31 Aralık 2009 Perşembe

2009 Neden İyi Geçti?



Genel olarak sevmediğim, neredeyse başından beri bitmesini beklediğim, enerjisi çok düşük bir seneydi 2009. Böyle söylediğim ve düşündüğüm için kızsam da kendime farklı göremiyorum. Etrafıma bakıyorum, kendime bakıyorum ve çok da kötü şeyler yaşamamışta olsak hepimiz bir sakiniz, eski neşemiz, canlılığımız, pırıltımız yok. Sabahtan beri facebookdaki tüm dünya insanların statusları da bu düşüncemi onaylayınca, gerçekten memnunum bittiğine...

Tam da bunları daha da derinleştirerek yazmayı planladığım bir zaman da, çok severek ve devamlı takip ettiğim, yazılarından çok samimi bulduğum bloggerlardan aslı bir yeni yıl hediyesi istedi; 2009 un neden iyi geçtiğini gösteren beş sebep yazın deyiverdi.
Hayatımın her yerinde sosyaleşen ben, bu bloğu sadece bana özel kılsam da, aslı'nın teklifi belki de bulunduğum bugün psikolojisine de uygun diye , kafamdakilerin dışında onun dilediği gibi yazmaya karar verdim.

İşte bu sebeplerden dolayı 2009 çoooook şahane bir seneydi :


  1. Yıllardır hayal edilen deniz bebek geleceğini haber vererek, değil sadece bu senenin, hayatımın en mutlu anlarından birini yaşattı bana.
  2. Tıpkı annemlerin babasına yaptığı gibi, kendi annesi ve babası ve bizler 3 yaşından beri kafasına soktuğumuzdan "ben Harward'da okuyacağım, çaycı olacağım" diyen ilk gözağrım yiit, allahtan seneler içerisinde çaycılık kariyerinden vazgeçti ama sonunda en büyük hayali NBA oynamayı keşfettiğinden beri girmek istediği tek okul Robert Koleje girdi. Daha çocuk yaşında bir hedef belirlemesi ve hayalinin peşinden gitmiş olduğunu görmek, en az onu gerçekleştirmesi kadar harikulade bir histi benim için.
  3. Her zaman kişinin farkındalığının çok önemli olduğunu düşünen ve yıllar içerisinde hep biraz kişisel gelişimi ile ilgilenen ben, en çok meyvaları bu sene topladım. Hayatımdan uzaklaştırmam gerekeni bulmak, hayattaki herşeyin benim ilgili olmadığını, can sıkıcı ve zor durumlarda biraz sakin durmak, olaylar karşısında herzamankinden daha çok yapıcı çözüm bulmak, huzur verdi hayatıma.
  4. Hiç beklenmedik, hem de herşeyin hiç olmadığı kadar iyi gittiği bir zamanda herşey dağılacakmış hissi yüklendiğimde, yıllarca söylediğim kocaman lafların boş olmadığını görmek daha da güçlü hissettirdi. Bundan sonraki senelerde de ilerleyebilmem için daha da cesaret verdi.
  5. Veeee en son olarak, bu bloğun hayatıma girmesi, kimseye birşey katmaya çalışmaksızın, sadece kendim için, sadece kendim ile ilgili, içimden nasıl geçiyorsa, canım nasıl istiyorsa yazabiliyor olmak, enerjimin çok düşük olduğu zamanlarda bile çok keyif verdi. Çccukluğumdan beri sevdiğim yazmayı, disiplinli bir şekilde hayatıma yeniden sokabilmiş olmak, çok çok yakınlarımı bile sanki biraz daha yakınlaştırdı.
2009 sadece bunlar için bile güzel bir seneydi ama 2010 inanılmaz olacak, yeni yıldan çok ümitliyim çok.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Bırakmak Kolay, Bırakmak Güvenli



Alegra ile aldığım 45 dakikalık aralıksız nefesin ( transformal nefes ) ve çığlık çığlığa tonlamaların ardından, uyku ile uyanıklık arasında yeniden kendimi orada, o demir parmaklıklı balkonun önünde buluyorum. 
O yine aynı yerde, o antika masanın başında, yine daktilo önünde birşeyler yazıyor, bense yine, bir demir parmakların dışında, kapının hemen önündeyim, bir karşıdaki yüksek binanın en tepesinde balkondayım; ona bakıyorum.
Gündüz vakti olmasına rağmen bir kafesi andıran balkon karanlık, bu karanlığı ise yeşil başlıklı masa lambasının cılız, sarı ama sıcak ışığı kesiyor.

Ara ara hızla düşen renkli ışıklar arasında kendimi seçemez oluyorum ve bir aşağıya bir yukarıya hızla hareket etmekten başım dönüyor ama kontrolü yeniden ele alıp, kendimi balkon kapısının önüne getirebiliyorum.
Orada dikilip, gözlerimi ona dikip, benim istediğim gibi hareket etmesine çalışıyorum. Hemen olmuyor, bana bakıyor, sonra yazmaya devam ediyor; ama bire bir aynı şeyleri tekrarlayarak yaptığım denemelerden sonra beni dinliyor;

"Sağ elim parmaklarda, sabit bakışlarım üzerinde, yazmaya devam ediyor, bana bakıyor ve dönüp önüne birkaç kelime sonrası noktayı koyuyor. Kağıdı çıkartıyor, elinin altındaki destenin üzerine yerleştirip, eli ile düzeltiyor. Yavaş yavaş ayağa kalkıyor, deri koltuğunun arkasındaki ceketini alıyor, usulca koltuğu masaya yaklaştırıyor, lambayı söndürüp, bana doğru yürümeye başlıyor. Ben orada hiç hareketsiz, gözlerimi kırpmadan bekliyorum, birkaç saniye birşey söylemeden durduktan sonra önümde , işaret parmağına taktığı ceketini omuzun üstüne atıp uzaklaşıyor.
Bakmıyor arkasına, ben de çok bakmıyorum arkasından..
Hemen sonra, telaşla balkona giriyorum, hızlı hızlı kapıyı kilitliyorum, kilitlememem lazım biliyorum ama başka birşey düşünemiyorum. Kapıdan sonra bütün panjurları indiriyorum. Şimdi o zifiri karanlıkta, o kafeste tek başımayım. Masaya yöneliyorum, ışığı açıyorum, deri koltuğa oturup, beyaz yeni bir sayfayı daktiloya takıp, yazmaya başlıyorum. Ne kadar zamanın geçtiğinden habersiz, kalkıp solumdaki geniş pencerenin her iki kanadını da sonuna kadar açıyorum.

Duyduğum tek ses dalga sesleri, aldığım tek koku taze yosun kokusu, gördüğüm tek şey antika masanın üzerindeki bembeyaz bir kedi.

Uyandığımda da ne kadar zamanın geçtiğinden habersizim ama güzel bir rüyadan uyanmış gibiyim.Alegra transformal nefes'in şifa da verdiğini düşünüyor, doğru alınmış nefesin iyileştirici gücü olduğuna inanıyor; çok yoğun geçmiş bir seansın ardından, pür medite olmuş halimle şifacı rüyama dönmüş olmamı ve onu bu şekilde değiştirmemi "bırakmak kolay, bırakmak güvenli" sözlerine bağlıyorum.

29 Aralık 2009 Salı

Tom Ponzi' miş!



Şu anda aklımdan geçen tek şey; " Tom Ponzi'miş , gösteririm ben sana Ponzi'yi...Bir ortalıktan kaybolayım bakalım, hangi detektif beni bulabilir "...

