dreams etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dreams etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2011 Perşembe

Fantastik Rüyalar 08:08


Los Angeles'da hava inanılmaz; ben biraz güneş gözüksün, aydınlık olsun yeter diye umut ederken resmen bahardan kalma günler yaşıyoruz, bu da tek başına bile iyi geliyor.
Hergün 25 dereceye varan sabahlara uyanıp, kafa nereye biz oraya, plansız, programsız, telaşsız sadece keyif alınan şeyler yapma da işin cabası tabii..

Geçmiş senelerin aksine bu LA'de, sabah erken kalkmalar, bir yerlere yetişmeye calışmalar, birşeylerden eksik kalma telaşı yok; özellikle senenin bu zamanında insan kalabalığından baş döndüren büyük alışveriş merkezleri, bir şişe süt için girilip iki araba malzeme ile çıkılan super marketler yok...Sadece Istanbul- LA arası yaşıyan sevdiklerim ve onlarla canımız ne yapmak istiyorsa onu yapmak var. Hergün öğlene doğru, güneş altında yapılan uzun kahvaltılar, tatil havasi ile devamlı gülümseyen ve mutlu görünen insanlar var. Yüksek sesle dinlenen muzikler, canlı yapılan müzikler, okyanus havası, keyifli yemekler, keyifli sohbetler, atılan kahkalar, yapılan dedikodular var.
Bir de benim son iki haftadir hiç aralıksız gördüğüm geri dönen fantastik rüyalarım var.

Aylarca bir kör ile yattığımdan şaşı kalkmış olduğumdan zahar, her sabah 05:30 ila 06:00 arasında mutlaka uyanıp, bir saat kadar ayakta kalsam da sonrasinda yeniden yataga ve akillara zarar fantastik ruyalarima donup istedigim kadar uyuyorum, kimse de uyandırmıyor.

Meşhurdur benim ruyalarım; derin uyumadığımdan, her sabah bir rüya ile başlarım güne de aylardır böylesine detaylı hatırlamıyordum rüyalarımı. Bölük pörçük birşeyler yakalıyordum da anlatamıyordum. Son iki haftadır algım çok açık olduğundan mıdır nedir, bilmem; o kadar detaylı ve o kadar net hatırlıyorum ki kendim bile şaşırıyorum "inception" kıvamındaki ruyalarıma...

Yüksek pencereli aydınlık bir tiyatronun ahsap koltuklarında yanımda annem, ikinci sırada oturuyorum. Kısa bir sürede tanıdığım ve tanımadığım bir sürü insan dolduruyor salonu. Uzaktan MV ile kucuk kiz e.'yi de goruyorum ama kalkmıyorum yerimden. Birden önümde little budha beliriyor ve acayip sıkı sarılıyoruz birbirimize*.
Bir zaman sonra yasli adam t. geliyor yuksek pencerenin önündeki sahnenin ortasına. Üzerinde kaki rengi bir kanvas pantalon, beyaz gomlek ve koyu yeşil sueter var. Yaşının 70 e yakın hatta geçmiş bile olabilecegini biliyorum ama sahnedeki adamın hareketleri 40-45 yaslarındaki birinin olduğunu farkedince, şaşırıyorum zindeliğine. Neyse beliriyor sahnenin ortasında ve konuşmaya başlıyor elleri ceplerinde; ne diyor hiç hatırlamıyorum ama bir kızı alıp sahnenin sağ tarafına yerleştirdikten sonra beni alıp koyuyor sahnenin tam ters köşesine. Kızın önünde biri, benim önümde yaslı adam t. bakışıken birbirimize o anda anlıyorum neyin içinde olduğumu. Ve bir anda tiyatronun dört duvarı kalkıyor ve kendimi birilerinin devamlı koşturduğu kalabalık bir holde buluyorum. Tutuyor kolumdan, kalabalık bir odanın köşedeki kırmızı kadife perdesinin arkasına sokuyor ve hareket etmememi söyleyip gidiyor. Biri geliyor, perdeyi açıyor, beni görüyor, ben konuşmuyorum, daha önce kendisi de burdan geçtigi için ne yaptığımı biliyor, hemen perdeyi kapatıp gidiyor ve ben hersey bittiginde beni birinin gördüğünü soylemem gerektigini düşünüyorum. Hemen sonra bak yine düşünüyorsun diyorum kendime, düşüncelerimi durdurmaya çalışarak.
Odanın duvarları kalkıyor ve yüksek gökdelenlerin gölgesinde bir kaldırımında buluyorum kendimi yaşlı adam t. ile... Yürürken yolda ağır ağır, söylediklerinden sonuna geldiğimi anlıyorum ve bir anda yer oynuyor, binalar oynuyor, deprem oluyor demem ile binanın yaşlı adam t.nin üzerine düşmesi bir oluyor ve ben hemen gizli bölmeme giriyorum.
Kapağı açıyorum ve yeniden tiyatro salonunda buluyorum kendimi...Etrafta kimler var diye yine bakarken bir mesaj geliyor " Sana bu maili neden gönderdiğimi bile bilmiyorum..." diye başlayan. Tam devamını okuyacakken birşeye basıyorum yanlışlıkla, mesaj siliniyor, panik oluyorum ama birden mail kutusunun tamamını görebildiğimi farkediyorum. İşte o onda bana gelen mesajını kaybettiğimi unutup, başkalarına yazdıklarını merakla bir mesaja elime attığımda "yine aynı şeyi yapıyorsun, sana ne dediğini unutup eski defterleri karıştırıyorsun " diyorum ve elimi çekip, çekebildiğim için de gülümsüyorum...

Gözümü açıyorum, been2'nun evinde devasa odada rahat yatağımdayım ve saat 08:08...
Rüyaya şaşırıyorum, bu kadar detaylı hatırlamama şaşırıyorum, saate şaşırıyorum, ne demekti acaba diye biraz düşünsem de verdiği his iyi olduğundan yeniden uyumaya başlıyorum...

Hayırdır inşallah, hayırdır mutlaka...



* Yakın arkadaş ile sarılmanın anlamı çok güzelmiş. Tam little budha ile bana göre, çok uzun süren ve sağlam dostluğu temsil ediyormuş...

5 Haziran 2010 Cumartesi

Dirilme

Küçük bir ölu kız bedeni, kız kardeşimmiş...Içinde bulunduğu torbanın içinde hareket ediyor, " hareket ediyor" diyorum o.p etmiyor diyor; " bence yaşıyor" diyorum ağlıyorum hüngür hüngür ikna ediyorlar beni öldü diye. Zaman geçiyor, yeniden hareket ediyor bu sefer daha hızlı, torbayı açıyoruz ve gerçekten yaşadığını görüyoruz. 9-10 yaşlarında, sapsarışın, masmavi gözlü, küçücük, sarılıyorum boynuna ve daha çok ağlıyorum...

Rüya ilginç anlamı bugünler için daha da ilginç : Rüyada bir ölünün dirilmesi, umut kesilen bir şeyin yeniden açılması anlamına gelir....


Ben tek birşeyden ümidimi kestim. Yeniden açılacak olabilir mi? O kadar fotografın içinden bir tek ona dokunulmuş olması umut kesilen bir şeyin yeniden açılıyor olmasına işaret olabilir mi? Öyle olsa bari, gerçekten bu sefer öyle olsa, ben de bir daha hiç birşeyden ümidimi kesmesem böylesine isteksiz, böylesine zorunlu...

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Ateştendi Herhalde...


Belliydi dün içimin titremesinden, ayaklarımın buz kesmesinden bugün yatağa çakılacağım, başımı kaldıramayıp bütün gün uykular aleminde dolanacağım. Ateşten mi yoksa çok uzun saatler uyumaktan mıdır bilemem, garip garip rüyalarda dolandım durdum yine. Garip olan rüyalar değildi aslında, bir sürü farklı farklı şeyler görmüş olmak, hepsini tek tek detayları ile hatırlıyor olmamdı. Evet ben bile şaşırıyorum rüyalarıma, evet ben de şaşırıyorum her detayı film gibi hatırlıyor olmama...

Amour, ben ve O beraberiz; gerçek hayatta olmayan ama çok iyi bildiğim bir yerdeyim, daha önce de bulunduğum kocaman hangar gibi bir yerde. Bir kutlama var, içeri girerken tavana asılmış renkli uçan balonları görüp seviniyorum. Herbirinin ucunda hediye paketleri, öylece havada sallanıyorlar. Hemen birini amour için kapıveriyor ve içeri giriyorum. Elimde balon bak bunu sana aldım diyorum ama onun da girerken cate için aldığını görüyorum, içine bakıyorum her iki paketinde onunkinden çok parlak kırmızı bir yağmurluk olduğunu görunce aldığımı beğenmiyorum, ben de o yağmurluktan istiyorum diyorum. Kapıya çıktığımda yine o karşımda, yanında duruyorum boyu uzun geliyor, tamam topuklu ayakkabılarım yok ayağımda ama aramızda bu kadar fark yoktu senin boyun mu uzadı diye soruyorum. Kocaman gülümsüyor yüzüme, alıp avuçlarının içine öpüyor. Yine ve yeniden aynı his; kolera günlerindeki aşk'ta ki gibiyiz. Istemiyor beni, kabul etmiyor olduğum gibi ama bırakmıyor, bırakamıyor.
Rüyada mıyım yoksa uyanık mı bilmiyorum ama birden Tanrı ile konuşuyorum " tamam anladık olmayacak birşey, anladık ki benim iyiliğim için olmayacak birşey ama sen de rüyalarda da karşıma çıkarma lütfen"... Sanırım bunu söylerken uyanıktım...Kapıyorum gözlerimi işe yaramıyor, bir balkonda yukardan aşağıya bakıyoruz, yine sarılmış bana, bırakmıyor, ben de bıraksın istemiyorum zaten...

