Man 2...
Oğlanlar efektleri beğendi amour ile ben Downey Jr'a bayıldık her zamanki gibi...

26 Nisan 2010 Pazartesi

35 Yaşımdaki BEN


Benim adım d..., sene 1990 ve 16 yaşımdayım.
Nisan ayının sonlarındayız ki benim için senenin en güzel ayları nihayet başladı. Eğlenceli olmasına eğlenceli ama uzun bir kıştan sonra yeniden bahar geldi. Heryerde çiçekler açtı, havalar sıcaklaştı, bahar üzerimde etkisini gösterdi. En çok okula gitmek için sabahın köründe uyandığımda havanın aydınlık olmasını seviyorum; yine hergün geç kalıyorum servise, yine hergün neredeyse asansörde giyiniyorum, yine her sabah okula yakam paçam bir yerde varıyorum ama hiç olmazsa daha neşeli gidiyorum. Okulumu ise çok seviyorum.
4 sene, çok eğlenceli ve küçücük, ev gibi sıcacık bir kız okulunda,rahibelerle okuduktan sonra, karma olan yeni okulumda lise birinci sınıfa başladım.Yaz tatilinde gittiğimiz Italya seyahatinde tanıştığım ve çok samimi olduğum lise 4'deki kızlar sayesinde hem kendi sınıfımdakiler ile hem de lise 4'lerin tamamı ile tanıştım. Yeni bir okulda, yeni biri olarak büyükler ile arkadaş olmak hem okula alışmamı, hem sevmemi hem de sevilmemi sağladı ve tıpkı diğerinde olduğu gibi burada da çok eğleniyorum.

En yakın arkadaşlarım tabii ki sophie, yasmin, crown.
Sophie hala crown'dan hiç hoşlanmıyor, yasmin ile beni onunla paylaşmak istemiyor ama sadece ona ait olmadığımızı ve herkesin yerinin farklı olduğunu anlamıyor. Aslında bize de birşey söylemiyor ama kızcağıza çok kötü davranıyor, bu da bazen sorun yaratıyor. İşte o zamanlarda, Güney Köy'e yaptığımız Sound Of Music kıvamındaki yolculuklarımızda ona, Golden Girls'ün yerinin ayrı olduğunu, ne olursak olalım 80 yaşımızda da birlikte olacağımızı, hiç ayrılmayacağımızı anlatıp rahatlatıyoruz. Rahatlıyor rahatlamasına ama bir süre sonra yeniden delleniyor; bazen duymuyoruz, duymamazlıktan, görmemezlikten geliyoruz, bir şekilde hepberaber idare ediyor, birbirimizi olduğumuz gibi kabul ediyoruz.
Ben en çok yasmin'i olduğu gibi kabul ediyorum, beni en çok o kızdırıyor ama en çabuk onu affediyorum. Her nabza şerbet vermesini, aklından geçen ile ağzından çıkanın arasındaki farkı bilip de böyle davranıyor olabilmesini bazen kabullenemiyor, çok kızıyorum ama işte ama hemen affediyorum. O bizim rose'umuz ya, içini bilince daha fazla ileriye götüremiyorum.

Ancak yeni okulda hiçbiri ile aynı sınıfta değilim. Her ikimiz de en yakın arkadaşlarımızla ayrı sınıflara düştüğümüzden, orta ikide samimi olduğum i.k.d ile sıra arkadaşıyım ve artık onun ile de çok yakınız, çok eğleniyoruz derslerde. O çalışkan, ben lisede biraz dağıttığımdan artık pek değilim. Düzenli, eğlenceli, çok komik, hiç beklenmedik zamanlarda, ondan beklenmedik şekilde yaptığı yorumları ile kahkalar attırıyor bana. Haftada bir iki bize kalmaya geliyor, gece yarılarına kadar d.p.s bize fizik, matematik çalıştırıyor ama o pür dikkat dinleğinden ben de sıkıldığımdan bu derslerden, hep ona bakarak, hep onun adını söyleyerek dersi anlatıyorsun diye olay çıkarıp, dersi bırakıp erkenden yatağa girmenin yolunu yapıyorum. Sene başından bugüne kadar daha bir tek dersi sonuna getirdiğim olmadı. I.k.d çalışıyor, sonra bana sınavda kopya veriyor, böyle güzel güzel geçinip gidiyoruz.
Hazırlıktan beri bu okulda okuyan kızlar için bizim gelişimiz çok da eğlenceli değil, genelde bir avuç erkek arkadaşlarını bize kaptıracaklarını düşündüklerinden bizlere pek yaklaşmıyor, bir kıl kıl davranıyorlar  başta ama onların arasında da çok samimi olduklarım var; l.buddha- sedefico - byburt.
Genelde lise 4 luler ile vaktimi geçiriyor ve çok eğleniyorum ama kendi dönemimde de en çok tanınıp, sevilenler arasındayım. Burada da sınıf başkanıyım, burada da elebaşıyım, buarada da dalgacıyım.

Henüz hiç erkek arkadaşım olmadı, geçen sene bir oyundaki dandik öpüşmeyi saymazsak daha henüz kimse ile öpüşmedim ama okuldan, yine lise 4 lerden birinden çok hoşlanıyorum. Lakabı herkes tarafından büyük diye bilinse de benim de aralarında bulunduğum en yakın arkadaşları ona züppe ile büyük birleşimi  "zübük" diye hitap ediyor. Çirkin bir çocuk ama havalı, züppe gibi görünüyor ama aslında hiç değil. Benim ondan hoşlandığımı bilmiyor, ben de belli etmemek için elimden geleni yapıyorum ama ders arası gelsin de yukarıya onların yanına çıkayım, ya da haftasonu gelsin de hepberaber birşeyler yapalım diye sabırsızlıktan ve heyecandan ölüyorum. Kendi dönemimdeki en yakın arkadaşlarım ve dışarıda da ledo'dan başka kimseye söylemiyorum.

Ledo, benim kuzenim; 4 yaşımızdayken suratına patllattığım sağlam tokattan bu yana en yakın arkadaşım. Ben hatırlamıyorum bu olayı, o da hatırlıyorsa bile hatırlamadığını söylüyor ama ne zaman aile içinde yakınlığımızdan bahsedilse, en büyük aşklar nefret ile başlar kıvamındaki bu hikaye anlatılıyor; ledo benden 4 ay küçük olmasına rağmen, hem o iri hem de ben çok minyon çocuklar olduğumuzdan küçükken hep beni bir yerlerde sıkıştırıp canımı acıtmaya çalışırmış, ta ki 4 yaşlarımızdayken onun ile tek başıma kalmaktan çekindiğimden annemin odayı terk edeceğini anlayınca, annem önde ben arkasında ledo da klasik benim peşime takılınca, artık canıma tak etmiş veya artık buna bir son vermek gerek diye düşündüğümden olacak, hiç beklemediği bir anda geriye dönüp yüzüne kallavi bir tokat yapıştırıvermişim, önce çok ağlamış ama o günden sonra da bir daha hiç ayrılmayacak şekilde en yakın arkadaş olmuşuz.
O, bizden bir yaş büyük abisi m.ö ve ben her daim birarada oynayıp, büyüdüğümüzde ise hepberaber gezdik. Benim arkadaşlarım onların arkadaşları ve genelde de sevgilileri, onların arkadaşları da benim arkadaşlarım oldu. Ben bu iki azgın oğlanın prensesi şekilde dolandım durdum yılllarca; yeri gelince erkek gibi ağaçlara tırmanıp, comodore 64 başında uzay mekiklerini en az onlar kadar iyi oynattım, gece yarılarında birisi önümde birisi arkamda bisikletlerle dolaşıp, sabahın körlerinde uyanıp tenis kortlarında azılı maçlar yaptım.
Şimdi herikisi de  bizim lise 4lerden kızlarla çıkıyorlar ve yine her dakika biraradayız, mutluyuz yani.

