concert-film-show etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
concert-film-show etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2012 Cuma

3 Kadın, birisi DEV


Hergün gündem değiştirmek için itina ile çabalar sarfedilen ülkemde, dün (7 Haziran) devlet erkanına gün doğuyor, kimsenin birşey yapmasına gerek kalmıyor; zira küçücük bir kadın, Istanbul'lular için gündemi de programları da tek başına değiştiriyor.
Gün boyunca herkes onu konuşuyor, facebookta, twitterda onu yazıyor, instagramda onun resimlerini yayınlıyor, bindiğim tıklım tıkış metroda herkes aynı durakta inip, ittire kaktıra onu görmeye gidiyor.

Istanbul'dan Madonna geçiyor, imzasını kazıyıp milletin beynine, gidiyor...

Adımımı stadyuma attığım anda karşılaştığım görüntü "bu bile heyecanlanmam için yeter bana; daha 9-10 yaşlarımdayken bile star olan, 80'li yılların gençlik dergilerinden çıkan posterleri ile küçük odaların duvarlarını süsleyen kadın, bugün neredeyse 30 yıl sonra hala binlerce insanı biraraya getirebiliyor ya eyvallah ona" diye düşündürtüyor. Ama ne zaman ki ışıklar sönüyor, sahnede görünüyor, ellerdeki telefon flaşları ile 50 bin kişinin herbiri bir ışığa dönüşüyor işte o inanılmaz sahne karşısında "vay vay vayyy, bu ne yahu?" dedirtiyor.
53 yaşında küçücük DEV bir kadın, 2 saat boyunca tempoyu hiç düşürmeden, sevenin sevmeyenin, laf olsun diye gelenin kısacası herkesin ağzını açık bıraktırıyor; şarkı söylüyor, dans ediyor, konser vermiyor adeta görsel bir şölen gerçekleştiriyor. Enerjisi, felsefesi buram buram akıyor içinden, hiç kimse bir yerlere boşuna gelmiyoru hissettiriyor. Nasıl bir güç varsa içerisinde ve ne ile besliyorsa onu, kendisine tam anlamı ile hayran bırakıyor.

Seda sağolsun 24.cü sıradaki yerimiz şahane, keyfimiz yerinde, ben kadının yaydığı ışığa hayran, ben de o güçten istiyorum, nasıl birşeydir bu ya diye düşünürken çevremdekilerin yüzlerindeki ifadeleri merakımdan, etrafa bakınıyorum. Herkes ayakta, herkes hem coşkulu hem de benzer şaşkın, ben de gördüğüm manzaradan memnunken, tam ön sıramda çaprazımda duran, yaşları 40'ların ortasına gelmiş bir çifte takılıp kalıyor gözlerim.

Adam dansediyor, kadının belli ki tarzı değil, zira biraz haminne, adama ayak uydurmak için sallanıyor. Kadın neşeli gözüküyor başlarda, durup durup adamın kulağına birşeyler fısıldıyor; adam elinde cep telefonu kare kare sahnedeki dev kadını çekiyor, söylenenlerle pek alakadar olmuyor. Kadın yılmıyor yüzünde gülümsemesi aynen devam, iki fingirdiyor, çekiyor adamı kendine doğru öpmek istiyor, adamın yalandan "he he he" gülümsemesi adeta kulaklarımda çınlıyor ve kendini ani bir hareketle geri çekiyor. Adam dans ediyor, kadın biraz tedirgin sallanmayı kesiyor. Yüzü eskisi kadar gülmüyor artık ama tadı da kaçmasın istiyor, bu sefer iki yabancı gibi hissetmemek için adamın kolunu tutuyor, belli belirsiz okşuyor, yok yine olmuyor, adam bu sefer de hoop kollar havaya figürüne çekip, kolu kurtarıyor. Kadının sabrı taşıyor, yüzü asılıyor, ters bir laf ediyor ve oturup koltuğuna muhtemelen benim burada ne işim var diye ilişkisini daha doğrusu olmayanı sorguluyor. Bakıyorum adam ne zaman oturacak diye ama oturmuyor, ortamı yumuşatmaya çalışıp dönüp tek bir kelime bile etmiyor, sadece dansediyor. Işte o zaman kadından ayırıp gözlerimi adamın yüzüne bakıyorum ve ne kadar eğleniyormuş gibi görünse de aslında ne kadar huzursuz ve hatta mutsuz olduğunu görüyorum.

Sahnede 50 bin kişiyi kendine hayran bırakan, içindeki güç ile neler yapılabileceğini ve ölümsüzlüğünü ispatlayan bir kadın ile önümde orada bile olmayan, bambaşka diyarlardaki bir adam için çaresizce çabalayan başka bir kadın arasında 3 saatimi geçirip; ben nasıl bir kadınım ya, sana ne elalemin ilişkisinden desem de içimden, çekiyorsa dikkatimi vardır bir hikmet diye üzerine uzun uzun düşünmeden edemiyorum.