Sonra verdaak, adri, albi boğazda bir balıkçıya gidiyoruz. Verdaak'ın arabasını deli gibi hızlı kullanıyorum, bir yandan yavaş senin araban değil diyorum bir yandan acayip keyif alıyorum. Hiç bilmedigim yollardan koklaya koklaya yolu bulmaya çalışırken, geçtiğimiz yollarda yeni bulunan tarihi eserleri görünce şaşırıyorum, verdaak'a gösteriyorum, burun kıvırıyor. Sonunda sahil yoluna çıkıp restaurantı buluyorum, her zaman gittigimiz bir yer olduğunu anlıyorum. Tahta merdivenlerden yukarı çıktığımda yere kurulan yatakları ve sini sofrayı görünce şaşıriyorum ama yer yatağına girip uyumaya başlıyorum.

Ateştendi sanırım...

11 Nisan 2010 Pazar

Olağandışı ama Güzel...


Önceden programları, atacakları her adımı belirli turlar ile gezmek ile çok tecrübem olmadı benim.
Bu yaşıma kadar topu topu iki kere tur ile bir yerlere gittim ve hatırlıyorum da gittiklerimde de doğru düzgün onların sana sundukları programların hiçbirine uymayıp, canım nasıl istiyorsa öyle gezdim.
Zor bir olay tur ile bir yerlere gitmek, benim gibi tatilde zaman kavramını unutmak isteyen, kurallara bağlı kalmak istemeyen, yeni bir yere gitti diye sanki her an birşeyler kaçırıyormuş telaşı ile oradan oraya koşturmayı zevk olarak tanımlamayan biri için. Zor bir sürü insan seni beklerken, ne yapalım canım biraz beklesinler diyemeyen ve söylenen saatte illa orada olmak zorunda olan biri için. Bekletmekten nefret eden ama bekletilmeye de bir o kadar tahamül edemeyen biri için.
Tanımadığı ve muhtemelen o zaman diliminde ortak bir dil bulup da eğlenilse bile bir daha asla biraraya gelmeyecek insanların nedense her tatilde dırdırını, memnuniyetsizliğini, herşeye burun kıvırıp, gereksiz yorumlarını dinlemek bana göre değil. Onun içinde en güzeli atlayıp uçağa, kaybolmak sokaklarda, rüzgar nereden eserse, paşa gönül o anda ne yapmak isterse onu yapmak güzel olan. Yorgun musun, uyumak otel odasında birşeyleri kaçırıyorum telaşı olmadan, gelemeyecek bile olsan bir daha geliriz nasıl olsa bir daha edasıyla. Tatil yapmak doya doya, keyfini çıkarmak, mümkünse fiziksel de olarak ama asıl olan beyinleri dinlendirerek geri dönmek güzel olan.

İşte Japonya'ya da bu kafa ile gidecektik ancak hasansan ve kazumi dediler ki Tokyo'da bildiğin gibi yap ama Kyoto programımıza katılsan iyi olur, gerçek Japonya orası, orada bizimle gezmek farklı olacaktır. Sonuçta bu bir tur değildi, ben tanımasam da gidenlerin hepsi arkadaştı, hasansan ve kazumi sadece arkadaşlarına özel bir program yapmışlardı, mantıklı geldi, olur dedim.
Dedim de dedikten sonra beş para almadan herşeyi organize eden bu super insanın Kyoto programı gerçekten zengin, gerçekten turist olarak giderek yapılamayacak kadar enteresan ama gerçekten saati saatine belirgindi. Bu programda herkes birbirine uymak zorunda dediler, ona da ok dedim.
Dedim de dedikten sonra beş dakika geç kalacağım, bekleteceğim insanları, ben bekletmezsem bile crown'lar bekletecekler diye stres de olmadım değil hani. Çok eğlendim, çok şahane bir seyahat yaptım, asla ve asla tek başıma gitsem bulamayacağım yerlerde kaldım, bulmuş bile olsam adlarını asla rezervasyon bile yaptıramayacağım yerlerde yemek yedim, iyi ki onlara katıldım ikinci ayakta ama bir kere daha anladım ki toplu hareketler, planlı programlı işler bana göre değil.

Öylesine değil ki dün gece bile rüyama girdi; panik yaşadım...

Japonya'dayız, Kyoto'da galiba; saat 13.00 de hareket etmemiz gerekirken hasansan dua etmesi gerektiğini söylüyor. Kazumi elleri hazırladığı parlament mavisi parlak ipek bohçaları kapatıyor, osegaki yapıyor hiç görmediğim bir şekilde. Bunu yapabilmen için ileri seviyede olman gerekiyor diyor hasansan bakışlarımı farkedince ve gidiyor. Aklıma gece yatmadan önce yapacağımı söylediğim şeyi yapmadığım geliyor. Hasansan giderken birden budist bir rahip mi oluyor yoksa hızla geçen arabaların arasından bir budist rahip mi beliyor anlamıyorum ama fotografını çekiyorum ve inanılmaz güzel bir fotograf oluyor, herkese gösteriyorum, hayran oluyorum.

Saat 13.20 hasansan döndüğünde, tam otobüse doğru hareket ederken herkes ben tuvalet gitmem gerektiğini söylüyorum, söylenmeye başlıyorlar, ben de o zaman aslında 13.00 de hareket edecektik ama şimdi 20 geçiyor, bir dakika daha beklesek birşey olmaz diyerek gülüyorum.
Yolun karşısına geçip de yukarı çıktığımda bir otel odasında buluyorum kendimi ve birden sabahtan almam gereken bavulllarımı almadığımı farkediyorum, kendime şaşırıyorum. Tam bavulları yerlerinden almaya kalkınca birden dışarda bıraktığım eşyaları görüyorum, o sırada bir otel görevlisi girip içeri odayı boşaltmam gerektiğini bildiriyor, iki dakika sonra çıkacağım derken, hayır diyor hemen, odanın sahipleri geldi bile diyor. Oda birden koridorlu üç odalı bir ev oluyor, çocukluğumdan çimenserlerin evi gibi, koridorda yürüyüp yeni müşterileri görüyorum. 3-5 yüzü asık, karanlık rus adam kendi dillerinde konuşurlarken, ben bavul topluyorum hemen çıkacağım diyorum ingilizce, patronları olduğu belli diğerlerine göre daha sempatik ama yine de korkutucu tip rahat ol, önemli değil diye cevap veriyor bozuk bir ingilizce ile.
Hemen odaya dönüp hızlı hızlı toparlanmaya çalışırken, dışarıda bıraktığım eşyaların ne kadar çok olduğunu görup hem şaşırıyorum hem de panik olup crown'u arıyorum, benim bavullar hazır değil , hasansan'a söyle 5 dakikaya daha ihtiyacım var diyorum, ben söyleyemem sen söyle diyor, yardım istiyorum.
Sonra birden yeni arkadaşlarım yaseminab.,tülay ab., crown, rey hepsini odamda buluyorum. Bir yandan dalga geçiyorlar benimle birden yardım ediyorlar toplanmama. O kadar çok eşya varki, her elimi attığımda şaşırıyorum, yüzlerce rengarenk yüzük, takı var. Önce tek tek koymaya, sonra toplu halde çantaya sıkıştırmaya çabalıyorum. El çantamı alıyorum elime, içinden sular damlıyor, damlalar sızıntıya, sızıntı daha şarıl şarıl akmaya dönüyor, içinden bir şey çıkarıp kapaklı, çantayı sıkıyorum, tüm suyu bir anda boşaltıyorum. Temiz mi bu su diye bakıyorum, tertemiz olduğunü görüp rahatlıyorum.

veee sıkıntı vermiş olacak bu rüya bana ki gecenin bir yarısı uyanıyorum. Tekrar uykuya daldığım da ise daha da komik bir şekilde, nerede olduğumu anlamadığım bir yerde, bir nehire arabamla atlayıp, atladığım yönün tersine ani bir dönüş yaparak suyun üzerinde araba kullanıyorum. Sonra beni durduyorlar sen kraliyet ailesinden misin diye soruyorlar. Anlatıyorum birşeyler, hiç görmediğim acayip bir yerdeyim, bu zamanda değilim sanki, Pinhan geliyor aklıma, bir sürü güzel ve enteresan birşeyler oluyor ama sabah erken çalan telefon ile uyanıyorum.

Gülüyorum kendi kendime ve bayılıyorum bu fantastik rüyalarıma. Ilkinden gece korktuğumu hatırlayınca da korkacak birşey olmadığına, ayaklarımın altı kaşınmadığından henüz yarın ki yolculuğu ve yolculuk sırasında olacak olağandışı güzel birşeyleri haberdar ettiğini düşünüyorum.

Hadi bakalım, yine düşüyoruz yollara, bakalım neler olacak?

10 Nisan 2010 Cumartesi

NICO


Son zamanlarda, özellikle son bir kaç gecedir hep rüyamda ya yataktan çıkasım yoktu; kimseye söylemesem de, yazmasam da, hatta o hep kızgın ve kırgın ve ben hep aynı kendimi affettirme çabamı farklı farklı sahnelerde yaşasam da o var diye rüyalar aleminde kalmak geliyordu içimden.

Hep iyiye yorarım gördüklerimi, hep içten içe yaşananlar bitmedi hala inancı var ya, son gecelerin de verdiği ümitle, çaktırmadan kimseye, kendime bile, bekliyordum birşeyler olacak diye.

Oldu da gerçekten! Amour'un mesajı arkasından telefonu ile aldım tatsız haberi. Iki senedir SLA adlı, tam olarak ne olduğunu bilmediğim ama gencecik bir adamı bilinci dışında, konuşma yeteği dahil her türlü vücut işlevlerini kaybettirerek bir yatağa bağlayacak ve tek başına hiçbir şeyi yaptırmayarak, yatalak bir şekilde yaşatacak kadar illet olan bir hasatalığa yakalanan NICO'nun dün gece gözlerini kapadığını ve aralarından ayrıldığını öğrendim.