4.Levent'te oturuyoruz.Evde durumlar ise gayet normal, her şey her zamanki gibi; annemin tek derdi bizim derslerimiz. En büyük başağrısı üniversite ikiye giden ve son derece asi olan d.p.s ile didişmeleri ama onun dışında madame marika da nihayet üniversitede olduğundan fazla stresli değil.
Bana karışan, eden yok. Ben en küçük olmanın dayanılmaz hafifliğini ve sevgisini yaşayıp, diğerleri de önümü bir güzel açtıklarından istediğim zaman istediğim şeyleri yapıyorum, sanırım ledo ile m.ö de her dakika benimle oldukları icin icleri rahat.
Madame marika üçüncü senenin sonunda üniversiteyi kazandı, o da d.p.s gibi ikinci sınıfta ve girerken bu kadar zorlanan ve isteksiz olan kız bir canavara dönüşüp, okulda çok başarılı oldu. Şimdi cenko diye bir çocuk ile çıkıyor ve onun ile evlenmek istiyor. Ben seviyorum bu çocuğu, bana çok iyi davranıyor, arabası ile gezdirip, bir yerlere götürüyor ama annemler pek istekli değil galiba, "önce okul bitecek" diyorlar.
O.p tıpda okuyor, onun da bir sevgilisi var, hatta geçen sene bu zamanlarda tanışmışlar; adı asko, aynı okuldalar ama o ekonomi bölümünde okuyor ve inanılmaz güzel, abimin yanına çok yakışan bir kız. Annem de beğendi, oğlunun aklını başını alıp okuldan uzaklaştırmasından korkuyordur kesin ama sevdi bu kızı kesin belli, ondan hep iyi bahsediyor. Daha erken konuşmak için, önce bir okullar bitsin deyip duruyor ama içten içe onaylıyor.
Babacım ise her zamanki gibi her daim çalışıyor, haftada 7 gün 15 saat; yine akşam saatlerinde bizlerle yemek yiyemiyor, yine yaz tatillerinde bizlerle birlikte olamıyor, yine yaz kış demeden, bayram tatil demeden çalışıyor ama hiç sızlanmıyor.  Ne için izin almaya kalksak izin veriyor ama annenize de sormanız gerek diye topu her zamanki gibi ona atmayı, bir parmak balı çalıp ağzımıza, çetin savaş alanına sırtımızı sıvazlayarak göndermeyi hiç ihmal etmiyor. Her daim sevgisini öperek, koklayarak, söyleyerek göstermekten vazgeçmiyor ama bizim dışımızdaki her konu ile ilgili muhalif karakterini sergileyip bizi kızdırmaktan da geri kalmıyor.

Babam anneme aşık, annem en azından bir 3 sene kadar biraz daha sakin, biz çocuklar, hepimiz yaşadığımız hayatlardan, arkadaşlarımızdan memnunuz.
Yazı yazmayı, hayal kurmayı, mümkünse tüm vaktimi arkadaşlarımla geçirmeyi seviyorum. Her cuma sophie ile AKM de cuma konserlerine gidiyorum ve onun piyano çalmasına bayılıyorum. En çok sevdiğim Tchaikovsky ve onun keman konçertosu.
Ayrıca ayşe teyze ile vakit geçirmeyi seviyorum, onun gibi bir anne, onun gibi bir is kadını olmak istiyorum.
Geçen sene gitar dersine başlamıştım ama devam ettirmedim, devam ettirdiğim tek şey o da sadece yazın tenis oynamak.
Seyahat etmeyi çok istiyorum ve ne zaman yola çıkacak olsam çok heyecanlanıyorum.
Bazen görünmez olup, insanların arasında dolaşıp konuştuklarını dinleyebilmek istiyorum.
Ama en çok istediğim şey büyük'ün de benden hoşlanması ve en büyük hayalim ise 18 yaşıma geldiğimde, yani lise 3'teyken babamın bana fiat 126 bis alması ve okula onun ile gidip gelmek...

Şuanda yüksek tavanlı, yüksek camlı, aydınlık, koca sınıfın içinde bir avuç yeni sınıf arkadaşlarımla beraber, yanımda ders ile ilgili ve not alan i.k.d, ön sırada lüle lüle saçlarını kalem ile biraz daha dolandıran cumartesi ve bir silgisini bile paylaşmayıp adamı sinir eden ama yine de yakın olan batush ile aziz bidon'un latince dersindeyim. Yine gece geç uyumuşum, yine hala uyanamamışım, başım ağırlaşmış, uyudum uyuyacağım.
Birden bir el omuzuma dokunuyor, ahh işte bidon yakaladı diye telaşa kapılmışken, yumuşacık bir ses "hadi kalk gidiyoruz" diyor. Tanımıyorum sesi, arkadan vuran gün ışığı gölgelendiriyor yüzünü  seçemiyorum. Çekiniyorum önce "nereye?" diyorum incecik, cılız bir sesle " sana göstermek istediğim birşey var, bakalım hoşuna gidecek mi ?" diyor. Nedendir bilmem kaptığım gibi sırt çantamı tutuyorum elini.

Ahşap, eski tarz, cumbalı bir evin önündeyim. Sakin, güzel, daha önce hiç gelmediğim bir sokakta, ahşap bir evin önünde buluyorum kendimi, tek başıma. Etrafıma bakınıyorum, neredeyim ve o ses nerede diye aranırken, birden ahşap evin bahçe kapısından ayak sesleri ve bir kadın sesi duyuyorum. Bir iki adım geri çekilip, beklerken, onu görüyorum ve birden nefesim kesiyor. Eli kulağında tek başına, hızlı hızlı italyanca konuşarak karşıma çıkıveriyor. Kim ile ne ile konuşuyor anlamıyorum ama tek başına konuşmuyor, elinde metal bir alet, telefon gibi birşey onu kullanıyor. Ben nefesim kesilmiş, bütün bedenim titrer, şaşkınlıktan küçük dilimi yutmuş gibi sessiz ona bakarken, o da beni fark ediyor tek bir saniye için. Biran duraksıyor, başı ile selamlıyor ve hızlı hızlı yürümeye devam ediyor. Bir iki defa arkasına dönüp bana bakıyor ama tanımıyor; sonra da yeniden bir eli kulağında, bir eli direksiyonda kocaman bir araba ile bana bakarak yanımdan uzaklaşıyor.
Biran ne yapmam gerekir diye duraklasam da hemen sonra, kaç yaşında olduğunu anlamadığım BEN'in peşine düşüyorum. Biraz tedirgin, biraz üzgünüm tanımadı beni diye ama merakım ağır basıyor ve onu izlemeye başlıyorum.