Ne yaparsak kendimiz yapıyor, kendi tercihlerimizi yaşıyoruz aslında. Kimse bizi kandırmıyor, kimse gözlerimizi siyah ipek fularlarla bağlamıyor. Biz sadece duymak istediklerimizi duyuyor, hoşumuza gitmeyenlere gözümüzü kapatıyor, kendimizi kandırıyoruz. Sahnedeki kadın sırtına kocaman "Korkma" yazıyor biz içimizde ki gücü hiçe sayıyoruz. Haminne kadın da görüyor elbet benim gördüğüm huzursuzluğu, çığlık çığlığa suskunluğu, bu yaşına kadar kim bilir neler yaşadı, görmemesi mümkün mü ama yine de çabalıyor işte. Ama yoksa adam orada çabalamak boşuna belki onu bilmiyor...

Yine ve yeniden; aşk çaba gerektirmez, içinden gelirse akar öylece, zorla olmaz!


Fotograf ; GF158 # Madonna http://instagr.am/p/Llrc31QeK6/ by ZEYNEP MATRAS
Muzik (yazarken) ; Like a Virgin by MADONNA











21 Mart 2010 Pazar

MINE VAGANTI



Güya 21 Mart, güya baharın ilk günü bugün ama Rapallo şaşırtıcı şekilde gri, şaşırtıcı şekilde yağmurlu, şaşırtıcı şekilde soğuk son iki gündür. Istanbul'dan gelen nefis bahar haberlerinin karşısında her daim güzel olan havanın böyle olmasını herhalde dinleneyeyim, aklım dışarda kalmasına bağlayıp polyannacılık oynuyorum.

Dinlendim hakikaten, bol bol uyuyup, bol bol tembellik yaptım. Bugünse pazar günü, hele hele yağmurlu bir pazarda yapılacak en güzel şeyi yapıp, amour ile Ferzan Özpetek'in son filmi MINE VAGANTI'yi seyretmeye gittim.

Yine şahane, yine sevdiğim Ferzan Özpetek filmlerinden biri. Bu sefer kendi aile yaşantısından tiplere yer vermiş gibi, tüm o başka dilde konuşan, bambaşka bir dünyayı yaşayan insanlar çok tanıdık, çok bizden gibi geldi bana. Büyükanne, hala, baba hepsi sanki uzaklardan buraya taşınmış gibiydi. Garip bir şekilde Serra Yılmaz yoktu bu sefer ama yine Sezen Aksu ile bitirmişti. Sahneler, mekanlar ve müzikler herzamanki tatta ve çıktığın andan itibaren dile dolanır güzellikteydiler. 10 gün önce gösterime girmesine rağmen salonun tıklım tıklım dolu olması ise başka bir keyif verdi nedense. Güzel oldu çok.

Sinema sonrası, cate'yi de alıp La Vedetta'da, onun 16 yaşında olmasına rağmen benim ile aynı hikayelerini dinleyerek ve akıl vererek geçti. Ne güzel konuşuyorum başkalarına, ne güzel akıllar veriyorum. O akılların yarısını kendim kullansam hayat ne kadar kolay olacak ama bol keseden atmak kolay, gel sen o lafları kalbine dinlet kolaysa...Dinlet dinletebiliyorsan belki o zaman bir göründü bir kayboldu, tekrar göründü, bekledi diye kendi kendine anlamlar çıkarmaz, hayatından olduğu gibi çıkarırsın. :)

Sabah saat 05:00 de yollara düşeceğim yeniden, iki saat Milano, oradanda eve, bahara gidiyorum. Hava bozmasa bari...

1 Mart 2010 Pazartesi

TOP peşinde bir sürü adam...


Futbol ve Galatasaray fanatiği bir babanın kızı olarak hiçbir zaman anlayamadım erkeklerin bu topa olan aşklarını. Dünyanın neredesinde olursa olsun buldu mu bir futbol karşılaşması gezip görmeyi bile es geçen babam bile anlatmayı başaramadı, aşılayamadı kanıma bu aşkı; ama döndüre döndüre aynı maçın seyredilmesine, kaybedilmiş bir derbi sonunda morallerin bozulmasına, çok önemli maçlarda "ah şimdi kalp krizi geçirecek kesin " diye yüreğimizin ağzına gelmesine çok kez şahit olmuşumdur. Babamın bu durumlarına alışamamışken sonra erkek arkadaşlar çıktı başıma; şimdi düşünüyorum da bir Galatasaraylı olarak her türlüsü girdi hayatıma ve genel olarak hepsi için de önemli idi futbol. Futbol ile ilgilenmeyen, sevmeyen, seyretmeyen erkek arkadaşım galiba hiç olmadı, ne türkü ne italyanı...

"Futbol fanatiği erkek iyidir " der şerbetçi, bir bakıma ben de katılıyorum nedense buna, erkeksi birşey olduğu, erkeksi adamlardan hoşlandığımdan olsa gerek ama kendilerini harap etmelerini, canlarını bu denli sıkmalarını, hayatlarını bir maça göre organize etmelerini hala pek anlayamıyorum. Bilmediğim, anlamadığım ama problemde çıkarmadığım bir dünya benim için. Maç mı seyretmek istiyorsun git seyret, top peşinde mi koşmak istiyorsun git koştur ama allah aşkına kaybetmek de oyunun parçası, kabullen, bana bulaşma yeter benim politikam.