Bir yandan üzüldüm, kendini sadece gözleri ile ifade edebiliyor olsa da nefes aldığı her günün karısı, iki küçük çocuğu ve onun gibi iki senedir her hafta en az iki kere ziyaretine giderek, onu dışardaki yaşantı ile bağlantı içinde tutmaya çalışanlar için bir ümit olduğunu bildiğim için.
Ama bir yandan da çaresi olmayan bu illet ile her günü kimbilir nasıl bir hayal kırıklığı, kızgınlıkla yaşayan bu adamın acıları dindiği için belki de kurtuldu dedim.

Onun anlatıklarından tanıdım Nico'yu, hiç görmedim, hiç konuşmadım. Ne olursa olsun her salı ve perşembe akşamlarını ayırdığından ona, hikayelerini dinledim ve çok düşündüm zamanında. Nasıl birşey yaşıyor olduğunu hayal etmeye zorladım kendimi, karısını düşündüm defalarca kafasından geçebilecekleri hesaplamaya çalışarak. En çok çocuklar yaraladı beni bu hikayede herzaman; kendilerinden bile çaresiz ve ilgiye muhtaç, onlara dokunamayan, onlarla oynayamayan, onları sevdiğini gösteremeyen, hem var olan ama bir yandan olmayan baba ile aynı evde yaşamanın, onları nasıl etkileyebileceğini merak ederek. Babalarında bulamadıklarından ihtiyaçları olanı, nasıl ona bağlandıklarını, her gittiğinde biraz daha kalsın diye nasıl ısrar ettiklerini her anlatığında içim buruldu.

Bugün bir kere daha Nico için üzüldüm, genç yaşında bunları yaşadığı için. Karısı ve o iki küçük yavrucak için üzüldüm, bütün bunları deneyimlemek ve bu acılar içinde yoğruldukları için. Onu düşündüm, onu için üzüldüm; biliyorum ki özünde o da kurtulduğunu düşünüyor, biliyorum ki böylesinin geride kalan en yakınları ve özellikle çocuklar için daha iyi olduğunu düşünüyor, ama yine de biliyorum ki üzülmüştür çok. Onu düşündüm ve üzüldüm, hissebileceklerini bildiğim için.
Telefona sarılıp aramak istedim, söylenecek yoksa da birşey varsa içinde dökmek istediğini dinlemek istedim ama yapamadım; amour kızgındı çok dedi, sinirli ve tek başına kalmak istiyordu dedi şaşırmadım. Rüyamda da hep öyle değil miydi zaten?

Aramadım bugün, yapamadım, bulamadım o gücü kendimde. Yarın...

6 Nisan 2010 Salı

His Hep Aynı

Yeni bir seriye başladım, yeni değil, birkaç zamandır devam ediyor, sanırım bu sabah 3.cüsünden uyandım. Yazmadım daha evvel çok da iyi hatırladığım halde nedense ama verdiği his hep aynı, başrol oyuncusu aynı, mekanlar değişiyor, olaylar değişiyor ama o ve verdiği his hiç değişmiyor.
Japonya'ya gitmeden hemen önce görmüştüm, Japonya'da gördüm ve şimdi de döndükten sonra gördüm.

Istanbul'daydı bu sefer...Benim ile ilgili mi değil mi belli değil..Ilgili değil ama ilgisiz hiç değil. Fotoğraf makinesini alıyorum, 94 adet fotograf, geri vermeyi unutuyorum, amour da var. O bana kızgın gibi, ben tükürdüğümü yalamışım gibi...

Zaten her seferin de aynı olan da bu; o bana kızgın ve kırgın , ben yanaşmaya çalışan. O ilgili ama ilgisiz...

26 Mart 2010 Cuma

Japonya'da Ilk Rüya


Rüyalar ile bu kadar alakalıyım ve onların mesaj taşıdıklarına inanıyorum ya, bunun peşi sıra totemlerim de var benim. Mesela ilk defa uyuduğun yerde gördüğün rüya gerçek olur gibi :)

Yorgun geldim otele, yorgunluk kronik bir şey artık benim için ama uzun yol bahanem vardı bugün, geldiğim gibi odaya uzanıverdim rahat yatağa...

Japonya'dayım 11.000 km uzaktayım ama italyanlarım burada da benimle. Hep onlar vardı, tiger da vardı. Sıkıntidaydı, işini kaybetmekten korkuyordu, ben sizin gibi değilim, bu iş benim için çok önemli diyor ve ağlıyordu. Sen delirdin mi tiger diyordum, hatırlasana nelerden geçtim, ne zorluklar atlattım son aylarda ama geçiyor, merak etme diyordum.Ben onu benimle Italya'ya gelmeye ikna etmeye çalışıyor, Moncler satan bir mağaza ile kandırmaya çalışıyordum.
Indas'tan biri vardı, ihsan vardı telefonun öbür ucunda. Kartvizitini verdin mi diye soruyordu meraklı ama birazda kendi işini kaybetme korkusuyla, ben vermem diyordum kimse sormadıkça, kimse istemedikçe seninle çalışalım mı diye de sormam diyordum, şasırıyordu nasıl bu kadar kendine güveniyorsun, nasıl kendini tutabiliyorsun diye.
Leader vardı biraz mahçup, elini kolunu nereye koyacağını bilmez hali ile ama yumuşaktım ben, geçti gitti diyordum. Sonra mr.italy vardı her daim yanımızda. Sonra bir sürüleri daha, kocaman bir alışveriş merkezi kapısında, kocaman bir mağaza önünde duruyor ve konuşuyorduk.

Telefon ile uyandım, hasansan geldiğini bildirdi. Saat 22.00 olmuştu, üşenmedim, indim, yemek yedim onlarla...

7 Mart 2010 Pazar

Işte Bu Gerçekten Şahane


Dün bütün geçmiş haftanın yorgunluğunu atmaya çalıştığım ve mümkünse önden kutlanmaya karar verilen doğumgünü yemeğine gitmemenin yollarını düşünürken, telefon eden e.e'ye " gelmesem olmaz mı? " dedim, direk "olmaz" deyiverdi, "peki asilik yapıp gelmezsem, sana çok ayıp olur mu" dedim " hem de çok, mümkün değil, 33 ü kutluyorum, en seksi yaşım" deyince ve kendisini 15 dakika sonra kapımın önünde bulunca önce HK, sonrasında topuklu giyilecekse hiçbir tür çorap sözkonusu olmadığında ne giyilmeli telaşı da atlatıldıktan sonra, Üzüm Kızı gecesi neşeli başlayıp, çok neşeli bitti.

Yüksek tavanı ile diğer meyhanelerden daha bir iç açan, sazlı sözlü mekan müziğin volume u hariç gayet güzel bir seçimdi. Haftaiçi iş yemekleri dışında neredeyse 3 aydır dışarı çıkmadığımdan gece etrafı seyrederek, türk milletinin kadını erkeği ile hakikaten ne kadar kötü giyindiğini düşünerek, ama ardı ardına devrilen rakılar sonrası neşe tavana vurmuş şekilde akıp gitti. Yüzü, gözü, memeleri estetik lakin vücut ve allah vergisi sesi güzel Rita, azıcık içimi burktuysa da hayallerinin yarısına gelmiş bir kadın imajından dolayı, neşeli hali ile neşeli şarkıları ile kaşık, çatal sesi duysa da zaten kendini ortaya atacak milleti, coşturdukça coşturdu.
Tamam eğleniyorum o ayrı ama ben bu türk kadınlarının içlerinde yatan asena ruhunu sevmiyorum; adabın ile atacaksan at göbeğini de şu dansöz figürleri ile saçlar havada, gerdan kırmaları ve shakira da kimmiş edası ile kıç baş oynatmaları bırakın da erbabı yapsın allah aşkına...neyse ya bana ne?

Rakıyı da özlemişim, çıkıp dağıtmayı da...5 belki de 6 rakı sonrası, ben eve gidiyorum derken yine "ahh olmaz, en seksi yaşım" silahını bir kere daha kullanan e.e'yi kıramayıp, bu sefer kendimi nupera'da bulmam, niye ise, sabahın o saati olmasına ve muhtemelen çok yorgun olmasına rağmen, beni görünce vestiyerci amcanın ( yüzyıldır odur) ," nerelerdesiniz siz, görünmüyorsunuz" farkındalığına bir sevinip, üzerine keyifli keyifli bir votka redbull da içtikten sonra, paşa paşa ama keyifli bir şekilde dönüp direk uykuya daldım ve sabaha gerçekten şimdiye kadar gördüğüm en güzel rüyalardan biri ile uyandım;