Nasıl bir cüret, nasıl bir zırvalamadır bu ya ? Ben kendi hayatım ile ilgili bir karar için başkasının iki dudağı arasından çıkacaklara bağlı yaşadığımı kabullenmişken, sen nasıl oluyor da bu kadar kendini bilmez davranıyorsun ve bu kadar güçlü hissediyorsun? Üstelik ikimiz de biliyoruz, hepimiz biliyoruz ki arkası boş, güçsüz bir güç.

p.s: yine dolunay var, yine been2 atakta; "birisine söylesen inanmaz " diyenlere delil olsun diye not düşelim, Ponzi araştırırsa yardımım dokunsun!

26 Aralık 2009 Cumartesi

34 SC......21:22




Bu sene oyunbozanlık yapınca ben, crown topladığı gibi kocayı, oğlanı ve sayısız bavulu, Noel tatilini, yılbaşı tatilini ve adını ne koydu şimdi bilmiyorum "blablabla extra bir hafta" tatilini birleştirip, yıllardan sonra ilk defa bu mevsimde neredeyse bir aylığına Istanbul'a geldi.

Ofiste buluşup, coşmuş hormonları ile deniz'in d'sini duyunca aka boka ağlayan d.p.s i, getirdiği hediyelerle çok zorlanmadan bir güzel o da ağlattıktan ve nikah masasından kendine has çığlığı ile düşen biri olarak, yine buna benzer hikayeler ile dolu yolculuk maceralarını anlattıktan sonra yemeğe gitmek üzere cuma akşamı trafiğinde Nişantaşı'na doğru yollara düştük.

Güne cipcip inde içinde olduğu bir rüya ile uyandığımdan, karşılaşmamak için kendisi ile en kestirmeden girdiğimiz Zanzibar'da ki keyifli ve güzel bir yemek sonrası yeniden eve dönmek üzere arabaya döndüğümüzde, yıllardır tanıdığım, biraz kirli olsa, dönüşte arabamı tertemiz bulmamı sağlayacak kadar beni ve arabamı çok iyi bilen, kibar ve efendi vale tam arabaya doğru yönelmişken, dönüp "SC yi istiyorsunuz değil mi" diye sordu. Ben neyi sorduğunu anlamaya çalışırken, birden plakadan bahsettiğini anlayıp, biraz şaşkın "yooo benim ki........"dedim. O sırada crown yüzünde bir gülümseme ile "SC yi istemediğinden emin misin?" diye tekrarlayınca "ahh şoktayım, saat kaç? 21:22 "...

Hahahahaha evet 16 yaşındayım  ve evet aynen amouur'un kızı 16 yaşındaki cate gibi davranıyorum. O da karşısında ki yeni yetme bitli oğlanın " en son kız arkadaşım beni çok boğdu, ben biraz rahat olmak istiyorum, kimseye bağlanmak istemiyorum, sorumluluk almak istemiyorum blablabla" larına , aynen benim gibi "sonuçta hepimiz aynı değiliz" cevabını veriyor.

Ben mi büyümedim, yoksa mevzu aşk olunca hepimiz o yıllara geri mi dönüyoruz ? Ve bilmek istiyorum, bu oğlan çocukları bu zırvaları nereden ögreniyor?

En son 2 hafta önce NY'da' beraber olmamıza rağmen, crown değişik göründü gözüme, bir dinginlik var üzerinde, şahane !

NOEL


Kimilerine göre dini inancı belli olmayan, kimilerine göre teist, kimilerine göre ise düpedüz deist, aslında Tanrı'nın varlığının dışında hiçbir güce ve hiçbir dini rituele inanmayan ama her dinden dem vuran (ve favorim tasavvuf), özünde hepsinin aynı kapıya çıktığına inanan ve tek dileği birgün bütün kötülükleri aynı dinginlikle karşılayabilerek, gerisini Tanrı'ya havale edebilme ve Ondan başka hiçbirşeyden korkmama mertebesine ulaşmak olan ben, bu hafta bir katoliğim.

Noel'den birkaç gün önce havaya düşen rehavet, perşembe başlayan öbür dünyadaki tatil ve  aldığım sayısız sms yüzünden, beni de etkiledi. Günde 350'nin altına düşmeyen mail sayısı 50ler de 60larda dolaşınca, öyle olmadığı halde, ben de bir tatil rahatlığına büründüm. Iki gündür hoşbeş etmek dışında çalmayan telefonum sayesinde, bu sefer huzurlu bir şekilde geç saatlere kadar uyumak ve tam anlamı ile kendime gelene kadar evden çıkmamak, şu son birkaç gündür mevcut sıkıntıyı silemese de hafifletti biraz.

Kurallar aynıydı tabii; öyle bir taş ile 300 kuş vurmayı amaçlayan sms'ler cevapsız bırakıldı, sesi duyulmak istenilenler özellikle aranıldı, herkese tek tek özel mesajlar gönderildi. Herşeyin en güzeli ve en huzurlusu dilendi.
En önemli konuşma da onunla olandı tabii; neşesi yerinde, yapacaklarını sıraladı tek tek. Sonra döndü dolaştı bize getirdi meseleyi, kendine özgü şakalarla italyan cebi kapat dedi, Istanbul yerine Amsterdam dedi, ben de senin gibiyim ama sana böylesi yetmiyor dedi......... dedi de dedi.... O dedi de ben durdum mu? Içimde hiçbir keşke bırakmayacağıma söz verdim ya bir kere, bu sefer de Noel diye ben de bir sürü şey dedim, iyi de ettim.

23 Aralık 2009 Çarşamba

YAPMAAAAAAA !



Içim karardı bugün...Gün boyu, noel arifesinde olmamıza rağmen burada olan mattarollo'nun, her daim hareketli ritmine bayağa bir iç sıkıntısı ile ayak uydurmaya çalışmak, iş dışında hiçbirşeyde konsantre olamamak, üstüne tem'deki zincirleme kaza ile 2,5 saat arabaya tıkılmak ama en çok da içimdeki boşluk hissini dolduramamak, rengimi aldı, kararttı bugün beni...

Kötü şeyler düşünüyorum, aptalca senaryolar, kendi tuzağıma düşüyorum eski alışkanlığımla...
Yapma den'cim, aklını, herkese açık yüreğini ama en çok da gönül gözünü sevdiğim, yapma.
Aklına gelen başına gelir, yapma.
Rahat ettir biraz kendini, yasla sırtını 3 kıtadaki arkadaşlarına, hepsi orada hepsi hazırda.
Yasla sırtını zamana.
Sevmiyorsun sen de bu duyguları, kızgınlıkla kalbini karartma.
Aldın alacağını, sabırsızlanma, huzursuzluk yaratma, daha fazla şımarıklık yapma...