Geconti de onların en azılı gelenlerinden biri ve bugün Genoa için kötü birgün, iyi oynamış sözüm ona ama sonuç yenilgi; dolayısıyla onun da sesi bok gibi, morali çok kötü. Bir yandan iş stresi, bir yandan aylardır bitiremediği evin stresi derken üzerine Genoa yenilgisi iyi gelmez ona; şimdi upuzun bir haftaya sinirli ve huysuz girecek, üstüne bir de beni görürse iyice altüst olacak. Bilmiyor burada olduğumu, bilse de ne fark eder, muhtemelen bizim ilişkimiz açısından hiçbirşey ama karşısında görünce hazırlıksız, haftaya başlamak için çok da tercih edeceği birşey olmaz, onu biliyorum.

Amour'un telefonu peşi sıra tam bunları düşünerek odayı terk edip, Invictus'u seyretmeye gittiğimde yeniden bu erkeklerin top peşindeki dünyalarını, futbol yada rugby farketmez bir top çevresinde bir dünyanın nasıl birleştiğini görünce şaşırmadım desem yalan olur.
Mandela ise pek bir iyi geldi bana; affetmek ruhunu özgür bırakır dedi ya orada koptum. Sonra bir sürü kişi geçti aklımdan, o dahil birçoklarını düşündüm ama bir de enteresan bir misafirim daha vardı kafamda, bloger aslı; bu da yeni olayım, tanıdıklarım bana yetmiyormuş gibi, sadece yazılarında tanıdığım  ve şu sıralar zor bir dönem geçirdiğini anladığım, gri bir sabaha uyanıp herşeyden kaçmak istediğini dile getiren kadını sık sık düşünür oldum. Film boyunca bu filme gitmelisin aslı dedim içimden, Morgan Freeman dudaklarından dökülen Mandela sözlerini dinlemelisin dedim.
Uzun, yavaş ilerleyen ama bana göre şahane bir film Invictus.
Geçti bütün kırılganlığım güya ama aka boka sulanan gözlerim, bu filmde de sulandı elbet. Olsun, bir film sahnesinde sulansın gözlerim, göz yaşlarımı burada harcayayım, gerçek hayatta olmasın da birşey ben böyle boktan sebeplerden ağlayayım, razıyım sonuna kadar.

27 Şubat 2010 Cumartesi

Boğarım Seni Tek Hamle ile...


Çok şükür ruhum değil de bedenim yorgun artık...Sabahların köründe uyan, uçağa bin, in, yüzlerce km araba kullan, oradan oraya koştur ve bunu bütün hafta ardı ardına yap derken beden yoruluyor haliyle. İçin dalganıyor yorgunluktan, nefes almakta zorluk çekiyorsun, bacakların seni taşıyamaz oluyor. En şaşırtıcı olan tarafı ise artık bir adım bile atamayacağını ancak hiçbirşey yapmak zorunda olmadığın tatil gününde anlıyorsun; ertesi sabaha uyanmak zorunda olmadığını bildiğin anda beden bir rahatlıyor, kendini bırakıveriyor ve o andan sonra zorlasan da  kaldıramıyorsun onu yataktan.

Işte bugün o günlerden biriydi; dün de dediğim gibi akşama kadar uyudum...Sabahın köründe tiger'ı yolcu ettim, uyudum, uyandım, birşeyler atıştırdım, tekrar uyudum ve yine enteresan rüyalara daldım...