Bir reklamasyon durumu var ve onu konuşuyoruz, itiraz ettiğimiz bir durum yok da tam olarak nasıl bir hesaplama yaptıklarını anlamak istediğimizde, karşı taraftaki bir brozzi oluyor bir alessandro ki ikisininde ilk ismi aynıdır, kıl bir cevap verince bana birden avukat kesiliyorum ve rest çekiyorum. Tartışma büyüyor ama geri adım atmadığım gibi, zaman ilerledikçe kendimi daha da güçlü hissediyorum.
Arkasından arabaya atlayıp gezmeye başlıyorum, ya çin'deyim yada hindistan, bilemiyorum ama trafiğin ortasında, kalabalık bir kavşakta duruyorum. Birden birşey yapmak için arabadan iniyorum trafiğin tam ortasında ama tekrar akmaya başlayınca hemen arabaya atlayıp, önümdeki ortası çim yuvarlaktan sola dönüp, ilerlemeye devam ediyorum. Önce araba ile gezeyim, sonra beğendiğim yerlere giderim diye karar veriyorum; neresi olduğunu bilmiyorum ama daha önceden bildiğim bir yerdeyim.
Bir rampadan yukarı çıktığımda, sağımda bizim kanyon misali yarı açık, döner katlı bir alışveris merkezi görüyorum, araba ile içinde dolaşmaya başladığımda ise bir alışveriş merkezinden çok sanat galerisi olduğunu düşünuyorum, her yerde tablo satan çok şık dükkanlar var, buraya daha sonra mutlaka gelmeliyim diye yola devam ederken birden alt katta ki iki adam büyüklüğündeki Mevlana heykeli dikkatimi çekiyor ve hemen oraya gidiyorum. Herhalde sahibi bir türktür diye içimden geçirirken, gerçekten çekik gözlü olmayan ve Türk olduğunu anladığım dükkan sahibi ile karşılaşıyorum." Merhaba" diyorum bana türkçe "merhaba " diye güler yüzu ile cevap veriyor. Etrafta alçıdan yapılmış, yüzlerce Mevlana heykeli ve duvarlarda da yağlı boya Mevlana potreleri var; o kadar şık ve o kadar herşey ecru tonlarında ki inanılmaz hoşuma gidiyor. Tam ben etrafıma bakmaya devam ederken, önce içeri dükkan sahibinin diğer kardeşi giriyor ve bana " biz de sizi bekliyorduk " diyor, " ben " bir yanlışlık olacak, sizi arayan ben değildim, ben bile buraya geleceğimi bilmiyordum" diyorum ama " nasıl olsa bizi arayaktınız " diyor, o zaman ben de ona " belki de ben burayı gördükten sonra birini söyleyecektim ve o arayacakti" diyorum ve o sırada onlardan birinin kızı gelip yanıma bana iki adet numune veriyor yaptırmam için, bunları bana vermeden hemen önce de babasının kulağına " ben ona sermaye vermeye karar verdim, baksana hem de sempatik bir kız " diye fısıldıyor.
Masanın üzerine koyduğu iki adet deri takıma ve her ikisine de bağlanmış deri eldivenlere dikkatle bakarken, o gün ne kadar şanslı ve o anda ne kadar huzurlu olduğumu düşünüyorum ve birden dükkan sahibinin oğlu ile telefonda annesinin gelinliği ve değeri hakkında konuşmaya başlıyorum...

Bu benim his olarak gördüğüm ennnnn güzel rüyalardan biri idi. Yer ve insanlar o kadar güzeldiler ki, içim rüyada gerçekten huzur dolu idi. Bu rüyanın anlamına bile bakmaya gerek yok bence çünkü başlı başına şahane.

6 Mart 2010 Cumartesi

Kalbim Elimde


Birden göğsümde bir sıcaklık hissediyorum ve elimle kontrol ederken ıslaklık peşi sıra geliyor, ne oluyor ayol diye baktığımda ise göğsümde bir delik ve kalbimin olmadığını görüp paniğe kapılıyorum.
Etrafımda kimler var hatırlamıyorum ama sakinler, bense kaptığım gibi bedenimin dışındaki kalbimi beyaz bir kağıt peçeteye sarıp hızlı hızlı, beni hemen hastahaneye götürün diye feryat ediyorum.

Özel bir klinikteyiz, koca bir açık salon heryerde yataklar ve mavi ışıkli loş bir ortam. Bana mavi bir forma giydiriyorlar ama benim aklımda elimde tuttuğum ve hala kan kaybeden, kıpkırmızı kalbimde. Neden sonra rahatlıyorum, bir sigara içip, hemşireyi beklemeye başlıyorum.
Hemşire geliyor, birkaç gün için yapmamam gerekenleri sıralıyor; " içki içmeyeceksin" diyor, " ok diyorum, zaten son zamanlarda hiç içmiyorum, " sigara kesinlikle içmeyeceksin" diyor, orada o an panik oluyorum " nasıl dururum ben üç gün sigara içmeden, hem biraz önce daha bir tane içtim, ya çok kötü birşey olursa " diyorum, " yok ondan birşey olmaz" deyip beni rahatlatıyor.

Heryer loş mavi bir ışık, arkadaki masanın üzerinde duran ve tam ortadan ikiye ayrılmış kalbimin başına gidip, bir neşter alıyorum ve ayrıldım ayrılacağım diyen kalbi tam ikiye bölecekken, hemşire gelip " bu çok dikkatli yapılması gereken birşey, eğer milim kaydırırsan, biraraya getirirken eskisi gibi olmaz, istersen sen dokunma ona, iyi olacak, söz veriyorum" diyor....

Resmen kalbimi elimde tuttum, resmen kalbimi ikiye ayrılmış gördüm ve resmen acayip çok korktum ama bu bir kabus değildi. Anlamına baktım tabii ki ve gayet güzeldi. Bazen çok korkutucu şeylerin anlamı gerçekten çok güzel olabiliyor.

28 Şubat 2010 Pazar

Ara Şu Kadını...



Burada hava heryerden farklıdır, kar kıyamet olsa dünyada burada şahanedir, başka yerlerde güzel ise o zaman burada çok daha güzeldir dedim dedim nazar değdirdim...Gri gıpgri bir sabaha uyandım bugün Rapallo'da..Dün, önceki gün ile alakası bile yok. Soğuk değil, içini titretmiyor ama gri işte, tepelerin arkasındaki yüksek dağları, diğer burunları göstertmiyor sana. Bu havanın tek güzel yanı ise, balkon kapısı sonuna kadar açık odanın içine giren dalga ve çığlık çığlığa bağıran martı sesleri. Havanın güzel olan tek yanı, aklın dışarda kalmadan, içerlere kapandım diye için için yemeden evde, buradaki ev otel odasında huzurla kalıp tembellik yapabilmen....

Yine acayip bir rüyadan uyanılmış, gri birgün bugün...O kadar karışık ve o kadar kalabalık bir rüya ki hatırlıyorsam da her detayını, uzun uzun yazmaya üşendiğimden sadece enteresan noktalarını not etmeye karar verdim.... Yine bir gazeteci, ama bu sefer bir kadın, sarışın, çok güzel, çok havalı...Yine Italyan kültürü objesi , lise yıllarında gezinti, yine bu dünyanın insanları , mr. italy bu sefer, yine onun evinin arayışı, yol gösterenim, yolu bilen ise tiger....

Rüyalarda ardı ardına aynı mekanlar ve aynı temalar ve aynı objeleri görüyor olmanın da bir anlamı olmalı. Yok mudur bunları yorumlayacak profesyonel biri acep? Var tabii ki biliyorum da kim olduğunu ama araştırmak, kontağa geçmek, gitmek için zaman ayırmak lazım...Neyse ben biraz daha toparlayayım bilgileri, kocaman bir dosya olduğunda ararım kendisini...

Şimdi odadayım, akşama yine program aynı...Yine Genova'ya gideceğiz; bu sefer önce sinema, bu sefer gerçekten Invictus, sonrasında yemek yenilecek. Yine kadro aynı.. Güzel yani...

27 Şubat 2010 Cumartesi

Boğarım Seni Tek Hamle ile...


Çok şükür ruhum değil de bedenim yorgun artık...Sabahların köründe uyan, uçağa bin, in, yüzlerce km araba kullan, oradan oraya koştur ve bunu bütün hafta ardı ardına yap derken beden yoruluyor haliyle. İçin dalganıyor yorgunluktan, nefes almakta zorluk çekiyorsun, bacakların seni taşıyamaz oluyor. En şaşırtıcı olan tarafı ise artık bir adım bile atamayacağını ancak hiçbirşey yapmak zorunda olmadığın tatil gününde anlıyorsun; ertesi sabaha uyanmak zorunda olmadığını bildiğin anda beden bir rahatlıyor, kendini bırakıveriyor ve o andan sonra zorlasan da  kaldıramıyorsun onu yataktan.

Işte bugün o günlerden biriydi; dün de dediğim gibi akşama kadar uyudum...Sabahın köründe tiger'ı yolcu ettim, uyudum, uyandım, birşeyler atıştırdım, tekrar uyudum ve yine enteresan rüyalara daldım...