35 yaşında, daha doğrusu "yaşındayım". Mucize gibi birşey bu, onunla daha doğrusu 35 yaşımdaki ben ile aynı odadayım. Çok güzel giyinmiş, saçlar yine uzun, boyu fazla uzamamış, ebatlarımız üç aşağı beş yukarı aynı yani ama farklı gözüküyor, alımlı bir hali var. Kahretsin ki memeleri büyümemiş ama farklı bir hali, farklı bir şeyleri var. Kaşları daha ince, vücut hatları daha belirgin ve evet dişleri daha düzgün. Havalı, hoş gözüküyor, beğeniyorum kendimi, hemen sonra kendimi beğenmiş olmaktan utanarak.
Etrafında bir sürü kişi, onun ağzından çıkacak sözleri bekliyorlar, onun dediklerini yapıyorlar hiç itiraz etmeden. Sinirli biri sanki, etrafındakilerin gözlerine hata yapmama paniği oturmuş. Devamlı biri ile konuşuyor telefonda, genelde hep italyanca, vayyy ne zaman öğrendim acaba bu kadar iyi konuşmayı diye düşünüp seviniyorum. Sonra biri  "the Sea is my lanD" yazılı koca bir fincan çayı önüne koyuveriyor, içine 8 küp şekeri boca edip, hızlı hızlı içtikten biraz sonra, daha bir sakin, daha güler yüzlü oluyor, gülmeye, güldürmeye başlıyor. Çevrsindekiler çekiniyorlar her daim belli ama rahatlar da onunla, şakalaşıyorlar.

Birden d.p.s geliyor, kucağında el kadar küçücük bir bebekle.
Birden, bu sabah yine ondan önce uyanıp, muhtemelen o gün giymeyi planladığı kazaklardan birinin üzerimde olduğu ve akşam yine nasıl kavga edeceğimiz geliyor aklıma.
Tanrım evlenmiş, bebeği olmuş, adını deniz koymuş, hem seviniyorum hem gözlerim doluyor. Herhalde şuanda çıktığı ercü ile evlenmiştir diye düşünüp, seviniyorum; ercü hem çok yakışıklı, hem çok şeker, hem de eğlenceli...
Konuşmalarından birlikte çalıştıklarını anlıyorum. Birşeyler konuşuyorlar, tamam sen düşünme bunları hallederiz diyor 35 yaşımdaki ben d.p.s'e , o da yaklaşıp 35 yaşımdaki bana kocaman bir öpücük konduruyor alnının tam ortasına, yumuşacık sevgi sözcükleri ile, şaşırıyorum ne kadar iyi anlaşıyorlar diye. Anne, annemin şevkati var gözlerinde. Birden birşey söylüyor birisi ve gülmeye, kahkaha atmaya başlıyor, annemi görüyorum karşımda. Aynı annem gibi gülüyor. Anneme benzemiyor yine, ben ve o anneme benzemeyiz, madame marika annemin kopyasıdır ama işte aynı onun gibi gülüyor.

Birden ayaklanıyorum, daha doğrusu 35 yaşımdaki ben ayaklanıyor, "cep telefonum nerde? " diye soruyor, şaşırıyorum; o elinden hiç düşmeyen, devamlı konuştuğu aletin gerçekten ve nerede olursan ol konuşabileceğin bir telefon olduğunu öğreniyorum ve ağzım açık kalıyor ama eve ikinci hattı bile zar zor çektirmişken şimdi herkesin elinin altında herkese özel telefon bulunması fikri pek bir hoşuma gidiyor, elime almak için ne kadar daha süre beklemem gerektiğini merak ediyorum.

Alıyor cep telefonunu, takıyor havalı çantasını, kocaman gözlükler gözünde atıyor kendini dışarıya; geç kalma diye sesleniyor arkasından d.p.s " bir iki saate burada olacaklar, biliyorsun " diyor, " tamam, tamam biliyorum" diyor yarım ağız. Koca arabanın içindeyiz şimdi. O kullanıyor, ben yanında ona bakıyorum. Hızlı araba kullanıyor, yüksek sesle müzik dinliyor, şarkı söylüyor etrafı seyrederek. Önce l.buddha'nın ofisine uğruyor, tanımamam mümkün değil çünkü hiç değişmemiş; sesi, yüzü, kalın çerçeveli renkli gözlükleri aynı. Annesi ve babası gibi avukat olmuş, onun da benim, yani 35 yaşımdaki ben gibi kendi ofisi var.  Yine çok güzel l.buddha ve onlar çok samimiler, bizim şuanda olduğumuzdan çok daha fazla samimiler; sadece acaba ne zaman bu kadar yakınlaştık diye merak ediyorum ama buna şaşırmıyor, seviniyorum. Ben de seviyorum l.buddha'yı zaten, hala görüşüyor olmamıza da memnun oluyorum. Akşamın programını yapıyorlar, i.k.d ile yemek yiyelim diyorlar, bu konuşma çok normal geliyor. Sonra telefon çalıyor, " l.buddha'dayım birazdan çıkacağım, bugün çok acayip birgün, anlatırım sonra, bu saatte sen napıyorsun ayakta? " diye soruyor, kimle konuştuğunu merak ederken telefonun öbür ucundaki crown'un sesini hemen tanıyorum. Konuşmalarda Los Angeles lafı geçiyor, borga lafı geçiyor, ne zaman görüşebileceklerini konuşup aylar sonrasının tarihleri geçiyor, anlamıyorum hiçbir şey.
Sonra birden hem onun, yani 35 yaşındaki benim hem de l.buddha'nın parmaklarına bakıyorum acaba evlenmişler mi diye, ikisinde de birşey göremiyorum ama emin de olamıyorum, konuşmalardan da birşeyler çıkaramıyorum ama herhalde evlenmişlerdir bu yaşta, acaba çocuklarımız var mı diye merak edip, çocuğum olma fikri ile çok heyecanlanıp, hemen onu görmek istiyorum. Sabahtan beri gördüklerim karşısında kalbim devamlı küt küt atiyor ama birden çocuğum olduğunu düşününce, ilk önce onu görmek istiyorum. Ama o beni duymuyor, beni görmüyor, burada olduğumu bile bilmiyor.