Yanımda e.e ile birlikte 4.Levent'deki eski evin kapısındayız. Anahtar ile kapıyı açtığımda evde bir gariplik hissediyorum, sanki bizden önce birileri girmiş gibi. Uzun koridorda yürürken biran herşey yeniden normal görünüp de rahatlasamda yine de odaları kontrol etmek için evin içinde dolaşmaya başlıyorum.
Bunu arasıra normal yaşantımda da yaparım. Heryerde alarmlar olmasına rağmen, bazen küçücük bir his bütün evi kontrol ettirir bana; dünyanın en saçma şeyidir aslında, gerçekten biri varsa içerde bakıp da ne yapacaksam tek başıma, ama yaparım işte merakım giderilsin diye.
Neyse yatak odalarına açılan geniş kare koridora geldiğimde birden annemlerin odasından bir el boğazıma yapışıyor ve hiç tanımadığım bir adam ile göz göze geliyorum. Haklıymışım diyorum, inanılmaz korkuyorum ve çığlık atıyorum. Rüyadayım, şimdi çığlığım çıkmayacak, e.e beni duymayacak diye düşünüp daha da korkuyorum ama bu sefer yanılıyorum, sesim inanılmaz güçlü çıkıyor. Adam beni kavradığı gibi tek hamle ile d.p.s'in odasına sürüklüyor ve üzerime abanıyor. E.e gitmiştir diye korkuyorum ama odaya da gelmesini istemiyorum, adamın evde başka birinin daha olduğunu bilmesini istemiyorum, bir şekilde yardım çağıracaktır diye düşünüyorum. Adama karşı koymamaya karar veriyorum, istiyorum ki ben de istiyorum zannetsin, istiyorum ki rahatlasın, kendini kaybetsin ve o kendini bıraktığı anda yapıştırıp bir tekmeyi kaçayım diye hesaplar yapıyorum.
Ne kadar zaman geçiyor bilmiyorum, birden odaya d.p.s giriyor, olduğundan daha uzun ve ince, üzerinde beyaz V yaka keten bir elbise. Onun odaya girdiğini görünce adam birden kendini bırakıyor ve ben o anda tek bir hamle adamın altından kendimi kurtarıp, üzerine abanıyorum ve tek elimle boğazına yapışıyorum. Orta boylu , hafif toplu bir adam, boğazı kalın ve benim elim küçük olmasına rağmen öyle bir kavrıyorum ki boğazını, oracıkda tek bir hamle ile onu öldürebilirim; ellerimde öyle bir güç hissediyorum ki tek saniyede işini bitirebilirim. O kadar kızgınım ki yüzünde ki korku ifadesi bile etkilemiyor beni, sonra d.p.s "yapma, gerek yok" diyor. " Polise haber verdin mi? " diye soruyorum d.p.s'e " hayır, adam bir gazateci, bırak onu " diyor. Biran tereddüt edip, istemesem de aslında bir saniye sonra bırakıyorum. Adam toparlanıyor, yakasını paçasını, ceketini düzelterek ayağa kalkıyor, yüzünde kibirli ifade ile. D.p.s adama öbür odaya geçmesi için komut veriyor, onu dinliyor. Onlar önde ben arkada benim yatak odama geçiyoruz ve birden d.p.s çok sert, çok katı ve çok net bir şekilde adam ile konuşmaya başlıyor. Adamın suratında ki ığrenç kibirli ifade hiç eksikmiyor. Yaptığının çok yanlış olduğu söylendiğinde " o da istedi " diyor korkunç bir soğuklukla, d.p.s " sen şaşırdın galiba, olmayacak bir hikaye bu, sen türk kültürü ile büyümüşsün, den italyan kültürü ile büyütüldü, nasıl bir bağlantı kurarsın kendin ile " diyor ve adam serbest bırakılıyor. Kapıya kadar adamı geçiriyoruz, ben hala korkuyorum yeniden peşime düşecek diye ama bugün sokakta ğorsem tanıyacak kadar iyi hatırladığım adamı, kapıdan çıkarken ki yüz ifadesinden bir daha hiç görmeyeceğimi anlıyorum
D.p.s'e nasıl haberin oldu diye soruyorum, "biz hamilelerin bir ağı var, ben önce onu kullanmayı bilmiyordum, hep isim sırasına göre bakıyordum ama anlık mesaj bölümü de varmış, e.e'den mesaj geldi" diyor. E.e'nin de hamile olduğunu hatırlıyorum, oradan hiç ayrılmadığını anlıyorum, d.p.s'deki o kararlı ve güçlü hale şaşırıyorum ve salona giriyorum.
Herkes haberdar olduğundan olaydan, birden evi doluvermiş buluyorum. Salonun ortasına açık büfe kurulmuş, bir kazanda şerbet gibi birşey kaynıyor..Ne zaman geldiler bunlar diye düşünürken birden yerde oturan uga'yı farkediyorum, yanına gidip, sen ne yapıyorsun burada diye soruduğumda " bir saattir buaradyım, kimse birşey söylemiyor, biliyorum ki kötü birşeyler oldu, ne oldu, çok korktum" diyor. Önce dudakları titriyor, sonra gözlerinden yaşlar akmaya başlıyor, omuzdan tutup onu tek tek anlatmaya başlıyorum ve uyanıyorum. Uyandığımda ise e.e'nin sms ile karşılaşıyorum "where r you? "....

Rüyadan uyandığımda saat 18:30, amour ve gallo ile randevum ise 19:15 de idi. Biraz yorgunluktan, biraz bütün gün uyumaktan, biraz da bu rüyadan dolayı sersem, sakin ve sessiz kaldım sonrası 2 saat.
Kalktık yemek ve sinema için sinema için Genova'ya gittik; onlar konuştular, güldüler ama ben hemen kendime gelemedim. Aklımın bir köşesinde "neydi şimdi bütün bunlar" diye bir kemirgen vardı ama sonrasında geçti gitti. Şahane bir yemek ve üzerine benim sevdiğim tarz, şahane bir italyan filmi ile şahane bir akşam geçirdim.

Oldum bittim Italyan sinemasını severim, bu akşam aslında Invictus'u seyredeceğiz diye hareket etmişken, geç kaldığımızdan Genitori e Figli ; Agitare Bene Prima Dell'uso diye bir filme gittik ki gerçekten çok eğlenceli ve keyifli idi. Dvd koleksiyonuma eklenecek parçalardan biri idi.

Geç bir vakit otele döndüğümde ise şaka gibi aklımda sadece yeniden uyumak vardı...Zavallı beden, son zamanlarda çok zorlanıldığından artık isyanlarda....

7 Aralık 2009 Pazartesi

HAMLET - 1 Aralık



İtiraf ediyorum hiçbir zaman Shakespeare özel bir sevgim ve ilgim olmadı, hatta belki sevmiyorum bile denebilir; o ağdalı dili, her daim kelime oyunlarını ama en çok da entrikayı pek çekici bulmuyorum.
İtiraf ediyorum Shakespear'in eserlerinde belki en çok sevmediğim de Hamlet. En son lise yıllarımda okuyup, o zaman ki kafamla sıkıcı, benim algılamamla çarpık ilişkiler, her daim mutsuzluktan başka birşey bulamadığım bir eser. Sadece okudum, sahne de hiç seyretmedim, yıllarca da "Olmak yada Olmamak, işte bütün mesele bu" cümlesinin abartıldığını düşündüm içten içe.
Ve itiraf ediyorum (NY yada Londra'ya gidiyorsan mutlaka tiyatroya gitmelisin, aslında her yeni yerde gitmelisin de bu ikisinde kesin gitmelisin) Hamlet'e sadece ve sadece Jude Law'ı sahnede görmek için gittim.
Yine tembellikten gitmeden önce bilet ayarlamayıp, son dakika zar zor, otel sayesinde bulduğumuz pahalı ama super yerlerdeki biletlerimizle, crownla beraber kokoş kokoş giyinip gittik.