Yanımda e.e ile birlikte 4.Levent'deki eski evin kapısındayız. Anahtar ile kapıyı açtığımda evde bir gariplik hissediyorum, sanki bizden önce birileri girmiş gibi. Uzun koridorda yürürken biran herşey yeniden normal görünüp de rahatlasamda yine de odaları kontrol etmek için evin içinde dolaşmaya başlıyorum.
Bunu arasıra normal yaşantımda da yaparım. Heryerde alarmlar olmasına rağmen, bazen küçücük bir his bütün evi kontrol ettirir bana; dünyanın en saçma şeyidir aslında, gerçekten biri varsa içerde bakıp da ne yapacaksam tek başıma, ama yaparım işte merakım giderilsin diye.
Neyse yatak odalarına açılan geniş kare koridora geldiğimde birden annemlerin odasından bir el boğazıma yapışıyor ve hiç tanımadığım bir adam ile göz göze geliyorum. Haklıymışım diyorum, inanılmaz korkuyorum ve çığlık atıyorum. Rüyadayım, şimdi çığlığım çıkmayacak, e.e beni duymayacak diye düşünüp daha da korkuyorum ama bu sefer yanılıyorum, sesim inanılmaz güçlü çıkıyor. Adam beni kavradığı gibi tek hamle ile d.p.s'in odasına sürüklüyor ve üzerime abanıyor. E.e gitmiştir diye korkuyorum ama odaya da gelmesini istemiyorum, adamın evde başka birinin daha olduğunu bilmesini istemiyorum, bir şekilde yardım çağıracaktır diye düşünüyorum. Adama karşı koymamaya karar veriyorum, istiyorum ki ben de istiyorum zannetsin, istiyorum ki rahatlasın, kendini kaybetsin ve o kendini bıraktığı anda yapıştırıp bir tekmeyi kaçayım diye hesaplar yapıyorum.
Ne kadar zaman geçiyor bilmiyorum, birden odaya d.p.s giriyor, olduğundan daha uzun ve ince, üzerinde beyaz V yaka keten bir elbise. Onun odaya girdiğini görünce adam birden kendini bırakıyor ve ben o anda tek bir hamle adamın altından kendimi kurtarıp, üzerine abanıyorum ve tek elimle boğazına yapışıyorum. Orta boylu , hafif toplu bir adam, boğazı kalın ve benim elim küçük olmasına rağmen öyle bir kavrıyorum ki boğazını, oracıkda tek bir hamle ile onu öldürebilirim; ellerimde öyle bir güç hissediyorum ki tek saniyede işini bitirebilirim. O kadar kızgınım ki yüzünde ki korku ifadesi bile etkilemiyor beni, sonra d.p.s "yapma, gerek yok" diyor. " Polise haber verdin mi? " diye soruyorum d.p.s'e " hayır, adam bir gazateci, bırak onu " diyor. Biran tereddüt edip, istemesem de aslında bir saniye sonra bırakıyorum. Adam toparlanıyor, yakasını paçasını, ceketini düzelterek ayağa kalkıyor, yüzünde kibirli ifade ile. D.p.s adama öbür odaya geçmesi için komut veriyor, onu dinliyor. Onlar önde ben arkada benim yatak odama geçiyoruz ve birden d.p.s çok sert, çok katı ve çok net bir şekilde adam ile konuşmaya başlıyor. Adamın suratında ki ığrenç kibirli ifade hiç eksikmiyor. Yaptığının çok yanlış olduğu söylendiğinde " o da istedi " diyor korkunç bir soğuklukla, d.p.s " sen şaşırdın galiba, olmayacak bir hikaye bu, sen türk kültürü ile büyümüşsün, den italyan kültürü ile büyütüldü, nasıl bir bağlantı kurarsın kendin ile " diyor ve adam serbest bırakılıyor. Kapıya kadar adamı geçiriyoruz, ben hala korkuyorum yeniden peşime düşecek diye ama bugün sokakta ğorsem tanıyacak kadar iyi hatırladığım adamı, kapıdan çıkarken ki yüz ifadesinden bir daha hiç görmeyeceğimi anlıyorum
D.p.s'e nasıl haberin oldu diye soruyorum, "biz hamilelerin bir ağı var, ben önce onu kullanmayı bilmiyordum, hep isim sırasına göre bakıyordum ama anlık mesaj bölümü de varmış, e.e'den mesaj geldi" diyor. E.e'nin de hamile olduğunu hatırlıyorum, oradan hiç ayrılmadığını anlıyorum, d.p.s'deki o kararlı ve güçlü hale şaşırıyorum ve salona giriyorum.
Herkes haberdar olduğundan olaydan, birden evi doluvermiş buluyorum. Salonun ortasına açık büfe kurulmuş, bir kazanda şerbet gibi birşey kaynıyor..Ne zaman geldiler bunlar diye düşünürken birden yerde oturan uga'yı farkediyorum, yanına gidip, sen ne yapıyorsun burada diye soruduğumda " bir saattir buaradyım, kimse birşey söylemiyor, biliyorum ki kötü birşeyler oldu, ne oldu, çok korktum" diyor. Önce dudakları titriyor, sonra gözlerinden yaşlar akmaya başlıyor, omuzdan tutup onu tek tek anlatmaya başlıyorum ve uyanıyorum. Uyandığımda ise e.e'nin sms ile karşılaşıyorum "where r you? "....

Rüyadan uyandığımda saat 18:30, amour ve gallo ile randevum ise 19:15 de idi. Biraz yorgunluktan, biraz bütün gün uyumaktan, biraz da bu rüyadan dolayı sersem, sakin ve sessiz kaldım sonrası 2 saat.
Kalktık yemek ve sinema için sinema için Genova'ya gittik; onlar konuştular, güldüler ama ben hemen kendime gelemedim. Aklımın bir köşesinde "neydi şimdi bütün bunlar" diye bir kemirgen vardı ama sonrasında geçti gitti. Şahane bir yemek ve üzerine benim sevdiğim tarz, şahane bir italyan filmi ile şahane bir akşam geçirdim.

Oldum bittim Italyan sinemasını severim, bu akşam aslında Invictus'u seyredeceğiz diye hareket etmişken, geç kaldığımızdan Genitori e Figli ; Agitare Bene Prima Dell'uso diye bir filme gittik ki gerçekten çok eğlenceli ve keyifli idi. Dvd koleksiyonuma eklenecek parçalardan biri idi.

Geç bir vakit otele döndüğümde ise şaka gibi aklımda sadece yeniden uyumak vardı...Zavallı beden, son zamanlarda çok zorlanıldığından artık isyanlarda....

15 Şubat 2010 Pazartesi

Dönüşü Fantastik Olcaktı Tabii...



Normal insanlar için gece uykuya dalmadan önce kitap okumak, güzel yada sıkıcı farketmez, geçmiş bir günün arkasından kafaları boşaltmaya, hayal güçlerinin diyarında biraz dolaşıp, rahat bir uykuya dalmak anlamına geliyordur herhalde. Bildiğim birçok insan için kitap okumak uyumayı kolaylaştıran birşey. Bu alışkınlığı olanların benim gibi işin bokunu çıkardıklarını duymuyorum; her gece bir, bilemedin iki chapter okuyup adabı ile yarı baygın bir şekilde yorgan altındaki yerlerini arıyorlarmış, hatta kimisi de var ki ikinci sayfaya gelmeden gözleri kapanıyormuş.

Ben mi ? Bir kere aldın mı elime, bir bölüm daha bir bölüm daha derken kendimden geçip, ne saatin, ne ertesi sabah erken toplantıların, ne de başka bir şeyin farkında oluyorum; kaptırıp kendimi, sonrasının merakından saatlerce okuyorum. Dün gece, birazda inattan yeniden okumaya başladım bir türlü konusuna bile giremediğim kitabımı; bu sefer heyecanımı kontrol ettim, ettim de yazarın dili o kadar akıcı ki sabahı da 3.30 ettim, üstelik ertesi gün palazzi'nin gelip de deli gibi koşturacağımı bildiğim halde. Çok az kişiden çekinirim ben profesyonel hayatımda, zorlasam sayıları 3 ü geçmez ve palazzi bunların en başıdır;  en çok sevdiğim, en çok saygı duyduğum, en güvendiğim ama en çok da çekindiğimdir. Palazzi, telefonun üzerinde adını gördüğünde, cevaplamadan önce kendine çeki düzen verdiğin, oturuşunu bile düzelttiğin, telefonun zilini 3 kere çaldırtmadıklarındandır. Buna rağmen bir kitabı elinden bırakamayarak , ertesi güne 5 saat uyku ile başlayacağımı farkettiğimde allah allah nidaları ile uyku öncesi klasik düşünce diyarlarımdan dolaşmamaya çalışarak, uyumaya çalıştım.

Sonuç; den klasiklerinden fantastik bir rüya, nihayet!

Beş yıldızlı bir otelde, açık renk, uzun bir ahşap masanın ucunda italyan bir aile ile iş görüşüyorum. Bir aile şirketi, anne-baba, biri kız diğeri erkek 2 çocuk. Bulunduğumuz salon bir otelden çok bir sarayı andırıyor, duvarlarından şırıl şırıl sular akıyor, muhteşem ihtişamlı avizeler tavanlardan sarkıyor, küçük, zarif aplikler duvarları süslüyor. Kabartmalı duvarların, çicek desenli ipek halıların, mobilyaların hepsi yumuşacık pastel renkli.
Aile çocukların benim ile bir süre kalmaları gerektiğini söylüyor iş için; 25 yaşındaki oğlan bizim f.boari ye benziyor ve gözleri iş için değilde başka birşey için kalmak istiyormuş gibi bakıyor. Çocuk bu daha diyorum, gülüyorum, anlamamazlığa gelip yanlarından ayrılıyorum.
Koridorda yürürken birden en büyük dayı ile karşılaşıyorum üzerinde beyaz bornozu, saçlar yataktan yeni kalktığını belli eder şekilde dağınık. Ama duruşu, ses tonu hepsi o eski ihtişamlı günlerdeki gibi. Önünde el pençe divan duran otel çalışanları ile konuşurken yanina yaklaşıyorum, birkaç saniye bana baktıktan sonra "ahh cadı seni tanımadım" diyor ve öpüyor, hemen sonra yine o hükmeden otoriter sesi ile "bana bir kalem lazım, rengi, şekli, ebadı normal birşey olsun " diyor, ben hallederim deyip yanından uzaklaşarak yan odaya giriyorum. Leader ve lions ile karşılaşıp bana bir kalem lazım palazzi için diyorum. Leader gömleğinin cebindeki siyah, köşeli kalemi çıkartıp bu olur mu diye sorarken, ne garip bir bu kalem diye düşünüyorum ama işimi görür diyorum ama birden leader tereddüt edince vermekte "ne kadar ki bu kalem?" diye soruyorum "220 tl" diyor , " iyi işte olur, çok da pahalı değilmiş" diyorum ama vermek istemediğini anlayınca "neyse biz ona başka bir tane alalım o zaman, şöyle 80 tl lik birşey olur, alt tarafı geçici birşey istedi" diye düşünüyorum ve birden salonun dikiş makineleri ile dolu olduğunu ve ikisi ile birlikte çalışan işçiler arasında dolaştığımı farkediyorum...