L.buddha ile bilmediğim ama belli ki çok samimi olan birilerinden bahsedip, aniden geldiği hızla kalkıyor. Dur daha yeni geldin, nereye gidiyorsun lafları havada asılı, biz yani ben ve 35 yaşındaki ben yeniden arabaya atlıyoruz. Hala hızlı konuşuyor, ama hızlı da hareket ediyor. Karar vermesi ile kalkması bir oluyor. Yol boyunca elinden düşmeyen şahane alet "cep telefonu" durmadan çalıyor, arabanın içine verdiği sesten ben de her konuşmayı ve her konuşanı rahat rahat duyabiliyor ve dinleyebiliyorum. Garip bir şekilde arayan herkes ona "den" diye hitap ediyor. Çocukluğumdan beri köşe yastığından, cimcimeye, d...o'dan,d..boş'a ve son zamanlarda kullanılan bir sürü takma adım oldu ama den yeni, nerden çıkmış, kim koymuş, niye koymuş anlamıyorum ama herkesin onu bu isimle çağırıyor olmasına sanırım daha çok şaşırıyorum.
Arayanlardan iş ile ilgili olanları şuanda müsait değilim diye kapatıyor, amour, adri ve mr.italy adındakiler haricinde. Onlarla da iş konuşmuyor zaten, neşeli neşeli hoşbeş ediyor.
Sonra rey arıyor, yakınlıklarına şaşırıyorum. I.k.d'den dolayı tanıdığım ve çok da sevdiğim rey ile onun kadar samimi olmuşum. Rey ile konuşurken zey'den bahsediliyor, anlıyorum ki o da yakın arkadaşı den'in, anlıyorum ki zey evlenmiş, anlıyorum ki bir de kızı, kızın da adı deep olmuş. Ahh ben de çok seviyorum bu ismi, birgün çocuğum olursa ben de bu ismi koymak istiyorum diye düşünürken, yeniden acaba çocuğum oldu mu, acaba ismini ne koydu diye düşünmeye başlayıp, keşke beni görebilsen, keşke senin ile konuşabilsem de beni böyle deli danalar gibi dolandıracağına varsa beni ona götürsen diye geçiriyorum içimden. Sabırsızlanıp, kendi kendime huysuzlanıyorum birden.
O ise telefonda hala; napıyorsun, bugün çalışmıyor musun sorusuna yok bugün dolanıyorum diye cevap veriyor keyifli keyifli, sanki bir süprizi varmış da ağzından kaçıracakmış gibi. Araba kullanırken keyif alıyor belli, bu keyifli hali ile telefonu kapatması gerektiğini ve onu sonra yeniden arayacağını söyleyip, bir başkasına "5 dakika'ya ordayım" diye bir sms atıyor. Bebek'e doğru gidiyoruz, herşey daha modern, herşey daha renkli, herşey daha düzenli sanki ama geçtiğimiz yollar aynı. Daha birkac saat önce, okula giderken servis ile bu yollardan geçtiğimi ve sabah gördüğüm dükkanların yerinde bambaşka dükkanlar olduğunu görmek biraz içimi ürpertip, deliyor olabilir miyim acaba, nerdeyim ben dedirttiyor ama öylesine inanılmaz bir şey yaşıyorumki, kendi kendime bunu bozmamaya ikna ediyorum. Pür dikkat yüzüne bakıyorum, gerçi yüzünü kaplayan koca gözlüklerden gözlerini göremiyorum ama kendi kendine gülümsüyor, şarkı söylüyor, mutlu ve heyacanlı buluyorum onu. Galiba sabahtan bu yana ilk defa da yanında rahat hissediyorum, kendimi bırakabiliyorum. Huzursuzluğum gidiyor, yanında kendimi güvende hissediyorum. Öyle bir havası var zaten, sanki onunla sana birşey olmazmış, sanki birşey olsa hemen kendini öne atarmış, sanki o seni korurmuş gibi bir hali var.
Ben bunları düşünürken o Bebek yokuşunu iniyor ve varacağımız yere varıyoruz. Iki kız ile buluşuyoruz, o çok samimi yine ama ben hayatımda ilk defa görüyorum; e.e ve dr.u diye isimleri ile hitap ediyor ama ilk defa duyuyorum. Bu insanları tanımıyorum, ne zaman tanışmış olduklarını konuşmalardan çıkaramıyorum ama bir lafın arasında, dr.u'nun ledo'nun eski kız arkadaşı olduğunu anlıyorum ve ledo ile ilgili dalga geçer gibi söylediği yoruma benim, daha doğrusu 35 yaşındaki benim neden tepki vermediğini, neden lafı ağzına yapıştırmadığını, nasıl buna müsade ettiğini anlayamıyor ve çok kızıyorum. Kimse benim yakınlarıma, sevdiklerime laf edemez bunu unutmuş olabilir mi den, ne olmuş ki buna böyle diye birden içime kapanıp, gördüğümden memnunsuz, gitmek istiyorum. Ama bu üç kız, daha doğrusu üç kadın o kadar komik şeylerden bahsedip, o kadar çok gülüyorlar ki yeniden sohbetlerine kulak kabartmadan edemiyorum. Konuştukları bazı şeyleri anlamıyor, bazılarında yüzüm kızarıyorsa da, ben de kahkaha atmaya başlıyorum. Başta bana kıl ve ukala gelen dr.u birden çok sevimli görünüyor, beni de çok seviyor belli. Herşeyi destursuz direk söyleyebiliyor ve diğer ikisi bunu çok doğal kabul ediyor. Diğeri e.e olanı da çok seviyorum, o da çok güzel ve bakımlı bir kadın ve çok matrak; devamlı surette kendini övüyor mu yoksa yeriyor mu anlayamadığım türde laflar ederek diğer ikisini çok güldürüyor. Tanımıyorum bu kızları, ne zaman tanışmışım acaba, yada ne kadar daha beklemem gerekiyor bu kızlar ile tanışmak için bilmiyorum ama den'in çok sevdiğini, onların da onu çok sevdiklerini hemen görebiliyorum. Keşke dr.u, ledo'ya laf edip baştan canımı sıkmasaydı daha güzel olacaktı ama belki de bizim oğlan da bir hıyarlık yapmıştır diye bunu düşünmemeye çalışıyorum.
D.p.s'in telaşlı telefonu ile bu sohbeti de kesip yola çıkmamız gerektiğini anlıyorum. Benim önce m.ö'ye uğramam gerekiyor, ofiste değil evde buluşalım diye son dakika programı değiştirip, hızlı hızlı kızlara sarılıyor. Anlıyorum ki dr.u Amerika'da yaşıyor, anlıyorum ki bir daha ki tatile kadar görüşemeyecekler, den onun boynuna sıkı sıkı, o biraz iğreti sarılıp " iyi ki bu zamanda geldin, sen olmasaydın birşey eksik kalacaktı" diyor ve kocam bir öpücük kondurup yanağına, o önde ben de arkasında koşar adım yola koyuluyoruz.