Jude Law inanılmaz, yakışıkli, karizmatik ve çekici idi. Adamda içten gelen bir çapkınlık ve piçlik var, çok şeker. Ancak daha etkileyici olan inanılmaz başarılı performansıydı. Sahnede bütün vücudu ile rol yapan ve o ilk 10 dakikadan sonra seni oyunun içine çekip, tanrım hiç bitmesin duygusunu veren bir yaratık adeta.
Abartısız söylüyorum, Hamlet benim hayatımda seyrettiğim ennnnn güzel oyundu. Kadronun tamamı inanılmazdı ve yorum çok etkileyiciydi.
Bu sefer bambaşka birşey gördüm eserde, belki yaşla alakalı, belki oyunun sahneye konulma şekli ile bilemiyorum ve anlamam için yeniden okumam gerekiyor ki anotherstar Eyüboğlu'nun çevirisini tavsiye etti,onu alacağım, bu sefer gördügüm tek şey bir çocuğun babasını kaybetmenin vermiş olduğu acı ve anneyi de elden kaçırıyor olmanın telaşı ve kıskançlığı. Zır deli ama çok akıllı bir adamın, acı çeken, isyan eden hali. Yine hatırlamadığım noktalardan biri de orjinalin sahneye konulduğu kadar nükteli olup olmadığı, zira oyun boyunca gülümseme bir şekilde yüzünde asılı kalıp duruyor.




Kadronun tamamı muhteşem, oyun olağanüstüydü. Gerçekten hiç bitmesin istenilen türlerden.
Cok güzel geçen bir seyahati bundan daha güzel bir final ile kapatamazdık. 

CIRQUE DU SOLEIL / WINTUK - 29 Kasım



Enteresan bir şekilde seviyorum bu Cirque De Soleil'i, hatta ilk defa gittiğim ve kalbim güm güm ata ata seyrettiğim Warakei gösterilerinden sonra bayılıyorum. Etrafımdakiler de bildiğinden bu durumu, daha gitmeden camellini sayesinde NY da gideceğimi kesin olarak bildiğim showlardan biriydi.
Tembelim ben tembel, son dakikaya kadar hicbirşey yapmam, herşeyde bu böyle, bir rahatım, nasıl olsa yapılır, nasıl olsa bulunur bir çaresi der, uğraşmam böyle şeylerle, başkası yaparsa ne ala. Işte bu yüzden ballandıra ballandıra anlattığım ve mutlaka görmeniz gerekiyor dediğim showa, daha önceden bilet ayarlamadığım için son dakika sadece 3 kişilik bilet bulduk ve dr.u,crown ve ben gittik.

Madison Square Garden'da olan gösteriye dr.u tam anlamı ile son dakika yetişerek heyecanıma heyecan katsa da başlangıçta çok ümitliydim gösteride. Ben bazen böyle beklenmedik durumlarda ve olaylar karşısında 5 yaşindaki çocuk kıvamında heyecan yaparım, bu da son zamanlarda farkettiğim birşey. Gidicez diye sabahtan beri öylesine heyecanlı ve mutluydum ki, bir bir devamlı konuşuyor ve ilk  defa canlı seyredecek dr.u'ya ise nasıl muhteşem olduğunu hatırlatmadan duramıyordum.
Ammaaa gel gör ki açıkçası benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu Wintuk.
Broadway'e uygun bir show yapma derdine düşmüşler gibi hissettim, fantastik öğeleri az, kalp çarpıntısı hiç yok. "Çok çalışırsan yapamayacağın şey yok " var tabii yine ama " bunlar insan degil " yok. Bir kere trapezcilerden eser yok, bol müzik, bol dans, ehhh ne anladım ben boyle Cirque Du Soleil'den...
Işin özü o muhteşem kareografinin, inanılmaz kostümler, inanılmaz muzikler ve yüreğini çarptıran ve ağzını açıkta bırakan tehlikeli akrobasi hareketleri zenginleştirilmiş olması.
Ilk yarım saat ha şimdi ha birazdan diye kendimi avuttuysam da, sonra anladım ki bu böyle devam edecek.
Ama dr.u yine de çok beğendi, sevindim ben de. Sonuçta koştur koştur geldiğine ve heyecanına değdi.
Diğerlerinin gelmemiş olmasına da çok sevindim, zira bilmem kaç dolar verdire verdire gelselerdi açikçası kendimi suçlu hissederdim, iyi oldu.

Neyse açıkçası Wintuk'u özellikle kimseye tavsiye etmem ama yapılacak daha iyi birşey yoksa yada çocuklar varsa gidip görülsün tabii. Ben diğerlerini buldukça gideceğim, bir sürü şeyden korkan bana  "korkma bak, korkmayınca neler yapabiliyorsun" u hatırlatıyorlar. Inanılmaz bir topluluk olduğu da tartışılmaz tabii.