Hoop hooopp 4.Leventte ki eski evin uzun koridorun peşi sıra 5 ayrı kapıya açılan dikdortgen holdeyim. Duvar dibinde, köşeleri birbirine dokunacak şekilde simettrik bir şekilde iki beyaz kurutma makinesini,  her ikisinin üzerinde de iki koca siyah tabutu ve başlarında d.p.s i buluyorum. Bunların burada hala ne işi var diye soruyorum sakince ama şaşkın bir şekilde. Gönderemedim diyor şimdi hatırlamadığım sebeplerini sıralıyor, içindeki ölülerin gözlerinin oyulması gerektiğini ama bu fikirden hoşlanmadığını söylüyor ve birden sağ tarafta, onun tarafındaki tabutun kapağını açıp, siyah fermuarlı bir torbanın içindeki cesedi, sanki tüy gibi hafifmiş gibi tek eli ile yukarı dogru kaydırıp, altındaki beyaz torbayı çıkarıp, tabutu kapatıyor. Korkmuyorum hiç, sadece ölülerin ağırlaştığını zannederdim nasıl tek eli ile hareket edebildiğini düşünüyorum, içındekinin behiye olduğunu duyunca, rüyada olduğumu düşünerek "ahh ömrü uzadı" diyorum. Elime bir tenis raketi ve yeşil yeşil topları alıp saydırmaya başlıyorum....

Birkaç zamandır böylesine net hatırlyamadığımdan rüyalarımı, pek bir neşeli uyanıyorum. Neremden uyduruyorum bütün bunları hiçbir zaman cevabını veremeyeceğimi biliyorum ama fantastik bir şekilde de dönmüş olsalar, mutlu oluyorum....

Gün palazzi ve adri ile gayet rahat, güzel ve verimli geçiyor. Akşamında sunset deki keyifli, bol kahkahalı, bol dedikodulu yemekten üçümüz de iş dışında herşeyden konuşup ayrılıyoruz....

12 Şubat 2010 Cuma

Yarınların ilk günü

Rüyalarımı hatırlayamıyorum birkaç zamandır; her sabah bir rüyadan uyanıyorum, biliyorum ama kelimelere dökemiyorum nedense. Hep bir his ile uyanıp, hislere yoğunlaşıp sahneleri hatırlamaya çalışıyorum ama yine de olmuyor. Magical saatleri devamlı yakalıyorum da rüyalarımı bulamıyorum. Belki bedenim çok yorgun, çok koşturuyorum ve daha derin uyuyorum bilmiyorum ama her sabah bir rüyadan uyanmaya alışık ben, afallıyorum.

Bu sabah da onu gördüğüme emin olduğum bir hisle uyandım. Uzun uzun düşündüm olmadı. Belki yeniden uyursam geri dönerim dedim, yine olmadı. Kalkmak istemedi canım hiç, günlerin yorgunluğu ve kargaşasından uzak durmak istedim belki; başım dönüyor, hastayım galiba, yataktan çıkmayayım dedim ama o da olmadı. Kalkmak, gidip çalışmak , bu döngüden çıkmak lazımdı. Keyifsiz başladı gün yani; akşamına kadar da dünyayı kurtarmadım açıkçası, çıkmasaydım da o yataktan bugün birşey eksik kalmayacaktı...

Ama akşam mesailer bitip de telefonlar çalmaya başladığında üç kıtadaki üç arkadaşıma ne iyi geldiğimi hissettim, daha doğrusu onlar sözleri ile öyle olduğumu hissettirdiler. Böbürlenmek değil bu yazdığım; değer verdiğin, emek harcadığın, kıymet bildiğin arkadaşlarının dertlerine ortak olduğunda (tıpkı onların sana yaptığı gibi), karşılığında da yorumlarınla hafiflediklerini ifade ettiklerinde, hayata dair hiçbir iz bırakmayacağını düşündüğün günlerden biri, bir anda çok önemli birgün haline dönüşebiliyor.
Yarın birisi için bir dönüm noktası, bir diğeri için daha sakin davranacağı birgün olacak...
Uyuz başlayıp, sakin ve önemsiz detaylarla başlayan bugün aslında sağlıklı yarınların ilk günü olacak.

Kıymet vermek lazım der durur anotherstar, ben de severim bu lafı, katılırım da sonuna kadar. Bazen gelmese de elinden hiçbirşey, sadece karşındakini dinlemek, içini dökmesine izin vermek, destek olmak kıymet vermektir. Yapacak birşeyin olmasa da ben buradayım demek, dertli olduğunu bildiğin kişiyi yalnız bırakmamak, açmasa da telefonlarını, aklımdasın mesajını bırakmak kıymet vermektir. Derdine dert demesen bile sırf onun için dert olarak görmek, önemsemek, dur bakalım buluruz bir çaresini deyip elele vermek kıymet vermektir.

Bense hem veririm hem de bilirim kıymet; dinlerim sonuna kadar, ihtiyaç duyanı asla bırakmam yalnız da bırakıldığımda öyle, bir yolculuk sonrasını bile anlatmak gelmez içimden...

24 Ocak 2010 Pazar

e.e



Geçen haftaiçi birgün beni sabahın 7.30'da uyandırdığından beri, aklımın bir köseşi hep e.e 'de....Sesi iyi geliyor, sms'ler normal sound ediyor ama araya bu zorunlu yolculuk ve yolculuk öncesi benim kendi stresim girdiğinden bir türlü vakit bulup da biraraya gelemedik, adam gibi konuşamadık, tam olarak neler oldu bitti bilmiyorum ve kendi durumumu düşünmediğim anlarda aklımda sadece o var.

Bu sabah da yorgun daldığım uykudan, bir sürü karışık ve ifade edemediğim görüntünün içinden sadece onun ile ilgili kısmını hatırlıyorum rüyanın;

Birileri ile bir mağazada dolaşırken, kahve içelim deyip, mağazanın cafe'sine giriyoruz. Küçük yuvarlak masalar, kalabalık ve gürültülü bir yer. Birden e.e bana sesleniyor; curly beauty n. ile y.e de var, hepberaberler... Ben yüzlere bakıyorum sakin, gülümseyerek, e.e elinde pembe bir mont n'ye giydirmeye çalışıyor " biz de kalkıyorduk, sonra görüşelim mutlaka" diyor. Tam çantasını eline almış giderken, dönüp bana "ben seni çok seviyorum, sen çok özelsin biliyorsun değil mi?" diyor.

Içim rahat aslında, karşında konuşabileceğin, medeni, seni anlamaya meyilli biri olduğu sürece herşey daha kolay ve sağlıklı. Düşünuyorum da karşı taraf başka biri olsa, tanıdığım diğer adamlar gibi hatta geconti gibi biri olsa herşey nasıl da farklı olurdu. Bence sonunda tanrı, tüm zorlukların sonunda karşına sana en iyi gelecek olanı seçip, önüne koyuveriyor.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Ağızdaki Topak



Geniş, kolonlu,loş bir salondayım. Italya'da mı yoksa Istanbul'da mıyım bilmiyorum, etrafımda her ikisinden de insanlar var. Birisi evleniyor, bir düğün partisindeyim, bir italyan mı yoksa türk mü, kim evleniyor onu da bilmiyorum. Salonun ortasındaki uzun ahşap masanın arkasından insanlara bakarken, chiara ısrarla geline çok şişmanlamış olduğunu ve kilo vermesi gerektiğini söylememi istiyor. " Çıldırdın mı sen, hayatının en güzel gününde böyle birşey söylenir mi, gününü mü mahvetmek istiyorsun? " diyorum, ısrar etmekten vazgeçmiyor, yakamı bırakmıyor. Ileriden gelen siyah elbiseli kızı işaret ederek "işte geliyor, söyle mutlaka " dediğinde gelinden bahsetmediğini, kızkardeşini kastettiğini anlıyorum, o zaman olabilir diye düşünüyorum.

Birden salona geconti giriyor, telaşlı; çok fazla yabancı insan dolu salondan rahatsız, yukarıda ki showrooma girmelerinden, oradan birşeyler kaybolmasından korkuyor.
Önümde durup telaşlı telaşlı birşeyler söylerken birden iki eliyle yüzümü kendine doğru çekip beni öpmeye başlıyor; ben çıldırdı herhalde ne yapıyor bu böyle, herkes burada, herkes görüyor diye düşünürken birden ben de boşverip herşeyi, kollarımı boynuna doluyorum. Birbirimizden ayrıldığımızda ağzımın dolu olduğunun farkediyorum, ne olduğunu anlamaya çalışırken, birden iğreniyorum, ağzı doluyken benim ile nasıl öpüşür diye başımı iki yana sallamaya başlıyorum ama hemen sonra ağzımın içindeki topağın leblebi ya da fındık olduğunu hissediyorum. " Ne olacak canım, fındık yemiş işte" diye aklımdan geçirip ona dönerek " merak etme kimse yukarıya çıkmıyor, telaşlanacak birşey yok " diyorum, gidiyor.

Evlenenin kim olduğunu hala bilmiyorum, bir timida moro oluyor bir ghierghia. Herzaman ki gibi siyahlar giymiş olan ghierghia'nın arkası çizgili siyah ince çorap altına giydiği yırtmaçlı, siyah suet louboutin'leri dikkatimi geçiyor, amour'a gösteriyorum. Louboutin değil onlar diyor , "hahahaha emin misin? " diye yeniden gözüm ile işaret ettiğimde " inanılmazsın" deyip gülmeye başlıyor.

Arka küçük odalardan birine geçtiğimizde, yine geconti beliriyor; üzerinde pembe bir kazak, bej bir pantalon, kazağının altından gömlek yakaları çıkmış, yanıma geliyor. Şimdi herşey daha normal, daha rahat. Karanlık ve pancurları yarıya kadar indirilmiş pencereye yaklaşıp, aradan hava almaya çalışıyorum ve temiz havayı hissedip, dolu dolu içime çekiyorum.....

Sabahında amour ve gallo ile düştüğümüz Milano yolunda rüyayı anlattığımda, fındık bölümünde amour'un kafası geri gidiyor, gözleri büyüyor; benim ile aynı şeyi, tıpkı kıvırcıkda olduğu gibi diye düşünüyor ve "onu herşeyi ile, olduğu gibi kabul ediyorsun, inanılmaz" diyor.

Gallo da, ben de, amour da aynı şeyi düşünüyoruz; ben onu herşeyi ile kabul ediyorum da o buna inanamıyor...whatever....