Tanıdığım yollardan eve doğru giderken s.s'in sokağına dalıyoruz ve önünde durup, arabaya biniyoruz. Eskiden ledo'ların evi olan binaya girdiğimizde m.ö ile buluşuyoruz; hemen tanımıyorum, ancak sesini duyduğumda o olduğunu anlıyorum. Tanrım nasıl değişmiş, yolda görsem kesin tanımam, kilo almış, saçlar komple dökülmüş, gözlükler atılmış. Ben şaşkın şaşkın ona bakarken, küçücük bir kız çocuğu koşarak "halaaaa" diye den"in boynuna atılıp, onu doya doya öpüyor, m.ö'nün kızı olduğunu anlıyorum. Çok şeker, çok akıllı ve sevgi dolu bir çocuk. Sonra yeni doğan kardeşinden bahsediyorlar, babasının aynısı bir oğlu daha olduğunu öğreniyorum. Ledo'yu arıyor gözlerim ama onu göremiyorum, umarım onu da görürüm diye düşünürken, ben bu yaşımda yoruluyorum ama 35 yaşımda ki ben bana mısın demeden hızlı hızlı birşeyler anlatıp, hızlı hızlı orayı terkedip, hızlı hızlı arabasını kullanarak köprü yoluna giriyor.
Köprüye girdiğinde ise saate bakıyor, " 14:14 , çok şahane " deyip cd'den radyo'ya geçip, bir türkçe kanalı açıp radyoda çalan şarkının sözlerini dinliyor. Saçma bulduğu sözlere ise "hadi canım sen de" diye yorum yapıp, köprüden çıkar çıkmaz yeniden cd'ye dönüyor. Komik buluyorum bu halini, kıkırdamaya başlıyorum. Nereye gittiğimizi merak ediyorum. Hiç bilmediğim, hiç geçmediğim yollara sokuyor bizi. En sonunda bir site girişine gelip, içeri giriyoruz, arabayı parkediyor ve biraz sesi titrek sanki " hazır mısın? " diyor. Bazen kendi kendine mi konuşuyor nedir diyorum, umarım yaşlandıkça annemin kendi kendine dırdırlanmasını almamışımdır diye düşünene kadar o arabadan atlıyor çevik bir hareketle.

Hiç bilmediğim bir yerde, hiç tanımadığım, bahçeli bir evin kapısının önündeyiz. Kapıyı çalıyoruz ve birden kapıyı babam açıyor. Ben sabah yatağında bıraktığım babamın 20 yaş yaşlanmış halini görünce karşımda birden, bir iki adım geri atıp sendeliyorum. Kalbim daha hızlı atıyor ve heyecanlanıyorum. Saniyeler içerisinde ben kendimi toparlamaya çalışırken " ahhh kuzum gelmiş" diye arkadan kafayı uzatan annemi gördüğümde ise artık hiçbir şeyi kontrol edemiyorum ve gözlerimden yaşlar boşanıyor. Içimi çekiyorum, sesim duymasınlar, burada olduğumu farketmesinler diye çabalıyorum ama niye ise onları o halde görmek beni çok heyecanlandırıyor.
Akşam, daha hafta bitmeden bitirdiğim harçlığıma takviye olsun diye zorla tavlaya oturttuğum kömür saçlı babamın saçları beyazlamış, göbek daha da büyümüş, kafası sallanmaya başlamış. Ama dün akşam eve gelip de bize sarılan adamın seni içine çeker gibi sarılması hiç değişmemiş.
Canım annem ise saçlar aynı boy, aynı kesim, aynı renk ama çok daha fazla şişman, çok daha yavaş hareket olmuş.
Onlar sanki aylardır görüşmemiş gibi kapı ağzında birbirlerine sarılırlarken ben de kendimi toparlıyorum iceri girmek için. Ancak içeri girdiğimde daha da çok şaşırıyor, daha çok dağılıyorum. D.p.s orada, madame marika orada, o.p orada, hemen tanıdığım asko orada ama bir de tanımadıklarım, bana o anda yabancı ama aslında gelecekte en yakınlarım olacak 3 tane çocuk görüyorum. Biri benim yaşımda bir oğlan ama neredeyse iki katım. Adı yiit ve kıvırcık, yakışıklı. Robert kolej de okuyormuş ve birden bizim kızlar görse kesin bunun ile çıkmak isterler diye düşünüyorum. Halası ile  yani 35 yaşındaki ben ile belli ki arası çok iyi, belli ki çok iyi anlaşıyorlar. Ikincisine madame marika jr. diyorlar, inanamıyorum. Gerçekten çok güzel, çok bilmiş, çok heyecanlı. Annem den'e dönüp senin bütün huylarını almış diyor, gülüyorum. Sarılıp boynuna içime sokmak istiyorum. En küçüğü ise büküşük içinse dunyanın herhalde en sevgi dolu, en şeker, en naif çocuğu bu olsa gerek diye geçiriyorum içimden.
Abim gerçekten asko ile evlenmiş, asko iki çocuk sonrası kilo almış olmasına rağmen gerçekten hala çok güzel ve belliki annemler bu evlilikten gerçekten çok mutlular.
Hiç bana benzemeyen madame marika ise35 yaşımdaki bana çok benziyor, ağzım açık kalıyor. Annemin kopyası o iken şimdi ona en çok benzeyenin ise d.p.s olduğunu görüyorum; ne zaman oldu bütün bunlar, böyle birşey olabilir mi diye şaşırıyorum, merak ediyorum, anlayamıyorum, heyecanlanıyorum ya sabahtan beri küçük bedenim daha fazla kaldıramıyor ve bir köşeye oturup onlara uzaktan bakmaya başlıyorum.
Kalabalık ailem daha da kalabalıklaşmış, hepsi, hepimiz birarada, mutluyuz. Tabii ki her kafadan bir ses çıkıyor, tabii ki yine birşeyler tartışılıp tatlı başlayan konuşmalar yerini yüksek seslere bırakıyor, tabii ki babam acayip muhalefet yapıyor ve sinir ediyor ve tabii ki iki dakika sonra herşey süt liman, birlikte gülünüyor. Annemmm, canım annem nasıl değişmiş, inanamiyorum; o kadar sakin, o kadar neşeli, o kadar huzurlu. Atmış omuzlarından bütün yükleri, şişmanlamış görünsede sabahki haline göre, aslında öylesine hafiflemişki gözlerinden, sözlerinden, d.p.s ile ahenk içinde attığı kahkalarından hemen anlıyorum.
Mutluyduk dün akşam biz evimizde, hiç sorun yoktu ama onlar bu kadar kalabalık ve hep baraber sanki çok daha mutlu gözüküyorlar gözüme, kalmak istiyorum.