1 Kasım 2009 Pazar

1980-81-82-83...2009

Evime girip de, birkaç nezaket sahibi kisi dışında, televizyonuma laf etmeyeni gormedim şimdiye kadar, halbuki çok güzel...Eski teknoloji, bildiğin tüplü, devasa bir şey. İşime yarıyor mu, yarıyor, odaya başka bir hava katıyor mu, tabii ki evet, ben öyle televizyon delilerinden miyim, hayır...ehh o zaman, rengi solmaya, sesi kısılmaya, emekli olmaya karar verene kadar biraz da inattan galiba televizyonumu degistirmiyorum...
Kendisine laf ettirmemekle birlikte, aylarca acmadigim olur bu mereti, ama simdi yeniden, bize cok da yakin bir donemi anlatan Bu Kalp Seni Unutur mu? dizisi icin haftada bir kesin beraberiz...Icim katila katila ve goz yaslarimi tutamayarak da seyretsem, her türlüye bilgiye aç ve ne bulursam okuduğum bu dönem için çok uygun bir dizi.
Bize hem çok yakın ama bir o kadar da uzak..Bu sefer herşey çok tanıdık, isimler, arabalar, kıyafetler, yaşamlar hep bizden..Ama işte yasanan olaylar ve bıraktığı izler benden o kadar uzak ki, o yillardaki bizi dusundurtuyor devamli...

1980 darbesinde 6 yaşımdaydım..6 yaş o kadar da çevrende olup biteni hatırlayamayacağın bir yaş değil açıkçası, üstelik 3-4 yaşlarıma dair çok fazla ve çok net hatıralar kafamda iken ancak darbeye ve darbe sonrasındaki bize yansıyan yaşantınin hissettirdikleri hakkında hiçbirşey hatırlamıyorum.
Kenan Evreni Tv de konuşurken hatırlıyorum, tv de her daim çalan kahramanlık türkülerin melodisini de ama hepsi bu. Dışarı çıkardık, oyun oynardık, seyahat ederdik ama kafama kazınmış asker görüntüleri yok mesela, yada sokağa çıkma yasağı..Gerçi 6 yaşında olduğumdan yasağın başladığı saatte ben çoktan uyumuş olduğumdan herhalde onu hissetmemiş olmam doğal,zira Adile Naşit'in uykudan öncesini seyrettikten sonra, akıllı ve söz dinleyen tüm diğer çocuklar gibi ben de direk gidip yatardım, ertesi gün benim adımı da söylemesi umuduyla...
Ama bunun dışında hiçbir kalmamış aklımda.
Bunları düşünürken sonraki birkaç seneyi geçirdim aklımdan, hafıza nerede yeniden başlıyor diye ve birden enteresan birşey farkettim..

1980'den hatırladığım çok şey var...oturduğumuz ev, oyun arkadaşlarım, oynadığımız oyunlar...Darbe yok, darbe ve onun ile ilgili herşey sıfır..

1981'de ki görüntüler daha net ve daha çok...Yasitlarima gore minicik ve eski kose yastigidurumumdan cok uzak, zayif bir cocuk oldugumdan, babamin 'bunu okulda ezerler' korkusu ile beni ikna cabalari, iki cadi madame marika ve dps' in manupulasyonu ile boyum kadar bir bebekle okula gitmekten vazgecirilisim, butun yil boyunca ben nerede o orada meshur bebekle basimizdan gecen bir suru hikaye, tv daki koy okulu programindan okuma-yazma ogrenisim...
Hatirlamadigim ise yatili okul sebebi ile abim ile ayrilisimiz..Kucukken de bayilirdim ben abime, hep pesinde gezerdim, o da benim ile ilgiliydi cok, hep oynar, 7 yas farka ragmen arkadaslari ile gezdirirdi beni...Ama nasil ayrildim, ne zaman gitti, ben ne yaptim, arkasindan agladim mi sordum mu hic hatirlamiyorum...
Simdi dusunuyorum da zaten o seneden sonra, universiteteyi disarda okumasi ve sonrasinda evlenmesiyle bir daha hic ayni evde yasamadik..Bu satirlari yazarken farkettigim diger birsey ki liseden sonra biz abimle bir daha hic ayni sehirde de yasamadik.......ahh soktayim!
Hep cok yakindik, o hep vardi, olmadigi zamanlar bile ama benim bunu suana kadar hic farketmemis olmam guzel birsey mi yoksa absurd mu karar veremedim birden...

1982 de cok net...Bu sefer babam ile ayrildik...Yillar yillar sonra ogrendim bu ayriligin sebebini ve nereye gittigini; bir arkadas toplulugunda yapilan politik tartisma sonrasi, dogunun en ucuna tayin edilmis, daha dogrusu surulmustu...Ben o zaman bilmiyordum tabii ama olmadigini hatirliyorum, devamli telefon ile konustugumuzu, uzaktan anneler gunu icin bize yardim ettigini, anneme binbir heyecanla aldigimiz gaz lambasini, verdigimiz ani, hediye paketini bile.
Sonra kutu gibi, kucucuk, simdi nasil sigdigimizi hayal edemedigim o bahceli evden, ailenin tum kadinlari olarak o genis apartiman katina tasinmamizi ve bundan ne kadar mutlu oldugumu hatirliyorum. O eve dair hersey cok net, odalarinin detaylari bile.