Al işte bunları oku, hatırla, küçük ve değersiz (paoletta) detaylara aklını takma. YAPMA! Beni de daha fazla zıvanadan çıkarma....hahahahaha komik geldi birden, bi kızdım kendime!

crown : "likes it" yaptım ama...hayat zaten çok kısa be güzelim, aşkı bulmuşken onu kaybetmeye, onsuz biran bile geçirmeye değer mi? Iş şimdi bunu, o koca kafanın kulağına üflemekte!!! Biliyorum bir yol bulacaksın sonunda...Içimdeki Miranda sonunda istediğini elde ettiğinde mutlu olacak mısın emin değil ama içimdeki Charlotte biliyor ki...You 2 are going to end up together!!!


amouur : Ok la serata e' passata anche bene...Vedremo domani..Tu come stai? Non pensare, non immaginare...Ti prego...Riempiti la testa di cavolate. Anche tu devi alleggerire e spegni quel cazzo di computer...Devi riposare e fare bei sogni, questa volta x te

21 Aralık 2009 Pazartesi

Eve Dönüşte bir Anneanne


Dün sabahın 06:30'unda - 4,5 derece ile başlayan eve dönüş yolculuğumuz , kıvrıla kıvrıla tırmandığımız dağın tepesinde -12 derece ulaşıp, Milano'ya vardığımızda -8,5 derece ile bir orta yol buluyor.
Rapallo'dan 30-40 km kadar, yeşil olmasalar da yaprakları hala üzerinde ağaçları ile renkli ormanların arasında devam eden yol, o koca dağları delen anca anca 3 km lik bir tünel sonunda yerini beyaz ama bembeyaz başka bir dünyaya açıldığında, zamanda yolculuk yapıyormuşum hissi uyanıyor. Soğuktan ve hatta kardan hiç haz etmeyen ben bile, dalları kar ile kaplı ağaçların, adeta boz bir hayvan tüyünü andıran güzelliği karşında burayı ne çok sevdiğimi hatırlıyorum ama daha fazla dayanamayıp uykuya dalıyorum.

Fazla vakit kaybetmeyip, lounge a geçtiğimde ise bu seferde kar bahanesi (yesilkoy havalimani artik bu trafigi kaldirmiyor bana gore) ile 2 saat rötar öngören THY uçuşunu beklerken, rahat bir saatini elimde telefonum, kafamda oluşturduğum ama bir türlü doğru kelimeleri bulamadığım mesajı düşünerek geçirip, sonrasında "Kolera Günlerinde Aşkı" okumaya başlıyorum.

Uçağa bindiğimse ise aklımda, bir gece önce sadece 3 saat uyamanın, 2 saat araba yolculuğunun ve rötarın verdiği yorgunluk ile sadece uyamak var. Herzaman ki gibi koridorda seçilmiş yerime, yanımda seyahat eden bir anneanne ile 10-11 yaşındaki torununa günaydın diyerek gülümseyip yerleşiyorum. Hiç sosyalleşecek bir durumda olmadığımdan yalandan iki gazete çevirip, uyku moduna geçiyorum ama ses tonunu hiç ayarlayamayan ve devamlı konuşan torun dikkatimi çekiyor. Biran için ne olduğunu anlamaya çalışıyorum, devamlı gülümseyen, hafif topluca ve çok mahcup bu oğlan çocuğunda bir gariplik olduğunu hissedip, anneannenin de hep aynı sabırla ve yumuşacık telkinli sozlerine kulak misafiri olarak nesi olduğunu anlamaya çalışıyorum. Ya super zeka yada otistik diyorum ama karar veremiyorum. Anneanne ise şevkat dolu, iki saniyede bir " ne olduğunu söyleyeyim mi" teyidini almadan hiçbir cümleye başlamayan bu çocuğu hiç bıkmadan, usanmadan ciddi ciddi dinleyip cevap veriyor; niye ise içime dokunuyor ve "Tanrım bu çocuğun çok güzel ve rahat bir yaşantısı olsun, annesine, babasına, anneannesine güç ve sabır ver " diye defalarca bu dilekleri yenileyerek ve kendi anneannemi hatırlamaya çabalayarak, çocuk çok yardımcı olmasa da uyumaya çalışıyorum.

Anneannemi 4 yaşımdayken kaybettiğimden malesef hatırlamıyorum ben ve yine malesef ki aksi bir dede, deli lakablı büyükbaba ve kokoş ama kendinden başka kimseye ilgi göstermeyen babaanneden de bir torunun alması gerekeni alamadığımdan, o herkesin bayıla bayıla, sevgi dolu anlattığı yumuşacık kadını tanımamış olmanın hayatımda ki en büyük şanssızlıklardan biri olduğuna inanıyorum. Onu doyasıya yaşamış ve onun ile ilgili yüzlerce anısı olan madame marika ve anneanne hikayelerini dinlediğimde bugün hala anneme "bana nasıl davranırdı? benim ile neler yapardı? " diye sorup, hiç hatırlamadığım kendi hikayelerimi dinlerim, fotoğraflardan bildiğim yüzünü gözümün önüne getirerek.

Insan tanımadığı birini sevebilir mi? Bende ki az hatırasının hepsinin negatif şeyler olmasına rağmen, arkasından anlatılan yüzlerce hikayesi, yazdığı şiirleri ve annemin hala kullandığı bazen çok matrak bazen de akıllara zarar zekilikte ki cümleleri sayesinde, ben anneannemi çok seviyorum.
Ve bunlar ile onu hatırlamayı tercih ediyorum , çunkü gerçek hafızada onunla ilgili hatırladığım şeyler ölümü ile birlikte geliyor.
Mesela anneannemi gerçekten gördüğümü hatırladığım tek an, henüz daha 4 yaşındayken onun ölü yüzünün gözümün önünde açılmasıdır (bilinçsizce ama yanlışlıkla değil ). Aradan 30 yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün hala aklına geldikçe annemin sinirlenmesine ve söylenmesine sebep olan bu mesele, ailenin gerçek anlamda zır delisi enişte h. nin düşüncesiz davranışı yüzünden de olsa, bence 20lerin sonu 30 un hemen başında başlayan ölüm korkusunun ana materyalidir.
Hatırlanan diğer çok net şeyler ise, o koca taş evin geniş holunde bir iskembe tapesinde, yüzünü avuçlarına saklayarak hıçkıra hıçkıra ağlayan babamın o dokunaklı hali  ile hastalıklar ve uzak diyarlara yolladığı evlatlarının özlemi ile gözünden yaşı, dudaklarından 4'lükleri hiç eksik olmayan bir anne ile yer değiştirmiş ama sonunda ana kuzusu olan annemin aradan bir yıl bile geçse dökülen gözyaşları ki bu da herhalde lise yıllarım boyunca sırf sevdiklerimin acısını çekmeyeyim diye ailede herkesten önce ölme dileğinin ana materyalidir.(tabii ki artık böyle düşünmüyorum, tabii ki artık her aile için sıralı ölümler diliyorum...)

Birden daldığım bu dünyadan, ammannnn şimdi nerden çıktı bunlar diyerek, bu sefer gerçekten derin bir uykuya dalıyorum. Inişe yarım saat kala uyandığımda, yanımdaki zarif anneanne ile gözgöze gelmemiz ile birlikte öylesine derin bir sohbet başlıyor ki 3 dakika sonra tanımadığım insanların hayatlarına dalıveriyorum; çocuk henuz 7 yaşında çıkıyor ve  hareketleri birden anlam kazanıyor, normal ama sadece iri bir çocuk olduğunu duyunca seviniyorum. Anne başarılı bir iş kadını ve onun ile birlikte Milano'nun göbeğinde, gayet güzel ve şık bir yerde yaşıyor. Baba ise beş para etmez ( anneannenin yorumu ) adı bilinmiş bir doktor ve Izmir'de sevgilisi ile oturuyor. 63 yaşında olmasında rağmen en az 10 yaş fazla gösteren, şık ama kaygılı anneanne ise aslen Ankara'da yaşamasına rağmen, kızının çocuk ile ilgili yardıma ihtiyacı olduğundan son 3 senedir kocasını bırakmak zorunda kalarak Milano'ya yerleşmiş ama çok dertli. Buarada soysuz damat kızını aldatmış, kızı kocayı bir sene önce boşamış, çocuk evdeki sevgiliyi arkadaş olarak biliyor ama annesi ile babasının ayrıldığından habersiz. 68 yaşındaki hakim dede artık bu zorunlu ayrılıklardan sıkılmış, hayat arkadaşını yaninda istiyor ve protesto edip artık Milano'ya gitmiyor; anneanne bir yandan canı yanmış kuzusu, diğer yanda canının içi sevimli torunu ve hayat arkadaşı derken, hangi birine yetişeceğini bilemez bir çaresizlik içine düşmüş. Öyle bir çaresizlik ki hem de, hic tanımadığı birine yarım saatte her detayı anlatarak, rahatlama derdinde. Yine içime dokunuyor hali, bu sefer de içimden " Tanrım sen bu kadına yardım et " demeye başlıyorum. Kadının anlattıklarıni gözler nemli nemli dinlediğimi farkettiğimde ise " eyvahhhh eyvahhh, işte başlıyoruz " demekten kendimi alamıyorum. Allahtan uçak iniyor, anneanneyi ve torunu selamlayıp önce uçağı, sonra hızlı adımlarla havaalanını terkediyorum.