Küçük kızlar devamlı yüksek sesle bir gösteri yapıyor, kıvırcık oğlan bilgisayar başında arada bir laf atıyor, d.p.s küçük kızına düşmüş kokusunu içine çekiyor, diğer herkes bir ağızdan konuşup gülüyor. Sonra babam elleri ile yaptığı kahveler ile göründüğünde ben küçük dilimi yutacak gibi oluyorum ama onlar gayet normal birşeymiş bu gibi alıp kahvelerini teker teker bahçeye çıkıp, sigaralarını yakıyorlar. Evet hepsi, 35 yaşındaki ben dahil hepsi sigara içiyor hem de annemin babamın yanında, babamın yaptığı kahve eşliğinde, artık "wowww" demekten başka birşey çıkmıyor ağzımdan.
Çocuklar ve d.p.s dışında kimse kalmıyor salonda, biran onlarla kalmak onları seyretmek istiyorum uzun uzun ama dışarıda da neler konuştuklarını merak edip ben de çıkıyorum.
Hava gerçekten çok güzel, bahçeleri yemyeşil, keyifleri çok yerinde. Salıncakta hemen annemin yanı başına oturuyorum, göğsüne yatmak geliyor içimden; ben yapamıyorum tabii ama den yapıveriyor.
Bebeklerden konuşurlarken ledo'nun oğullarından bahsediyorlar; onun da iki oğlu olduğunu, özellikle büyük olanın çok şeker olduğunu ve hatta tam karşı bahçede oturduklarını öğreniyorum. Hah tamam birazdan onu da göreceğim diyorum ama bir yandan da 35 yaşımdaki benim bütün haberleri annemlerden alıyor olmasını biraz garipsiyorum.

Kahveler içiliyor, kalkmamız lazım diyor den, gitme diyorlar, ısrar ediyorlar, ne yapacaksın bu saatten sonra yemeğe kal diyorlar, yok yapmam gereken çok önemli birşey var diye cevap veriyor çok emin, tamam diyorlar. Hepberaber kapıya kadar geliyorlar, tek tek sarılıyorlar; o en çok anneme sarılıyor, on kere boynundan öpüyor, bu sefer o annemi "annesinin kuzusu" diye seviyor. Babam arabaya kadar geliyor, tekrar sarılıyor ve araba köşeyi dönene kadar el sallıyor, hoşuma gidiyor.

Köşeyi dönüyoruz, siteden çıkıyoruz, geniş ve boş yolda birden durduruyor arabayı ve derin bir nefes alıp benim tarafıma bakarak "evini görmek ister misin? " diye soruyor. Dilim tutuluyor, aptallaşıyorum, sağıma soluma bakıyorum acaba benim ile konuşuyor olabilir mi diye ama birden yaşlı gözleri ile kafasını aşağı yukarı doğru salladığını ve gerçekten benim ile konuştuğunu anlıyorum. Ne yapacağımı bilemez bir şekilde cılız ve titreyen bir sesle " sen beni görebiliyor musun? " diye soruyorum o da yanaklarından süzülen ve aynı benimki bir ses ve tonlama ile " evet " diyebiliyor, sarılıyor bana. Çok acayip bir his bu, çok gerçek üstü, çok heyecanlı ama o kadar da huzurlu. Ben ağlıyorum, o da ağlıyor, ben sebebini bilmiyorum, o biliyor mu onu da bilmiyorum ama bir süre orada, yol kenarına çekilmiş, dörtleri yakılmış kocaman arabanın içinde birbirimize sarılıp, kalıyoruz.

Yola koyulduğumuzda heyecanlı heyecanlı konuşmaya başlıyoruz, bütün bunların nasıl olduğunu, nasıl onun yanına geldiğimi, böyle birşeyin nasıl olabileceğini, ikimizin de aynı anda aynı rüyayı görüyor olma ihtimalimiz olup olmayacağını konuşuyoruz. Köprüye ulaşıyoruz, yine aynı şeyi yapıyor, yine dinlediği müziği değiştirip türkçe bir şarkı bulup onu dinliyor ve bana köprüden geçerken hep bunu yaptığını anlatıyor, kıkırdayarak farkettim diyorum.

Yine orada, o ahşap evin önüne geldiğimizde ikimizde biraz daha sakinleşmiş bir şekilde arabadan inip, merdivenleri çıkmaya başlıyoruz. Kapıyı açıyor, gel bakalım beğenecek misin diyor. Hızlı hızlı dolaştığım eve bayılıyorum, çok zevkli buluyorum kendimi. O da benim gibi fotografları çok seviyor, girdiğim her odada bir sürü fotograf görüyorum; crown, crown'un çocuğu borga, kocası, i.k.d, zey, rey, tüm aile, herkes...Tanımadıklarım var ama eksikler de var, sophie, yasmin yok, ledo yok, benim küçüklük hallerim var ama bu zamandaki hallerim yok. Birden evdeki şeylerin benim ile çok alakası olmadığını hissedip, yabancı buluyorum. ben önde o arkada dolanırken hissetmiş olacak ki gel biraz oturalım diyor, oturuyoruz.