1983 de yine bir gariplik var...1 senelik ayriliktan sonra hepimiz yeniden, yepyeni bir hayata basladik...Arkadaslarimi, okul gunlerimi, sokaktaki oyunlari herseyi cok iyi hatirliyorum da babamin ameliyatini hatirlamiyorum. 9 yasimdayim, babam ameliyat oluyor, ameliyat oncesi donemi hatta hastaligi nasil farkettiklerini bile hatirliyorum ama sonrasi yok. Benim o ameliyat ile ilgili aklimda sadece ve sadece bir kare var, baska hicbirsey yok. Yillar icerisinde konusuldugunda ise oyle bir haftalik birsey olmadigini cok uzun surdugunu, babamin uzun sure hastahanede kaldigini ve cok daha da ileri ki yillarda, o zaman ona kanser teshisi konuldugunu ogreniyorum. Konusuyorlar, anlatiyorlar ince ince ama hicbir sey ifade etmiyor.
O senenin neredeyse her detayini hatirliyorum ama bunu degil...

Veee sonraki yillarda, bu yasima kadar beni uzen kisiler ve olaylari hatirlamak icin zorladigimda kendimi farkediyorum ki beynim kotu olaylari tek tek, itina ile siliyor, hicbir iz birakmadan, sanki hic yasanmamis gibi..
Belli ki bir tur savunma mekanizmasi bu ama ne kadar saglikli emin olamadim birden, beyin bunlari siliyor da disari atmiyor sonucta, en gizli, en geride, en ulasilmasi zor yerlere depoluyor da bunlar bana yol su elektrik olarak geri donuyor mu?
Mesela en basiti, sevgimi verdigim tum insanlar icin gecerli ama en cok da asik olup olmaksizin, birseyler paylastigim ve kalbimi actigim o adamlari, canimi cok acitsalar bile hayatimdan cikaramiyor ve birseylere hemen nokta koyamiyor olmamda ki sebep, beni birer sene ara ile 7 ve 8 yasimda birakip giden o taparcasina sevdigim, hayatimda ki ilk erkekler olabilir mi?
Belki de, hatta degil belki mutlaka cok aci cektim ve beden bunun ile basetmem icin sildi herseyi ama ayrilik ve birakilma acisi bir bilgi olarak kaldi bir yerlerde..Bu olabilir mi ?
Istenilmedigim veya tercih edilmedigimde duydugum telasinin altinda , abim ve babam gittiklerinde, her cocukta olan "ben kotu birsey yaptim da, beni onun icin mi biraktilar?" psikolojisi olabilir mi?
Gercekten, neredeyse herbirinin ardindan, uzun sure kapatamiyor ve ilerleyemiyor olmamin sebebi bu olabilir mi ?
Amannnnnnnn Tanrimmmmm.....Soktayimmmmmm!!!!!!!

4 Ekim 2009 Pazar

SALVATORINA " küçük kurtarıcı "

Fon müzikleri ile İstiklal Cad, Tanrı'nın en güzel evlerinden St.Antuan kilisesi,Andreas Stailer'in parmaklarından Bach, they always will be friends rey & i.k.d ve bitmiş bir cumartesi ...


Enerjisi düşük bir akşam ; fazla kendinden bahsetmemek ve karşıdakinin anlattıklarını dinleyerek geçirmek.Hep aynı konular anlatılsa da, söylenilmesi gerekenler çok defalar söylenilmiş olsa da,bir türlü çözüme ulaşılmamış olma durumu karşısında sadece dinlemek ve onun içini dökmesine izin vermek. Ama içten içe bunun bile bir ilerleme olduğunu kabul etmek. Ve karşındakinin takındığın posizyonun farkında olduğunu ve  taktir ettiğini anlamak,huzur duymak.


Enerjisi düşük bir gün bugün ; sebebi ise tam belli değil. Bir gece önceki d.p.s olabilir, öğlen ki tatsız hastahane haber olabilir yada i.k.d yi beklerken balkonda gördüğüm cipcip olabilir.


Evet cipcip i gördüm bugün...Arkadaşları vardı. Dışardaki taxide ona doğru bakan benden habersiz, evin içinde her zamanki ağırlığında hareket ediyor, girip çıkıyordu.
Bu cipcip de bir garip meseledir...
Kısacık bir ömrü olmuş bir adamın, böylesine iz bırakması gariptir.
Kurtarılmak gibi bir isteği veya derdi olmayan bir adamın, ısrarcı kurtarıcısı olma rolünü almak gibi birşey var sanki altında.
Şu andakinden çok daha iyisini hakettiğini farkettirme çabası..
Üstelik karşılığında ne beklediğini bilmemek.
O yumuşacık ve iyi adamın kendi değerinin farkına varması ve bir hayalet peşinde kendini ziyan etmesini engelemek dışında, bir karşılık beklentisi de yok aslında, 


St.Antuan,Isa ikonları, Bach ; sessiz, sakin, bir türlü seni içine çekemeyen bir konser.Birşeyler eksik,ruh eksik, volume eksik....
Halbuki dışarda, Istiklal Caddesinde hiçbir eksik yok,aksine fazlalıklar var.
Çok çok çok fazla insan var. Karınca sürüsü gibi devamlı, aşağı yukarı hareket eden bir sürü insan.
Lise yıllarımdan beri, İstiklal'in sevmediğim hali.
Ama bu sevilmeyen halde bile seni mutlu edecek rastlantılar olur bazen.O binlerce yabancı yüzün arasından,bir tanıdık sima, bir Salvatorina fırlar.