Istanbula vardığımda saat 18:00 civarı, topu topu 2,5 saatlik bir uçak yolculuğu için neredeyse 12 saattir ortalıklarda dolanıyor olmama sinirlenip, arabaya biniyorum ve şehir bana basıyor.
Malesef bu şehir bana basıyor, devamlı çalan her telefona cevap verip, boğazım düğümlenerek, hiç istemeden laf anlatıyorum ama bok atacak yer arıyorum ve yine "bu şehir bana basıyor artık" diyorum.

Eve vardığım da ise binlerce kilometre uzaklıktaki dr.u içimi ısıtıp, kendi gibi umut veriyor, simonpour ise 3 gündür, herhalde çıkmasınlar diye gayret ettiğim göz yaşlarımı saklandıkları yerlerinden çıkartıp, ağlatmayı başarıyor...

"Io imbarco fra un'ora. Tu sei stato molto chiaro e io ho capito tutto ma purtroppo le cose non cambiano da notte al giorno...e finche' non cambiano i miei sentimenti, ho deciso di tenere acceso questo cell italiano anche quando non sono qua. Forse un giorno mi chiami...Se si suona, bene per me, se no bene per te :) ti voglio bene " - Milano Malpensa, 20.12.2009


dr.u : beni tanıyorsun, olduğum gibi kabul ediyorsun, beklemiyorsun; sarilmasam da boynuna seni sevdiğimi biliyorsun...O da öyle, aramasa da beklediğin anda, seni seviyor...ne acayip bir kadınsın sen u. yaaaa...

20 Aralık 2009 Pazar

Deniz Coşmak Üzere



Tüm gün amouur, onun evi, sonsuz hoşgörüsü, akşamında amouur, gallo ve pamuk ile en favori yerim Vedetta, sohbet muhabbet, kuru ama buzzzzz gibi bir hava ve hepsi bu...
Elektrik yüklenmişim, dokunanı çarpıyorum ve dalga yükselmeye başladı hissediyorum, Istanbul'a dönüyorum ya ondandır diyorum...Sinirlendim ama bu akşam!!!!

19 Aralık 2009 Cumartesi

Yeniden Güneş Açtı



Yanlış yere düştügünü, bir hata yaptığını anlamış olacak ki kar, Rapallo'da yeniden güneş açtı, heryer kurudu, dağlar, deniz ve gökyüzü normal rengine ulaştı. Soğuk olmasına soğuk ama yine de güneş var işte, tertemiz, apaçık bir hava...

Bense iyiyim, hatta fazla iyiyim; fırtına öncesi sessizlik olmasından biraz tırsıyorum ama iyiyim işte...Belki de ilk defa ikna oldum, belki de ilk defa olayları olduğu gibi, "ben olsaydım..." ları katmadan kabul ettim  ama belki de sadece biraz yoruldum...Bilmiyorum belki hiçbiri değilde bambaşka birşey.
Ve hala ne yapacağımı bilmiyorum ama garip bir şekilde içimde, bu duruma hiç uygun olmayan bir umut var; deliriyor olabilir miyim acaba ? :)

18 Aralık 2009 Cuma

Kolera Günlerinde Aşk





Dün kaya gibi sert bir adamın kalbine dokundum ben; kaldırıp bütün duvarları, aklında, yüreğinde ne varsa kelimelere döküp, o sıcacık ama bir o kadar da nasırlaşmış kalbini avuçlarıma bırakıverdi...
En başından beri ona ne hissettirdiğimi, araya mesafe koyduğum da onu, önce nasıl kızdırıp, sonra nasıl üzdüğümü, nasıl beni anlamadığını,onun bende gördüğü kadının nasil ona aşık olduğunu bir türlü algılayamadığını, kadınını nasıl yanında istediğini ama asıl önemlisi beklenti yaratmaktan, bir başkasının sorumluluğunu almaktan, değişmekten ve en çok da birinin onun için değişmesinden nasıl korktuğunu sıralayıverdi bütün gece boyunca.

Ben yaşadıklarından bu kadar etkilenen, kendi deyimi ile kirpiye dönen ve içine kapanan, kendini korumaya çalışan bu kadar güzel bir çift göz daha görmemiştim galiba daha önce. Karşınsında "yeter ki sen iste..." diyen, gerçek dünyadaki halini dışarda bırakıp, tamamen kendisi olarak ona bakan kadına nasıl inanmak istediğini, aslında inanmaya çok ihtiyacı olduğunu ama bir türlü ikna olamadığını anlatan bir başka çift göz daha görmedim. Onu korkutmamak, biraz da aptal gururundan daha önce hiç dile getirilmeyen "sen isteseydin ben buraya da taşınırdım " sözleri karşısında, bu kadar şaşırmış ve kelimesiz kalan bir çift göz daha ve o anda sarılıp boynuma, neredeyse zaman durmuş gibi neredeyse 5 dakika boyunca hiç konuşmadan, kokumu içine çeken başka bir adam görmedim. Bu kadar inanarak "beni bırakma ama benden yapamayacağım şeyler de bekleme" diyen başka bir adam da görmedim.

Bütün gece, dudakları dudaklarımdan, kenetlenmiş ellerimiz birbirinden ayrılamadan sırf bunları konuşarak geçti; samimiydi, rahattı, hem çok tanıdıktı hem de yepyeni idi. Heyecan ise hep vardı.
Dünyanın neredesinde olursam olayım, ne yaparsam yapayım, hep kafamın bir köşesinde, bazen en güzel şeyleri yaşarken bile bir eksiklik hissi yaratan, bir burukluk bırakan, bazen de "belki, birgün...." lerle içime umut veren bu adam hakkında daha önce düşündüğüm herşey doğru; gündüz ile gece gibi farklıyız birbirimizden. Ben sevgiye, aşkın gücüne inananlardanım... Ayak üstü, iki dakikada içinde kimleri nelere ikna eden bu karakter onu da ikna eder zannetti ama olmadı, çünkü bu sefer karşısına, kendisinin olduğundan bile daha oturmuş, daha keskin kırmızı hatlar çekilmiş, daha gerçekçi bir karakter çıktı.

İstediğim, çok ümit ettiğim teklifi alamadıysam da çok güzel bir gece geçirdim, çok aşık olduğum adamla. Buluşmayı ise benim için üzerinde düşünülerek hazırlanan hediye paketi ölümsüzleştirdi. Evinden çıkmış, asıl hediye çok eski bir kutu ve içine yerleştirilmiş " Kolera Günlerinde Aşk " kitabı ile kendi doldurduğu bir müzik cd'si...