Hadi sor sormak istediklerini diyor; ilk aklıma gelen büyük ile birlikte olacak mıyım oluyor, biraz da utanarak. Gülümsüyor kocaman ve "hayır" diyor ama merak etme çok değil gelecek sene tam bu zamanlarda inanılmaz yakışıklı bir erkek arkadaşın olacak, aslında o ilk aşkın olacak ve onunla çok uzun süre birlikte olup çok mutlu olacaksın diyor, içim rahatlıyor.
Peki çocuğum var mı diyorum hemen heyecanla; ben evlenmedim diyor ve hayır bir çocuğun henüz yok, ama olursa adını hala deep koymayı planlıyorum diyor. Neden evlenmedim, yani evlenmedin diye soruyorum; bir kere kıyısına kadar geldin ama olmadı, hayatın boyunca çok seveceksin, çok sevileceksin, birkaç kez aşık olacaksın, sana da aşık olacaklar merak etme diye yeniliyor yeniden.
Ne iş yapıyorum peki diyorum; biran duraksıyor nasıl anlatması gerektiğini düşünmek için sanırım ama birden aklına gelmiş gibi " hah ben birebir ayşe teyzenin işini yapıyorum" diyor hemen anlıyorum ne yaptığını ve çok seviniyorum. Kesin sophie de ayşe teyze de çok sevinmiştir diyorum sevinçle, bilmiyorum diyor sakin bir tonlama ile. Nasıl yani, nasıl bilmiyorsun? Gerçekten sophie ile yasmin neredeler, ne konuştun onlarla, ne de hiçbir yerde fotografları yok, hala en yakın arkadaşların onlar değil mi diye biraz hiddetli, biraz telaşlı soruyorum, sakin sakin " değiller " diyor. Şaşırıyorum, üzülüyorum, inanamıyorum, böyle birşey mümkün olabilir mi diye kafamı sallarken, ona kızıyorum, surat ifadesinden onun yüzünden olduğu belliymiş gibi okuyorum, dik dik ne yaptın dercesine gözlerine bakıyorum, sakinliğini hiç bozmadan "biz, yani sen ve ben hayatta hep çok şanslı olduk ama bazen hayat herşeyi istediğimiz gibi gitmesine izin vermiyor. Sen daha uzun süre onlarla beraber olacaksın, önünde onlarla geçirilecek çok senelerin var ama ben senin onlarla geçirdiğin senelerin toplamı kadar sene önce onlarla ayrıldım malesef. Korkma kavga etmedik, hiç çirkin olaylar olmayacak, merak etme ben birşey yapmadım ama benim onlarla yollarım yıllar önce ayrıldı. Ben de üzüldüm ve hatta hala bugün düşündüğüm de onları çok garip geliyor olmamaları ama bir yandan da garip gelmiyor. Onlar bana, dolayısı ile sana hayatta en sevdiğin arkadaşlarını da kaybetsen ve dünyada tek başına kalsan da birgün tek başına ayakta kalabileceğimi, hayatta herşeyin olabileceğini, her türlü ilişkinin birgün bir şekilde bitebileceğini öğrettiler. Onun için ledo ile artık eskisi gibi olmadığımızda çok sersemleşmedim " dediği anda ise gerçekten başımdan aşağıya kaynar sular dökülüyor. Ben yumuşak yumuşak anlatımından sophie ile yasmini atlatmaya çalışırken ledo'nun da artık en yakınım olmamasının nasıl birşey olabileceğini düşünmeye çalışıyorum ama beceremiyorum. Yani yumuşak anlatıyor, sanki çok normalmiş gibi, belli ki hiç içi acımıyor, belli ki hiç özlemiyor ama böyle birşey nasıl mümkün olabilir ki? Sıkıntıdan koltuğa büzülmüş olacağım ki iki eli ile kollarımdan tutup, anne gibi kendine çekiyor; "merak etme herşey güzel olacak, şimdiki gibi seni el üstünde tutacak çok çok çok değerli arkadaşın olacak, çok daha fazlası ile de tanışacaksın ve almak istediklerini hayatına alıp, istemediklerini dışarda olması gerektiği yerde bırakacaksın, çok seyahat edeceksin, görmek istediğin her yere gideceksin, hatta aklının ucundan bile geçmeyen yerleri göreceksin, sadece burada değil Italya'da da bir yaşantın olacak,  çok yakın arkadaşların, can dostların olacak; hatta oralardan bir adama deli gibi aşık olacaksın hem de bir daha hiç aşık olmam herhalde dediğin, hiç beklemediğin bir anda; sadece onunla birlikte olmak isteyeceksin; evlenmek hiçbir zaman önemli bir mesele olmayacak senin için ama o istese hemen "evet" diyeceksin. Hayatına girenler ile ihtiyacın olduğu için değil istediğin için, olması gerektiği için değil gerçekten sevdiğin için birlikte olacaksın. Iyi birşey mi hala bilmiyorum ama sevildiğinin değil sevdiğinin, seçildiğinin değil seçtiğinin pesınden gideceksin, hep onlarla birlikte olacaksın. Dünya senin için küçük olacak, sen dünyayı sonuna kadar kullananlardan olacaksın. Inan bana herşey güzel olacak; üzüleceksin tabii bazı şeyleri yaşarken ama hayat sana karşı hep yumuşak yüzünü gösterecek, seneler içerisinde ne kadar şanslı olduğunu kendin hatırlayacaksın. Inan bana herşey güzel olacak" deyiveriyor , ben de gömüldüğüm göğsünden gözlerine bakarak " peki sen bütün bunları nasıl yapabildin " diye soruyorum, yine yüzünde kocaman bir gülümseme beliriyor ;

"Ben yapmadım ki, sen yaptın. Sen hayal ettin, hayal ettiğin herşey tek tek gerçekleşti. Ve şimdiye kadar evlenmedim ve çocuk yapmadım diye de kızma bana bence, zira ben seni  pembe pancurlu evde bebekli halini hayal ederken hiç hatırlamıyorum " diye gülüyor , haklı buluyorum ama bunun için daha çok erken değil mi, acaba ileride bunu hayal etmeyi atlamış olabilir miyim diye düşünürken buluyorum kendimi.

" Sen hayal kurmaya devam et; çünkü birgün hepsi gerçekleşecek " diye devam ediyor. Seviyorum onu, mutlu oluyorum ona dönüşmekten, biran evvel büyümek istiyorum. Bütün kızgınlığım geçiyor, bu sefer ben onun boynuna sarılıyorum, başımı okşuyor.

Bir zil sesi geliyor dışardan, uzaktan; tam kafamı kaldırmış pencereden bakmaya çalıştığımda bir elin omuzumu sarsması ile irkiliyorum, kafayı çeviriyorum i.k.d gülerek bana bakıyor, kızım resmen uyumuşsun yuhh diyor. Ne olduğunu anlamıyorum, etrafıma bakıyorum, yine o yüksek tavanlı, aydınlık sınıfta, 16 yaşımdaki halimle, 16 yaşındaki arkadaşlarımın arasındayım. I.k.d hadi kantine gidelim diyor, biran ona neler olduğunu anlatsam mı diye, nasıl yani bütün bunlar rüya mıydı diye düşünüyorum kendime gelemiyorum, susuyorum. Siz gidin ben gelmeyeceğim diyorum, yalnız kalmak, bütün olup biteni hatırlamak, ne olduğunu düşünmek istiyorum. Belki de kızlarla karşılaşmak istemiyorum hemen, bildiğim birşeyi onlara söylememezlik edemiyeceğimi bile bile.

Hiç kımıldamadan sıramda, elim çenemde, gözüm dışarda onu, yani 35 yaşımdaki beni, den'i düşünüyorum. Nasıl rahat, heyecanlı, hareketli, neşeli olduğunu; sinirli olduğunda korkutucu gelse de gözüme yumuşak tarafının ne şahane olduğunu... Evet evet sevdim ben onu; rüya mıydı gerçek miydi bütün bunlar bilmiyorum ama büyümekten korkmuyorum.

Zil çalıyor yeniden, ders italyanca, hoca vasapolo; yeniden den geliyor aklıma, ne super konuşuyordu italyancayı, keşke ne zaman öyle konuşmaya başladığını sorsaydım, zira bu sene bu dersten bu kadın beni bırakacak diye dertlenmeye başlıyorum yarım yamalak.

13 Nisan 2010 Salı

Banane


Ne şahane bir çocuk, ne şahane bir genç kızdım ben; sadece hislerim ile hareket eder, geçiyorsa gönlümden birşey fazla hesap kitap yapmaz, direk uygulardım. L.buddha vardı o iş için, bilsem de özünde doğru değil yaptığım, mantık tarafımı o üstlenirdi. Şimdi yaptığı gibi sabırla dinler, sabırla anlatır, ümitsizce ikna etmeye çalışırdı ama ben yine bildiğimi okur, kalbimden geçeni yapardım. Hata yapardım ama sevabı da günahı da benimdi işte, sonunda keşke demez, mızmızlanmazdım hiç.

Ne zaman büyüdüm ben Allah aşkına, büyürken hangi dönemde doğruyu, yanlışı ögrendim de diğerleri gibi hayatıma soktum? Niye soktum ? Kim ne yaptı bana?

Şimdi çok içten gelerek, üstelik çoktan yapılmış birşey için, olsun mu olmasın mı diye günlerce düşünür buluyorum kendimi. Fikir soruyorum, her konuşmada niye ise gönül sesimi uzaklaştırıp mantığımı duyuyorum.