Hiç ama hiç değişmeyen, ben hiç ölmeyeceğim diyen, fil gibi hafızası ile 20 sene sonra bile sana adın ve soyadınla hitap eden Salvatorina.
Şimdide ki tek fark, sana karşı tatlı, yumuşak ve sevgi dolu olması.Sanki en eski arkadaşınmış gibi içten davranması...Hep sevgiyle hatırlanan o yılların, neden öyle hatırlandığını gösteren bir işaret O.
"Ben sonsuza kadar yaşacağım " diyor.
"Ben de sonsuza yaşamak istiyorum" ve " bulduysan sihrini ver " diyorum..Gülüyor ve "buldum" diyor.
Hayatının 40 yılını bu topraklarda, kocaman şehrin tam göbeğinde ama küçüçük bir dünya içerisinde geçiren, kendini Türk çocuklarına adayan, başka diyarlarda ikinci bir hayatım olmasını sağlayan " dili " bana öğreten ve sonsuza dek yaşamak isteyen bu kadına Tanrıdan uzun uzun ve güzel bir hayat diliyorum.


Cipcip üzerinde ki kurtarıcı misyonu konuşmalarının arkasından, rahibe olduğunda kendisine Salvatorina yani " küçük kurtarıcı " adını seçen bu sert görünümlü tatlı kadın ile karşılaşmamı ise çok manidar buluyorum....


Sonsuza kadar yaşamak isteyen " Küçük Kurtarıcı " ve onun belki de " Kurtarıcı " olma hayali peşinde koşan, eski öğrencisi BEN... 


22 Eylül 2009 Salı

Hint Kumaşı


Eski dostlar, eski fotograflar ve eski (antika) mobilyalar dışında,başına "eski" sıfatını alan şeylerin güncel yaşantımda çok da önemleri yok açıkçası..
O eskilerin bana bir faydası olsa, zaten o zaman adı  "eski" olmaz,hayatımda da  bir anı veya tecrübe olarak geride kalmazlardı...
İşte bu yüzden hem o sıfatı alıp da hem de kendilerini bulunmaz hint kumaşı zannedenlere ama en çok 40 yaşına gelmiş olup da 13 yaşındaki çocuk gibi trip atanlara şaşırıyorum..
Halbuki adapları ile oldukları yerde kalsalar , aklına geldiğinde belki eski bir fotografa bakarken ki gibi yüzünde bir gülümseme ile hatırlayacaksın...Hiç mi kafaları çalışmaz bunların anlamam ki...


L.buddha ,relax , flavio ve flavia ile Tarantino'nun Inglourious Basterds filmine gittik bu akşam, çok çok çok başarılı...İlk defa bu filmde seyrettiğim Christopher  WALTZ 'a ise bayıldımmmm...inanılmazdı...


real time - 22.09.2009,04:47

21 Eylül 2009 Pazartesi

CIRQUE DE SOLEIL


Hamburg,18.09.2009

Bu senenin başıydı, oturup karar verdik Cirque De Soleil seyretmeye ve 
başladık araştırmaya.En sonunda Bilbao turnesi seçildi.
Herkes bir heyecanlandı..
Biletler rezerve edildi, oteller araştırıldı ama sonra neden bilinmez 
gidilemedi.
Ben üzüldüm, yeri geldikçe lafını ettim ,kızdım birilerine ama sonra 
unuttum....

Hamburg'a giderken aklımda bile yoktu, sabahın köründe havaalanına giderken
öğrendim Cirque De Soleil'in orada turnede olduğunu ve o akşam için 
yer olduğunu...
Ve bir kere daha,önemli yada değil, büyük yada küçük, neyi gerçekten
istersen birşekilde sana gönderildiğine inandım...

Hamburg'a gittiğimiz an biletleri aldık akşamına ve gittik.
Hayatımda ağzım açık,kalbim küt küt seyrettiğim tek gösteri idi. 
Kelimenin tam anlamı ile muhteşem.
Muhteşem bir müzik, muhteşem kostümler , muhteşem performans ve 
muhteşem bir Show.
Aklımdan geçen tek cümle ise " bunlar insan değil "...
2 metre ötemdeki akrobatları ve yaptıkları inanılmaz hareketleri 
seyrederken iki şey düşündüm:
Birincisi hayatta bizi frenleyen en önemli motivasyon "KORKU" ki aynı şeyi Into The Wild 
filmini seyrederken de düşünmüştüm.
İkincisi ise insanoğlunun gerçekten isterse ve çok çalışırsa 
yapamayacağı şey yok.

Korkunun çok güçlü ve aşılması zor bir duygu olduğuna inanıyorum; 
hayatta yapamadığımız birçok şeyin arkasında doğuracağı fiziksel veya duygusal 
sonuçlar ile başedemeyeceğimiz korkusu var. 
Halbuki korkulardan ve negatif düşüncelerden arınabilsek herşey ne 
kadar daha rahat, zengin ve guzel olacak...

l.buddha nın hediyesi idi bu bana..Hamburg her anlamda çok güzel bir anı olarak kaldı..