Şimdi ne olacak diye soruyorum kendime sabahtan beri, ne yapacağım ? Hiçbir fikrim yok...
Rapallo'da kar yağıyor şuanda, buraya kar yağması kadar garip bir durum açıkçası...Ama hemen karar vermem gerekmiyor, zaten ben bu konuda ne zaman bir karar verip de sonuna kadar o kararın peşinden gittim ki ( bitirme konusunda )?

17 Aralık 2009 Perşembe

Arkadaşın Böylesi



Senin ile birlikte sevinen, heyecanını kendisi ile ilgili olsa o kadar hissederek paylaşan arkadaşlarının olması çok büyük şans ve zenginlik.
Geconti ile buluşmadan bir iki dakika önce, öteki dünyanın en yakınlarından biri olan amouur'dan  aldığım sms, şimdiye kadar aldıklarım arasında en güzeli idi; içimi ısıttı, güç verdi, mutlu etti :


" Arrivata. Tutto ok...amo...Nota bene il cielo stellato...Prenotato dalle tue amiche...Le stelle piu' grosse siamo noi che ti guardiamo. Quindi quando vi bacerete e tutto il resto x favore fatelo in un posto chiuso...Cosi non facciamo la figura delle guardone e tu non prendi freddo...he he he buona notte love"

Kapalı! Birkaç saate dönerim...



Artık tam kıvamına gelmiş Mauro ve benim için hazırladığı, o uzun araba yolculuklarımızı keyifli kılan cd'leri sayesinde ,Reggio Emilia'dan Fidenza'ya, halledip bütün işlerimi Fidenza'dan da Rapallo'ya ulaştım ve çok değil birkaç saat sonra da ona kavuşacağım...

Laf anlatmamak, işin biraz da sihrini bozmamak için haber vermediğimden kimseye, burnumu kapı dışarı çıkaramıyorum birileri ile karşılaşırım diye...Biraz uyumak, dinlenmek, hazırlanmak lazım zaten, 3 kıtada olay olan buluşma için...

Bruna bana güvenmiyor, yapabileceğime inanmıyor, cammellini ise ona; bense bu akşama kadar tıkadım kulaklarımı herkese, kendime bile..Duymuyorum söylenenleri, dinlemiyorum demek istediklerini...Bu akşama, onunla buluşana kadar kapalıyım; çünkü benim için şuanda sadece onun aklından geçenler, onun dudaklarından dökülenler önemli...Çünkü ben şuanda sadece onun için bildiğim yoldan dönerim...Çünkü şuanda sadece O var, gerisi yok, tabii bir de deli gibi atan bir kalp ile, zaptı zor heyecan var...

Herşey güzel olacak! Şimdi gidip uyuyorum birkaç saat...

15 Aralık 2009 Salı

Gitmeden Hemen Once ≠ 3


Yollara düşmek de birşey yok, alışık bu beden bu bitmez bilmeyen yollara da, yine o heyecanlı, beklentili yolculuktan birine çıkıyorum.
Yine havaalnında, herzaman ki yerimde, yine bilgisayarım önümde ama aklım ahhhh nerelerde?
Yine bu sabaha kadar hiçbirşey yapmayıp, yine herşeyi son dakikaya bırakıp, heyecanıma stress kattım ama hazırlıklar tamamlandı, alınması gerekenler alındı ve yine oturup koltuğuna etraftaki enteresan tiplemeleri ile dolu havaalanı insanları seyre dalınarak uçak beklenilmeye başlandı.

Pazar günkü madama marika'nın leziz kahve tellerinin açılmaması, sabah uyanılan inanılmaz güzel rüya ve sabah ve öglen ondan gelen mesajlar, bastırmaya çalıştığım heyecanımı iyice arttırdı.
Söz vermiştim kendime, kendi tuzağıma düşmeyeceğim, eskiden yaptığım şeyleri yapmayacağım diye ama bu kadar oturmuş karakter bir ayda, bir kararla hemen değişmiyor işte. Söz vermiştim kendime beklentiye girmeyeceğim diye ama kalbine hiç hükmedemeyen bu kadın yine beklenti içinde, pır pır yola çıkıyor işte..

Hemen görmeyeceğim onu, önce halletmem gereken işleri halledip, öyle gideceğim yanına...Bu sefer o da bekliyor, bu sefer güzel olacak herşey...

14 Aralık 2009 Pazartesi

Ne Oldu ?



Ne oldu hiç bir fikrim yok ama geçen çarşambadan beri magical saatlerimi göremez oldum, bir dakika öncesi, bir dakika sonrası...bir sinir geldim üzerime, hayırdır inşallahhhhhh!!!!!

13 Aralık 2009 Pazar

Fularlı Kadın



Pazar günü olması ve pazar günü hiçbir gücün onu evinden, nişantaşı sınırlarından çıkarması mümkün olmadığını bildiğimden funny guy'ın hadi kahvaltı yapalım teklifine hayır demedim. Uzun süredir telefonlaşma harici, yüz yüze görüşmediğimizden olsa gerek, benim mahallemde kahvaltı etmeyi bile kabul ettiğine göre, çok özlemiş dedim. Hakikaten de öyledir o, inatçıdır, istemediği hiçbirşeyi zorla yaptıramadığın türlerden.
Funny Guy ile House Cafe'de, ordan burdan ve herşeyden, güle oynaya, dedikodulu, politikalı, bol kahkahalı ve bol dalga geçmeli kahvaltıdan ve bana getirdiği Marakesh magnetini de aldıktan sonra, kendimi HK'e attım.
Hiç çaktırmadan heyecanla beklediğim yolculuk için hazırlanmam gerektiği halde niye ise ağırdan alıp yine herşeyi son dakikaya bıraktığımın, iki ayağımı bir pabuca sokmaya doğru gittiğimin farkındayım, onun için hazır bu soğuk ve yağmurlu günde dışari çıkmışken bir kalemi halledeyim dedim.

Olay kendini evden dışarı atmakla bitiyor aslında, bir kere dışarı çıktım mı, sonrası kolay, miskinlik falan kalmıyor, çıktım mı giresin gelmiyor. Bugün herkes sıcak evinde, muhtemelen sıcak battaniyelerin altında, sakin birgün geçirmeye karar vermiş olacak ki, hayli boş olan HK'de işimi 20 dakikada halledip, ehh şimdi nereye sorusu ile başbaşa kaldım. Böyle durumlar içinse dönüp dolaşılıp, gidilecek ve sarmalanılacak tek yer ana kucağıdır, işte ben de atladığım gibi arabaya aynen öyle yaptım. Anneme, daha doğrusu annemlere gittim, ne de iyi ettim...

Yarım saat önce bile haber versen, nasıl yapar bilinmez, mutlaka gelenin en çok sevdiği yemeği önüne çıkarır bu inanılmaz kadın. Çok acayip bir kadındır benim annem, öyle iki satır arasında geçiştirilecek türden değildir.
Neyse hepberaber yenilen müthiş yemek ve sanki hala 8 yaşındaymışsın ki gibi sevgi gösterilerinden sonra madame marika'nın elleri ile yaptığı kahveyi ve evin içinde yasak sigarayı içmek için kendimizi attığımız bahçede sık sık olduğu gibi çoğunluğu eski günlerden keyifli bir sohbet sonrası, güzel bir pazar geçirmiş olmanın verdiği rahatlık ile evime doğru yola çıktım.

Tam o çok sevdiğim köprüye geldiğimde ise, evde konuşulanların etkisi ile olacak, birden aklıma köprü üzerinde yaşadığımız bir an geldi.