15 Ocak 2010 Cuma

Rüyada Kirpi



Kocaman, bembeyaz bir salon; yine yerlere kadar inen büyük bir pencere ve önünde alabildiğine deniz, belki de okyanus, zira ev tam sahil evlerine benziyor.
Neyse salonda dolanırken birden küçücük, vizon rengi bir kirpi gözüme çarpıyor, eğilip yerden alıyorum korkarak. Ilk defa bir kirpiye dokunuyorum, korkuyorum batacak iğneleri diye ama batmıyor, yumuşacık. Kendimden olabildiğince uzak tutmaya çalışıyorum, kesin kokusu kötüdür diye ama öyle güzel kokuyor ki, parfüm gibi.
Bahçeye çıkıp, yere yani onu özgür bırakıyorum, sonra oturup şezlongun üzerine şimdi kim olduğunu hatırlamadığımla sohbet ederken, birden kirpinin bacağıma dolandığını daha doğrusu yapıştığını hissediyorum. Önce, kokusu ve dokusu güzel bu minik beni rahatsız etmiyor ama birden ona bakamayacağımı ve bunun normal olmadığını düşünüp insin diye bacağımı sallamaya başlıyorum ama inatçı inmiyor. Arkadaşım eli ile almaya çalışıyor ama başaramıyor, yapışıyor sıkıca.
Birden " kirpi rüyama geri döndüm, aynı onda ki gibi" diyorum ama hemen sonra " ben hiç kirpi rüyası görmedim ki, sadece o bana kirpiye döndüğünü söylemişti" diyorum...

Hoop hooop sonra bir sürü hızla iç içe girmiş sahnelerin içerisindeyim. Eski mahalleden geçerken 30 yıllık evliliklerini süpriz bir anda bitiren cücü'nün annesi ve babasını, hala annenin oturduğu evin balkonunda görüp, önce seviniyorum 10 seneden sonra yeniden barışmışlar diye ama tam balkonun önünden geçerken annenin kızgın ve asık suratını farkettiğimde barışmadıklarını anlıyorum.

Hoop hoopp çocukluğumuzun sarayı s.s' deyiz hepimiz. Madame marika yelkenlere takmış, küçük bir yelkenli almış rüzgar gülü olarak adlandırıyor. " Bahçeye koysana orada rüzgar vardır" diyorum, " yok uçar bu orada, burada olması daha iyi diyor" naifçe.
Babam elinde şemsiye gibi açılan enteresan bir çanta ile karşımda, büzüşük istedi diyor. 8 yaşındaki çocuğa 300 tl'lik çantayı aldığını duyunca "çıldırdın mı sen ?" diyorum, çocukluğumuzda da ne istersek alan adam yine aynı " ne yapalım" ifadesi ile gülüyor.
D.p.s. hamile hali ile penceresiz bir odaya kapanmış çalışıyor; " burası senin ofisin mi?" diye soruyorum, "yok canım ne ofisi, geçici birşey bu, sıkıldım zaten buradan, niye ben burdayım ki" diyor.
Rey beni evimden arıyor, bırakması gereken şeyleri bıraktığını haber vermek için, sormak gelmiyor içimden ama sonra soruyorum hemen gidecek misin diye, " yok bu gece burada kalacağım" diyor, rahatlıyorum.

Uyanır uyanmaz açıp anlamına bakıyorum kirpinin; yeni ve güzel bir dönemi işaret ediyor.
Rey'in "yok burada kalacağım" cevabının da zaten kendim ne demek olduğunu biliyorum.

11 Aralık 2009 Cuma

Adı Neydi ki Şehrin?




Bu gündüz uykularının rüyalarının gecedekilerden bir farkı var mı acaba? Verdikleri his her seferinde biraz farklı olduğundan, içerik ve mesaj bakımından da bir farkları olabilir mi diye düşünmeden edemedim birden....

Bir evin içindeyim, daha önce bulunduğum, çok iyi tanıdığım bir ev; yeni degil, tam olarak hatırlamıyorum ama son iki sene içerisinde yine rüyamda gördüğüm bir ev. Ev sahipleri farklıydı, bulunduğu şehir farklıydı, dekorasyonu farklıydı ama ev aynı evdi.
Bu sefer ki evsahibemiz giorgia, eski ve yeniden mustakbel görümce, geconti'nin kızkardeşi. Ama evi bir adam gezdiriyor bana, önden yürüyüp anlata anlata odandan odaya geçen bu adam bir texpa t. oluyor bir karma e.
Evin her köşesine konulmuş televizyonlar dikkatimi çekiyor, her odada hatta 1 metre genişlikteki holün, salon girişi duvarında bile son derece pahalı, son teknoloji bir televizyon bulunuyor. O anda karma e. olan adam, yüzümdeki "bu ne şimdi?" anlamsızlığını görmüş olacak ki, " o yanlışlıkla oraya kondu" diyor, gülüveriyorum. Tam bunu konuşurken salona giriyoruz, bol, uzun koridorlu bir ev icin küçücük, kare bir salon. Adımı salona attığın anda önüne çıkan televizyon sehpası ve üzerine kondurulmuş çok eski bir televizyon, solunda küçük yuvarlak bir masa, tam karşında boydan boya bir pencere ve pencere önünde, bol yastıklı, yastıkların herbiri birinden farklı renkte ecru bir kanepe.
Televizyona takılıyor gözüm yeniden, gülüyorum. Herkesin kesin girdiği bu odada niye bu kadar eski var peki diye düşünürken, kendi gerçek hayattaki televizyonum ve o eski halini ne çok sevdiğimi hatırlayıp, buradaki ayrıca bir mobilya diyorum.
Salonda şimdi 4 kişiyiz: ben, geconti ve tanımadığım, görsem tanımayacağım iki adam. Ben ve adamlar masanın çevresindeyiz, ben masanın arkasındaki Mevlana ve semaya başlamak için onun önünde eğilmis semazenin kara kalem resmine bakiyorum, geconti ise çok sinirli, basbaya kavga ediyor adamlarla. Öyle bir an geliyor ki, dövecek adamları , üstlerine yürüyor, kükreyerek. Konu nedir hiç bilmiyorum ama birden adamların önüne atıyorum kendimi.
İkimiz kalıyoruz salonda, ben yerde oturuyorum, o başımda dikiliyor.Elimde biraz önceki Mevlana resmi, altında bir yazı dikkatimi çekiyor onu okumaya çalışırken, bu resmin o evde ne işi var diye düşünmekten de kendimi alamıyorum ve oracıkta uykuya dalıyorum.
Ne kadar olduğunu değil ama çok derin bir uykuya daldığımı anlıyorum, sessiz ve karanlık eve uyandığımda. Hemen beceriksiz hareketler ile yastıkları eski haline getirmeye çalışarak, ortalığı toparlamaya başlıyorum. Gerçek hayatta da bir türlü elimden gelmeyen bu yastık düzeltme meselesinde pek başarılı olamadan, ev sahiplerini aramaya başlıyorum. İçimde bir huzursuzluk, ayıp etmiş duygusu hakim. Sanki herkes gitmiş, tek başınaymışım gibi gezdiğim evin içinde, salonun solundaki kapalı kapıyı araladığımda giorgia'nın yüzü gözü kir içindeki minik kızını ( gerçekteki kızı değil, carolina bugün 4 yaşında) ve onun ayak ucunda yatan bakıcısını görüyorum.
Yanlarından geçip, uzun ince balkona çıkıyorum ve şehre bakıyorum; orası değil, burası değil, sanki tam dokuz sene önce bu tarihlerde gittiğim Bulgaristan'da ki, kalktığımdan beri adını bir türlü hatırlayamadığım o şehir..Gri, çirkin, toplu konutlar...Kıçım başım açık değil ama tam da yukardaki gibi devamlı ayıp ettim ve biran evvel evi terketme duygusu ile kendine gelmeye çalışarak şehre bir süre bakıyorum, tam içeri girecekken, bakıcı gürbüz çocuğu kucağıma bırakıveriyor, yapması gereken bir işi bahane ederek. Bir süre daha öylece kaldıktan sonra gitmem lazım diyorum.
Kadına çocuğu teslim ederken "geconti kaçta çıktı evden" diyorum, belli ki iştahını kabartan bu adamın bula bula bu cılız kızı bulmasını kaldıramayan bir ifade ile "saat 14.30'du, belke giorgia gelecek şimdi " diyor ama "yok bekleyemem ben " deyip çıkıveriyorum aslında kalmak istediğim halde.

Hoop hoppp bir havalanındayım, mahşer gibi kalabalık, daha çok zamanım olmasına rağmen pasaport kuyruğuna giriyorum, üzerimde bir km den beni farkettirecek yeşil moncler montum...Beklerken 3 kızkardeş kuzenleri gorüyorum, beni gördüklerini zannedip gülüyorum ama görmüyorlar. Yanlarına gidiyorum, üçü de birbirinden güzeller ama aralarında her daim kilo probleminden dolayı kendini kötü hisseden 3'lünün e. si acayip güzel görünüyor...

Veeee hooopp uyanıyorum.

6 Aralık 2009 Pazar

Yağlı Boyalardan Gittik



Çimlerin üzerinde durup,kafamı çevirdiğimde, ahşap bir evin kapısı ve kapıya yapılmış boydan boya yağlı boya resim dikkatimi çekiyor; "aging with love" yazıyor bir yerlerinde yada biri kulağıma fısıldıyor, hatırlamıyorum. Çocuklar yapmişlar bu resimleri ve evin sahibi bırakmış öyle, dokunmamış, hep orada kalsın istemiş, silinmesin unutulmasın istemiş. Sonra o evin girişmenlere ait olduğunu öğreniyorum, ne alaka bilmiyorum ama acayip hoşuma gidiyor rengarenk, devasa, çocuk ellerinden çıkan resimler. En çok mavi rengini ve kırmızı kalbi hatırliyorum, kalp büyüyor, küçüluyor ama hiç yok olmuyor ve "aging with love" kalıyor kulağımın bir köşesinde....