Sıkıldım ben büyümekten, yeter bu kadar, büyüdüm yeterince, daha fazlasına gerek yok bence.Kazık da çakmak istediğimden dünyaya, durmak için iyidir bu yaş. Mantık dediğin tuzak. Geliyorsa içten birşey, gönülden yapılıyorsa birşey yapılsın, fazla tartmaya biçmeye gerek yok. Amour söyledi ben dinledim. Sonra açtım ağzımı, hak verdi :)

12 Nisan 2010 Pazartesi

Bir THY Klasigi


Kostur kostur getirip su kapiya sonra da bekletmiyorlar mi, sasiriyor insan. Yine bir THY klasigi, rotar var. 20:45 de kalkmasi gereken ucaga 20:43 itibari ile gecebilmis degiliz. Sorun ettigimden yazmiyorum, Ben her zamanki gibi bu durumlarda rahatim,sinir yapmiyorum aksine cok egleniyorum.
bu sene ucaga binme oncesi rituellerime bir yenisini ekledim;mutlaka aranacak olanlar araniyor tabii ama bir de SMS listesi olusturdum ki her mesajda, birazda ceneler dusuk, zamanlar musait ise zivanadan cikiyoruz. Eglendirdiler beni bu aksam cok, gulduk hep beraber..

Iste simdi gercekten gidiyorum. Milano beni bekler!

6 Mart 2010 Cumartesi

Üzüm Kızı


Yeni yasina sevdikleri ile merhaba diyen, bir arkadastan, they always be dedigin birinden duyulacak en guzel, en anlimli cumlelerden biri ; " hayatima o kadar cok sey kattin ki, iyi ki varsin, umarim hep olursun"...
Canimsin e.e... Bu gece senin kutlaman disinda hicbir guc beni bu evden ve yataktan cikaramazdi!

12 Şubat 2010 Cuma

Yarınların ilk günü

Rüyalarımı hatırlayamıyorum birkaç zamandır; her sabah bir rüyadan uyanıyorum, biliyorum ama kelimelere dökemiyorum nedense. Hep bir his ile uyanıp, hislere yoğunlaşıp sahneleri hatırlamaya çalışıyorum ama yine de olmuyor. Magical saatleri devamlı yakalıyorum da rüyalarımı bulamıyorum. Belki bedenim çok yorgun, çok koşturuyorum ve daha derin uyuyorum bilmiyorum ama her sabah bir rüyadan uyanmaya alışık ben, afallıyorum.

Bu sabah da onu gördüğüme emin olduğum bir hisle uyandım. Uzun uzun düşündüm olmadı. Belki yeniden uyursam geri dönerim dedim, yine olmadı. Kalkmak istemedi canım hiç, günlerin yorgunluğu ve kargaşasından uzak durmak istedim belki; başım dönüyor, hastayım galiba, yataktan çıkmayayım dedim ama o da olmadı. Kalkmak, gidip çalışmak , bu döngüden çıkmak lazımdı. Keyifsiz başladı gün yani; akşamına kadar da dünyayı kurtarmadım açıkçası, çıkmasaydım da o yataktan bugün birşey eksik kalmayacaktı...

Ama akşam mesailer bitip de telefonlar çalmaya başladığında üç kıtadaki üç arkadaşıma ne iyi geldiğimi hissettim, daha doğrusu onlar sözleri ile öyle olduğumu hissettirdiler. Böbürlenmek değil bu yazdığım; değer verdiğin, emek harcadığın, kıymet bildiğin arkadaşlarının dertlerine ortak olduğunda (tıpkı onların sana yaptığı gibi), karşılığında da yorumlarınla hafiflediklerini ifade ettiklerinde, hayata dair hiçbir iz bırakmayacağını düşündüğün günlerden biri, bir anda çok önemli birgün haline dönüşebiliyor.
Yarın birisi için bir dönüm noktası, bir diğeri için daha sakin davranacağı birgün olacak...
Uyuz başlayıp, sakin ve önemsiz detaylarla başlayan bugün aslında sağlıklı yarınların ilk günü olacak.

Kıymet vermek lazım der durur anotherstar, ben de severim bu lafı, katılırım da sonuna kadar. Bazen gelmese de elinden hiçbirşey, sadece karşındakini dinlemek, içini dökmesine izin vermek, destek olmak kıymet vermektir. Yapacak birşeyin olmasa da ben buradayım demek, dertli olduğunu bildiğin kişiyi yalnız bırakmamak, açmasa da telefonlarını, aklımdasın mesajını bırakmak kıymet vermektir. Derdine dert demesen bile sırf onun için dert olarak görmek, önemsemek, dur bakalım buluruz bir çaresini deyip elele vermek kıymet vermektir.

Bense hem veririm hem de bilirim kıymet; dinlerim sonuna kadar, ihtiyaç duyanı asla bırakmam yalnız da bırakıldığımda öyle, bir yolculuk sonrasını bile anlatmak gelmez içimden...

6 Ocak 2010 Çarşamba

Ölüm Acısı



Biliyorum birileri, hem de çok yakın birileri bana kızıyor, alınganlık yapıyor; son zamanlarda ki halimden memnun değil, konuşmuyorum, anlatmıyorum, paylaşmıyorum, paylaştırmıyorum, katılım göstermiyorum diye.
Yeterince çabaladıklarını ve en iyisinin beni kendi halime bırakmak olduğunu düşündüklerini biliyorum. Ama içten içe kızdıklarını ve onları görmezden geldiğim, abartıyorum düşüncesi ile alınganlık yaptıklarını biliyorum.
Nasıl mı? Çünkü en yakınlarım, çünkü sessizliklerinde bile bağrışlarını duyacak kadar iyi tanıyorum onları, çünkü ciğerlerini biliyorum.

Ama alınganlık yapacak zaman değil, gerçekten değil.
Canım kimseyi görmek, kimse ile konuşmak, kimseyi dinlemek istemezken; yavaş yavaş büyüyen ama aynı yavaşlıkla da beni terketmeye hazırlanan içimdeki bu acıyı hissederken, onu yapayalnız bir anımda tanımlamaya çalıştığımda, dudaklarımdan "ölüm acısı bu" sözleri, gözlerimden yaşlar dökülürken, alınmanın, bana birşeyler ögretmenin, birşeyler göstermeye çalışmanın zamanı değil. Hiç doğru bir zaman değil bu.

Ama ben gerçekten kızmıyorum yaptıkları için, alınganlık yapmaksa aklımdan bile geçmiyor.
Özünde ki duyguları, altında ki sebepleri biliyorum, anlıyorum da sadece merak ediyorum; ne zaman acıları sınıflandırmaktan, önem derecesi belirlemekten (ölüm-hastalık-boşanma önemli konulardır, diğerleri değil) vazgeçecekler, boğmak ile ilgisizlik arasındada bir yer var, ne zaman orada durmayı öğrenecekler?

Bugün crown'un, onca içinden çıkılmaz derdinine rağmen bu seyahattinde ki super hoşgörülü ve şaşırtıcı şekilde ısrardan uzak tavrı ve amouur'un hergün ki telefonları ve mesajlarını düşünürken aklıma geliverdi birden bu düşünceler.