Sene 1978-79...Zaman ve mesafe mevhumu olmayan ve her daim seyahat eden anne ve 3 yavrusu şeklinde yine bir yerlerden dönüyoruz. Baba tüm hayatı boyunca olduğu gibi çalıştığından yine bizimle değil, abi yeterince büyük olduğundan herhalde alınmamış. Nereden dönüyoruz şimdi en küçük bir fikrim bile yok ama herzaman ki gibi bizi o zamanların en favorisi, abla delisi, en küçük dayı t. yeşil vosvosu ile  haremde karşılamış ve eve götürüyor. Anne ve dayı önde, biz üç bıcırık arkada tam Boğaz Köprüsü üzerindeyiz ve herzaman ki gibi arka cama yapışmış, geride gelene el sallama oyununu oynuyoruz.
Hahahahahaha hatırlıyorum da şimdi bazen karşıdakine gına getirtene kadar sallardık o elleri, belki de sadece bu yüzden bugün bana aynısını yapan bir çocuk gördüğümde, hiç pes etmeden sallıyorum o eli direksiyon başında, hatta bazen kendime hakim olamayıp dil çıkardığım falan bile oluyor, sırf pes etsin, önüne dönsün diye...
Neyse yine aynı şeyi yaparken, o zaman arkadan gelen adam ve kadını hiç unutmayacağım herhalde; filmlerden fırlamış gibi bir halleri vardı. Beyaz üstü açık, küçük bir araba ( bugun düşününce eski model bir porsche  gibi hayal ediyorum) arabayı kullanan bir adam ve başında fuları, gözünde kocamannnnn gözlükleri inanılmaz bir kadın ve o rüzgardan dalgalanan fular. O kadar güzel bir sahneydi ki, kadına hayran kalmamak mümkün değildi. Mutluydu hemde, el salladı bize ; herhalde üçümüzünde ağzı açık kaldığından yada utandığımızdan, önümüze dönüp oturmadık ama gına da getirtmedik.

Beyin çok acayip birşey, nerden geldi birden aklıma bilemedim, ama o çok sevdiğim köprünün üzerinden geçerken bunu hatırlamak ve çooooooook güzel görünen Istanbul'a bakmak pek bir içimi ısıttı.
Tabii ki her seferinde ki gibi "Tanrim cok büyüksün, bu şehri ve içindekileri koru" ve tabii ki son bir senedir olduğu gibi "Tanrım bu sehri onunla görmememi sağla" demeyi ihmal etmedim.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Bizim Mahalle, biraz daha büyüğü işte bizim Ülke



Devamlı şanslı biri olduğumu dile getiriyorum ya; işime araba ile 1,5 dakika mesafedeki ve hala o eski mahallelerin ruhunu taşıyan yerdeki dışı sıcak, çok şükür sonunda içi de sıcacık evim bu söylememi güçlendiren şeylerden biridir.

Evet bu koca şehrin içinde, bakkalı ile manavı ile o çocukluğumuzda ki mahalleleri andıran bir yerde yaşıyorum ben. Hem şehrin göbeğindeyim hem de istersem sessiz sedasız, dünyadaki karmaşadan uzağım. Komşular kimler derseniz, her türlüsü mevcut; gazetecisinden, trend gece klübü sahibine, politikacısından, ülkenin önde gelen işadamlarına, yayınevi sahibinden, mimarından, sanatçısına, eğitim düzeyi yüksek, medeni olması beklenen, hadi biraz daha abartayım Türkiye'nin aydınlık yüzleri.
Ama lafta tabii, bana sorarsanız okumak ile adam olunmayacağının en iyi göstergesi, başarı ile parayı hazmetmeyi bilmeyince ortaya çıkan eğreti görüntüyü gözler önüne seren, hep bana hep bana deyip, kendinden başkasına saygı duymayı bilmeyen, medeniyetten bin fersah uzak bir insan grubu derim.
6 senedir yaşadığım bu çıkmaz sokakta, öyle davranışlara ve sahnelere şahit oldum ki, bunlar böyle yaparsa, zavallı cahiller neden yapmasın dediğim o kadar çok an oldu ki benim...
Sokak ortasında bağrış çağrış kavgalar mı dersin, sen benim kim olduğumu biliyor musun nidaları mi dersin, benim evimin önü, param da var gücüm de var, yediririm belediye para, kimseyi buralara park ettirmem gövde gösterileri mi dersin...Ne ararsan yani...Kendinden başka kimseyi düşünmeyen, kendi bildiğinden başkasını tanımayan, kendi dışında kimsenin hakkı hukuku olduğunu kabul etmeyen, namedeni bir sürü insancık işte...

Bense, 6 senedir ne ve kim olduğu anlaşılamamış, mahallenin delisiyim onlar için. Sokağa adım attığı anda, kapıcısından, bekçisine, tanıdığı ve tanımadığı herkese Allah'ın bir selamını eksik etmeyip, hal hatır soran, hiç beklemedikleri yerlerde karşılarına çıkan, hoşuna gitmeyen ve sınırlarına girildiğine inandığı birşey karşısında mutlaka altında adı ve soyadı yazılı nazik bir not bırakarak, bir daha aynı hareketin tekrarlanmamasını dile getiren, asla sesini yükseltmeyen, yanlış birşey yaptığında bir küçük çikolata kutusu ile kapılarına dikilip, özür dileyen, samimi gibi ama mesafeli, uzak değil ama içlerine de girmeyen bir muammayım. Onun içinde mutluyum, dokunmuyorlar bana yada dokunmadan önce bir düşünüyorlar ama işte yine de onların arasında, hergün yaptıkları saçmalıkları, yaaa sabır diye yaşamak zorundayım.

Tıpkı daha büyüğü ülkemde olduğu gibi...
Ortaokulda Martin Luther King ve Gandhi derslerimiz vardı bizim, bildiğin ders, istesen de istemesen de okumak zorundaydın. Çok da severdim bu iki karakteri, humanist terimini hayatıma sokan iki karakter.
Ancak ne yazık ki bir humanist olmadığımı anlamam çok sürmedi, sevmiyordum işte herkesi, olduğu gibi herkesi hayatımda kabul edemiyordum.
Üniversite yıllarımda gerçek bir demokrat olmadığımı anladım...
En azgın sağcısından, en koyu solcusuna ne ararsan bulunan ve neredeyse ülkenin bir aynası olan büyük aile içerisindeki hararetli politik kavgalar ile birlikte apolitize oldum.
Hep kötü, hep umutsuz, hep iç karartıcı, hep korku salan haberler veriyorlar diye yıllarca gazete almadım, televizyonda haberleri başından sonuna seyretmedim. Uzun yıllar başlıklarla idare ettim ama satır aralarıni hiç okumadım.
Atatürkçüydüm, laiktim ve bu kadardım, teoride kabul etmiyordum benden olmayanları ama pratikte öyleymişim gibi de davranmıyordum, çarşaflılar ve molla kıyafetliler dışında kimseye o zaman da kötü gözle bakmadım, rencide etmedim, haklarına saygısızlıkta bulunmadım. O zaman da biri ermeni, kurt, alevi diye arkadaşlık etmemezlik yapmadım ama ağzımı açıp da konuşsam kim bilir neler söylerdim. Sadece Diyarbakır'a "Kürdistan" dediği için okuldan bir italyan kız arkadaşımla çaktırmadan alakamı kestim ama Allah'tan pür bir apolitize olarak, bu konulara hiç girmemiş ve ağzımı açmamıştım. Zira bugün söyleyeceklerim neredeyse tam tersi olurdu ve zira onları söylediğim için çok utanırdım.