Hop hoopp Sirmione'de patika bir yolda yürüyoruz,gerçekte orası değil, crown koluma girmiş, e.e ve birkaç kişi daha; yanımızdan tümerdem geçiyor bir kız arkadaşı ile, e.e selamlaşıyor ki gerçek hayatta tanımaz, ben kafamı öbür tarafa çevirip görmemezliğe geliyorum, bizden uzaklaşıpta kıvrılan yolun altına geçtiklerinde, fikir değiştirip "z....." diye sesleniyorum, kafayı yukarı kaldırıp da baktığında beni tanımıyor, kendimi tanıtıyorum, nerden tanıştığımızı söylüyorum ama "kusura bakma hatırlayamadım" diyor. Yanındaki arkadaşı ise uyumadan önce facebookta fotografını gördüğüm mıncık'ın sevgilisi ama burda sanki onlar sevgililer (gerçek hayatta lezbiyen durumu yok tabii )...
Neyse yürürken yolda laser'i aramak var aklımda, gelmişten o kadar yakınına aramamak olmaz diyorum. Hepimiz açız, sushi yemek istiyoruz, küçücük bir dükkana giriyoruz ve laser ve annesi ile karşılaşıyoruz, gerçek hayatta da çok sevdiğim anneye sıkı sıkı sarılıyorum, hadi sizde bize katılın derken laser biraz telaşlı, istemiyor bizim ile oturmak, tam ayrılacakken onlardan masalarında ki uzun kestane renkli saçlı kız dikkatimi çekiyor, görmüyorum yüzünü, saçları kapatıyor ama uzun boylu, endamlı bir kız olduğunu ve laser'in acaba neden rahatsız olduğunu düşünüp kızların yanına dönüyorum. Restaurant küçücük ama biz özel bir bölmedeyiz, bir tezgah ve karşısında bir masa var o kadar, oturacak yer bile yok. Siparişler verilmiş, kızlar abartmış, masada yok yok, ayak üstü atıştırırken niye bu kadar çok sipariş ettiniz, delirdiniz herhlade diyorum ama kimse bana aldırmıyor, e.e'nin kardeşi e. tabağıma birşeyler koyup duruyor.

Hop hooppp yemyeşil bir denizin uzerinde bir iskeledeyim, iki kere çantamı denize düşürüyorum ve ikincisinde 6 yaşındaki bir çocuk dalıp çıkarıyor, kim olduğunu hatırlamıyorum çocuğun ama gerçek hayatta tanıdıklarımdan biri, yakınız, sözümü dinliyor. Son düşen çantanın içinde cep telefonu var ama kart benim değil, benim kartıma birsey olmuyor, hemen telefonun içi kurusun diye açtığımda ıslanmadığını, birşey olmadığını görüyorum, hem seviniyorum hem de biraz şaşırıyorum.

Hoop hop yeniden kızlar ile birlikte ayni küçük restauranttayım, gidip gelmişim belli çünkü döndüğümde herbirinin önünde kağıtlar, oturmuşlar yağlı boya resim yapıyorlar ve o kadar inanılmaz şeyler yapmışlar ki, nasıl olabilir böyle birsey diyorum, hepsi mi bu kadar yetenekliydi resme karşı derken, e.e daha fazla dayanamayıp, sırrı açıklayıveriyor, karbon kağıdı ile kopya çekip sadece boyamalarını yaptıklarını söylüyor, gülüyorum, birden gözüme küçücük kız çocukları gibi görünüyorlar. Hatta simonpour öylesine kaptırmış ki kendini kopya resmi facebook'una post ediyor :)

Hoop hooop acayip bir odadayım, çok ağır koyu mobilyalı, çok büyük bir yer, benim ofisimmiş orası. Birileri geliyor, toplantı yapmam lazım. Yüksek tavandan boydan boya inen pencerenin önündeki masama yürüyorum, crown da peşimde, bakıp kendisine masaya oturuyorum, canım şimdi benim iş yapmam gerekiyor dercesine, sonra bir dönuyorum soluma bir koltuk daha var masada hoopp o da benim yanıma oturuveriyor. Ofis benim ofisimmiş ama devsa ekranlara, yüksek tavanlara, tüm duvarı kaplayan kütüphaneye, hiç benim tarzım olmayan ağır mobilyalara hayretler içerisinde bakıp, karşımda kim olduğunu hatırlamadığım amcalara ciddi ciddi anlatmaya başlıyorum.

22 Kasım 2009 Pazar

Kıvırcık




Mutfaktan yukselen nefis bir pazar sabahı kahvaltısı kokuları yoktu ama yine de hafif puslu olmasına rağmen, dünden eser kalmayan güneşli bir pazara uyanmak için çok şahane bir rüya idi..
Son iki haftadır, birbirine laf sokmaya ve damarına basmaya calışmadan, adam gibi ve içten yapılan konuşmaların havasina çok uygun bir rüya.


Rumeli Hisarında, bir balıkçı teknesinden atlayarak iniyoruz, kolu belimde sımsıkı tutuyor beni. "Neşeli ve eğlenceli mi yoksa profesyonel, mesafeli bir kaptanı mı tercih edersin? " diyor, ben biraz düşünüp "mesafeliyi " diyorum ama kendisi "ben neseliyi" deyiverince " yani sen yanımdaysan ben de onu tercih ederim ama yoksan mesafeli iyidir" deyiveriyorum, yine en doğru ve mennun edici cevabı bulma cabasıyla.


Ellerimizi birbirimizden çekemeden ve ayrılmadan yürüyoruz sahil yolunda, Bebek'e doğru. Saçları dikkatimi çekiyor, kısa, düz ve seyrek. "Sen saçını mi kestirdin? " diye soruyorum, "yeni birşey deniyorum" diye cevaplıyor, cok hoşuma gitmiyor ama gördüğün önemli değil, içi önemli, sana nasıl hissettirdigi önemli diye telkin edip kendimi, kendimden gizlemeye çalışıyorum memnuniyetsizliğimi. Ona bir telefon kartı almak icin bir dükkana giriyoruz, ben almamız gerekenleri seçiyorum, bir diş fırçasını beğeniyor, "hoşuna gittiyse al diyorum" , paketi alıyor, açıyor ve fırçayı deneyerek dükkanın asma katına çıkıyor. Döndüğünde saçlar kendi saçları, kıvırcık ve uzun, çok güzel, gülümsüyorum o da bana gülümsüyor.


Eski tuhafiyeciler gibi herşeyin satıldığı bir dükkan burası, yukarı çıktığımda para ödetmiyorlar bana, diesel ile ilgili birseyler konuşuluyor, memnuniyetlerini dile getiriyorlar, birisi adri öldü diyor, önce idrak edemiyorum, onemsemiyorum haberi sonra panik olup telefonlara sarılıp, aramaya başlıyorum...




ps: fotograflar 2002 yapımı Swept Away filminin karelerinden, yukarıdaki cok yakışıklı adam ise Adriano Giannini ki bu karelerdeki halinin esas oğlan geconti'ye benzerligi inanilmaz. Ayrica filmin 1970 yapımı orjinal versiyonunda da bu rolu babasının oynaması başka bir sempatik durum....





20 Kasım 2009 Cuma

Bu Sefer Kicim Acik Kalmis Olabilir



Turkuaz mavisi, cam gibi bir suyun uzerinde duran bembeyaz, sasali bir motorayat goruyorum. Sahipleri mafya, takim elbiseli agir abiler; ve biz bir grup mission impossible ekibi, en son teknoloji ile gunluk guneslik havada bu yati buzlarla kapliyoruz. Tekne ve cevresindeki denizin biz kismi cam gibi buzlaniyor. Gorevi tamamlayip, zulaya yatiyoruz. Abiler geliyor once sok oluyorlar, patron orta boylu acik tenli duzgun gorunumlu ama acayip sinirli. Ne oldugunu anlamaya calisirken bir bicagi eline alip da, soguk olmadigini ve kesmedigini farkedince oyuna geldiklerini anliyorlar.

hop hoppp anotherstar ile Sardunya adasindayiz, aslinda alakasi yok, oldugumuz yer Movenpick otelinin lobisi, asansor onu..Osbik ile bulusuyoruz, uzerinde Ataturk mayosu, gunesleniyor, dip dibe binlerce insanla beraber. Yuz yildir taniyorum bu adami ama fazla samimi davranmiyorum, anotherstar bozulmasin diye, etrafima bakiniyorum...

hop hoopp koca bir salondayiz, i.liselilerle dolu. Bir pencere onunde salona bakarken uzaktan bizden bir donem kucuk cagla'yi goruyorum; boyu daha uzun, zayif ve kahkul kesilmis uzun saclari ile cok guzel. Utangac bir ifade ve kararsizlikla bir ileri iki geri bana dogru yaklasiyor ve 10 metre onumde duran brozzi ile konusmaya baslayip, boynuna sariliyor hasret ile. Nerden tanisiyorlar bunlar diye saskin bakarken birisi "eskiden onlar birlikteydi, cagla onu hic unutamadi" diyor, daha cok sasiriyorum.
Birden salonun en ucuna gidiyorum, verdak dogum yapmis, kucaginda kucucuk bir bebek bir yatakta oturuyor, ayaklarini sallandirarak. Once tepelerinden bakip kimseye benzetemiyorum bebegi, sonra birden kendi kizinin birebir aynisi ama aynisi ama aynisi oldugunu farkedip sok oluyorum: "verdak bu zeyno'nun ikizi" diyorum. Sanki 2 sene ara ile kizinin ikizini dogurmus gibi...

Sonra uyaniyorum...
Rey'in yorumu "sanki cikiyorsun bulundugun psikolojiden ve eskine donuyorsun" oluyor. Ruyanin bana hissetiktirdigi duyguyu dusunup mantikli buluyorum...