Ben bir kadın olmanın en güzel yanlarından biri olan, kendine dönme, kendine ve hayatına tekrar tekrar yeniden bakma, hatalardan ders alıp ilerleme güdüsü ile birgün çok büyük bir bilgi açlığına düştüm ve hayatın sadece benimkinden ibaret olmadığını, dışarda olan bitenin benim hayatıma da etkisinin büyük olduğunu ve onu görmezden gelemeyeceğimi kavradım ve bütün eksikliklerimi, kulaktan dolma bilgilerimi, tabularımı yıkmaya doğru adım attım. Veee bu sabah kalkıpta, birbirinden üç ayrı gezegen, günlük olarak okuduğum gazeteleri okuduğumda ve sinirlendiğimde "artık tam bir demokrat" olduğumu anladım.

Dün Anayasa Mahkemesi DTP'yi kapatma kararı vermiş. Tabii ki DTP yi veya eylemlerini desteklediğim icin değil ama bu ülkede farklı olanı, durduramadığını, önüne geçemediğini kapatark, yasaklayarak, örtbas ederek önlem alınmasına feci halde kıl oluyorum.
DTP bir avuç beceriksiz olarak, kendisini bu ülkede nefret kelimesinden başka hiçbir duyguyu uyandırmayan bir örgütten sıyrılmayı başaramamış ve temsil ettiği o insanlara da ihanet etmiş bir parti ama onu kapatınca ne oldu? Olay bitti mi? Şimdi herşey daha mı güllük gülistan olacak, o dağlarda hayatını kaybeden zavallı çocukların arkası gelmeyecek mi? Hayır bugün bunu kapattında yarın bir başkası açilmayacak mı? Sonuçta son yirmi yıl içinde kapattığın 6.ci kürt partisi değil mi bu?
Daha önce de partiler kapattın, o kapattığın partiler içerisinde yetişenler bugün bu ülkeyi yönetmiyorlar mı?
Beni de temsil eden bir parti yok bu ülkede, benim de başımda olanı ben seçmedim, başkalarının seçimi idi, yeri geldiğinde halkın iradesi diyorsun ama ülkenin ücte birini oluşturan bir kesimin partisini hooop kapatıyorsun.
Hayir yasaklayarak, pasifleştirdiğini zannederek, susturarak nereye kadar ?
Baş edemediğin için, hoşuna gitmediği için duydukların, youtube kapattın da ne oldu? Youtube bitti mi, daha da komiği youtube u takip edenler takip etmeyi mi bıraktı, bin şekille girmeyi yine başarmadılar mı?

Einstein'ın çok sevdigim bir sözü var : "devamlı aynı şekilde hareket ederek, farklı sonuçlar elde etmeyi beklemek, deliliktir "...Allah aşkına işinize gelmeyeni, istemediğinizi zorla değil akıl yolu ile altetmeyi deneyin artık. Bunlar ile uğraşacağınıza, halk arasında düşmanlık yaratacağınıza, paraları oluk oluk savaşa, kana akıtacağınıza, bu ülkede yaşayan ilgiye muhtaç her Turk vatandaşına harcayın.

Ben seviyorum bu ülkede bu kadar renk olmasını, hep içiçe girmiş bir kültürün parçası olmayı. Bayiliyorum Diyarbakır ermenisi Mari ile yahudi ortağı Metin'in neşeli mekanında ( restaurantin adi Mekan ) yemek yemeği, ayrılırken bana o aksanlı dili ile methiyeler döküp, boynuma sarılmasına. Benim bir derdim yok benden farklı olanlarla yaşamakla, benim bir derdim yok başörtülü kızın en doğal hakkı okumasıyla, benim bir derdim yok başka bir etniğin parlamentoda temsil edilmesiyle hatta zorunlu Türkçe dersi ile birlikte kendi dilinde eğitim alması ve kendi kültürünü öğrenmesiyle; benim bunlarla derdim yok, derdim varmış gibi ortalığı bulandırmayın.
Bu ülkenin demokrasiye ihtiyacı var, bireylerinin huzur içinde yaşamaya, başıma birşey gelirse kendini emanet edebileceği bir hukuka ihtiyacı var. Sizler sesleri kısmak yerine çok seslilikten en güzeline ulaşmayı deneyin.

Siz de işte aynı bizim mahalledekiler gibisiniz, güya okumuş etmiş, Türkiye'nin aydınlık yüzlerisiniz ama elinizde güç var ya, canınız nasıl isterse...

11 Aralık 2009 Cuma

Adı Neydi ki Şehrin?




Bu gündüz uykularının rüyalarının gecedekilerden bir farkı var mı acaba? Verdikleri his her seferinde biraz farklı olduğundan, içerik ve mesaj bakımından da bir farkları olabilir mi diye düşünmeden edemedim birden....

Bir evin içindeyim, daha önce bulunduğum, çok iyi tanıdığım bir ev; yeni degil, tam olarak hatırlamıyorum ama son iki sene içerisinde yine rüyamda gördüğüm bir ev. Ev sahipleri farklıydı, bulunduğu şehir farklıydı, dekorasyonu farklıydı ama ev aynı evdi.
Bu sefer ki evsahibemiz giorgia, eski ve yeniden mustakbel görümce, geconti'nin kızkardeşi. Ama evi bir adam gezdiriyor bana, önden yürüyüp anlata anlata odandan odaya geçen bu adam bir texpa t. oluyor bir karma e.
Evin her köşesine konulmuş televizyonlar dikkatimi çekiyor, her odada hatta 1 metre genişlikteki holün, salon girişi duvarında bile son derece pahalı, son teknoloji bir televizyon bulunuyor. O anda karma e. olan adam, yüzümdeki "bu ne şimdi?" anlamsızlığını görmüş olacak ki, " o yanlışlıkla oraya kondu" diyor, gülüveriyorum. Tam bunu konuşurken salona giriyoruz, bol, uzun koridorlu bir ev icin küçücük, kare bir salon. Adımı salona attığın anda önüne çıkan televizyon sehpası ve üzerine kondurulmuş çok eski bir televizyon, solunda küçük yuvarlak bir masa, tam karşında boydan boya bir pencere ve pencere önünde, bol yastıklı, yastıkların herbiri birinden farklı renkte ecru bir kanepe.
Televizyona takılıyor gözüm yeniden, gülüyorum. Herkesin kesin girdiği bu odada niye bu kadar eski var peki diye düşünürken, kendi gerçek hayattaki televizyonum ve o eski halini ne çok sevdiğimi hatırlayıp, buradaki ayrıca bir mobilya diyorum.
Salonda şimdi 4 kişiyiz: ben, geconti ve tanımadığım, görsem tanımayacağım iki adam. Ben ve adamlar masanın çevresindeyiz, ben masanın arkasındaki Mevlana ve semaya başlamak için onun önünde eğilmis semazenin kara kalem resmine bakiyorum, geconti ise çok sinirli, basbaya kavga ediyor adamlarla. Öyle bir an geliyor ki, dövecek adamları , üstlerine yürüyor, kükreyerek. Konu nedir hiç bilmiyorum ama birden adamların önüne atıyorum kendimi.
İkimiz kalıyoruz salonda, ben yerde oturuyorum, o başımda dikiliyor.Elimde biraz önceki Mevlana resmi, altında bir yazı dikkatimi çekiyor onu okumaya çalışırken, bu resmin o evde ne işi var diye düşünmekten de kendimi alamıyorum ve oracıkta uykuya dalıyorum.
Ne kadar olduğunu değil ama çok derin bir uykuya daldığımı anlıyorum, sessiz ve karanlık eve uyandığımda. Hemen beceriksiz hareketler ile yastıkları eski haline getirmeye çalışarak, ortalığı toparlamaya başlıyorum. Gerçek hayatta da bir türlü elimden gelmeyen bu yastık düzeltme meselesinde pek başarılı olamadan, ev sahiplerini aramaya başlıyorum. İçimde bir huzursuzluk, ayıp etmiş duygusu hakim. Sanki herkes gitmiş, tek başınaymışım gibi gezdiğim evin içinde, salonun solundaki kapalı kapıyı araladığımda giorgia'nın yüzü gözü kir içindeki minik kızını ( gerçekteki kızı değil, carolina bugün 4 yaşında) ve onun ayak ucunda yatan bakıcısını görüyorum.
Yanlarından geçip, uzun ince balkona çıkıyorum ve şehre bakıyorum; orası değil, burası değil, sanki tam dokuz sene önce bu tarihlerde gittiğim Bulgaristan'da ki, kalktığımdan beri adını bir türlü hatırlayamadığım o şehir..Gri, çirkin, toplu konutlar...Kıçım başım açık değil ama tam da yukardaki gibi devamlı ayıp ettim ve biran evvel evi terketme duygusu ile kendine gelmeye çalışarak şehre bir süre bakıyorum, tam içeri girecekken, bakıcı gürbüz çocuğu kucağıma bırakıveriyor, yapması gereken bir işi bahane ederek. Bir süre daha öylece kaldıktan sonra gitmem lazım diyorum.
Kadına çocuğu teslim ederken "geconti kaçta çıktı evden" diyorum, belli ki iştahını kabartan bu adamın bula bula bu cılız kızı bulmasını kaldıramayan bir ifade ile "saat 14.30'du, belke giorgia gelecek şimdi " diyor ama "yok bekleyemem ben " deyip çıkıveriyorum aslında kalmak istediğim halde.

Hoop hoppp bir havalanındayım, mahşer gibi kalabalık, daha çok zamanım olmasına rağmen pasaport kuyruğuna giriyorum, üzerimde bir km den beni farkettirecek yeşil moncler montum...Beklerken 3 kızkardeş kuzenleri gorüyorum, beni gördüklerini zannedip gülüyorum ama görmüyorlar. Yanlarına gidiyorum, üçü de birbirinden güzeller ama aralarında her daim kilo probleminden dolayı kendini kötü hisseden 3'lünün e. si acayip güzel görünüyor...

Veeee hooopp uyanıyorum.

9 Aralık 2009 Çarşamba

Kaç Kişi Var Orada?



Jet lag üzerine jet lag, üzerine bazen hiç sonu gelmeyecekmiş gibi görünen "çok çalışmam meselesi" nin bitmek bilmez düşünceleri, üzerine her an atışını hissettiğim kalbim, rüyalarımı aratmayacak kadar fantezi üreten beynim ve kendi yazıp, kendi oynayan, sonra da daha çok heyecan yapan ruhum derken uykuya dalmam sabah 06:30.

Uykusuz, adri bile olsa müşterili ve problemli birgünün sonunda, yorgun bir savaşçı gibi hissetmek normal herhalde de yorgunluğu, umutsuzluğu, heyecanı, telaşı, sevinci, korkuyu ve daha nicelerini tek bir bedenin aynı anda taşıması; bir dakika önce sevgi dolu ve anne şevkati göstermek yada yapışmasalar paçalarıma heyecandan uçacakmış gibi ışık saçmak, biraz sonrasında herşey kontrol altında, panik yapmayın, hallederiz güvencesi vermek ama hemen arkasından bambaşka bir konu için gözlerinden ateş saçıp, abanın altından sopayı çıkartıp, korku salmak çok normal birşey değil galiba. Her saat diliminde başka bir olay ve olaylar karşısında hissedilen, birbiri ile alakasız duygular, aynı anda kaç kadını oynuyorsun dedirtiyor.

Kaç kişi var orada, hangisi sensin, hangisi olmak istiyorsun ?

Daha da önemlisi olmak istediğin için hala şansın var mı acaba? İstemediklerini ayıklayabilecek misin acaba yada onlardan vazgeçebilecek misin?  Var senin gibiler, sayıları da az değil tabii ama siz mi anormalsiniz yoksa diğerleri mi?

Uzun ve çok yorucu birgünün ardından gardı düşmüş benliğin konuşuyor ∂en'cim. Herşey hep senin istediğin, hesapladığın gibi olsun istiyorsun, herkes öyle istiyor, bunda bir gariplik yok yani; ama işte beklediğin cevabı alamayınca yada gereksiz olduğuna inandığın ayrıntılarla boğuşmak zorunda kaldığında, beden yoruluyor, gardı düşüyor, birşeyler anlatmaya çalışıyor fırsat bu fırsat diyerek. Kulak ver bakalım, kafa yor biraz üzerinde...Şu içindeki kadınların sayılarını bir belirle bakalım...

7 Aralık 2009 Pazartesi

Kirpi


Şu an, şu dakikada dünyanın en mutlu insanlarından biri ben olabilirim. Öyle ki kalbim çarpıyor, yüzümde salak bir gülümseme, nefes almakta zorluk çekiyorum.
Şu dakika başımdaki belaların hiçbirinin bir önemi yok, umrumda bile değil; ben renkli balonlar yapmıyorum, onların içine bindim havalarda uçuyorum.
Yazmak istiyorum ileride unutmamak için ama sanki yazarsam büyüsü kaçacakmış gibi de korkuyorum.

O da beni seviyor, O da beni istiyor...

Korkuyorum demeyi ihmal etmiyor, bir kirpiye döndüm, kapandım demeyi unutmuyor ama ben de seni unutamadım deyiveriyor kendince...
Sorgulamalar başlamıştı ya, henüz nokta konulmadı, yaşanacak birşeyler daha var demiştim ya, işte başladık...Bundan sonra bir nokta konulacak, yaşanacak yaşamamız gerekenler ve öyle bir sona ulaşılacak. O sonda benim bu şehri terketmem olacak....umarım....

HAMLET - 1 Aralık



İtiraf ediyorum hiçbir zaman Shakespeare özel bir sevgim ve ilgim olmadı, hatta belki sevmiyorum bile denebilir; o ağdalı dili, her daim kelime oyunlarını ama en çok da entrikayı pek çekici bulmuyorum.
İtiraf ediyorum Shakespear'in eserlerinde belki en çok sevmediğim de Hamlet. En son lise yıllarımda okuyup, o zaman ki kafamla sıkıcı, benim algılamamla çarpık ilişkiler, her daim mutsuzluktan başka birşey bulamadığım bir eser. Sadece okudum, sahne de hiç seyretmedim, yıllarca da "Olmak yada Olmamak, işte bütün mesele bu" cümlesinin abartıldığını düşündüm içten içe.
Ve itiraf ediyorum (NY yada Londra'ya gidiyorsan mutlaka tiyatroya gitmelisin, aslında her yeni yerde gitmelisin de bu ikisinde kesin gitmelisin) Hamlet'e sadece ve sadece Jude Law'ı sahnede görmek için gittim.
Yine tembellikten gitmeden önce bilet ayarlamayıp, son dakika zar zor, otel sayesinde bulduğumuz pahalı ama super yerlerdeki biletlerimizle, crownla beraber kokoş kokoş giyinip gittik.



Jude Law inanılmaz, yakışıkli, karizmatik ve çekici idi. Adamda içten gelen bir çapkınlık ve piçlik var, çok şeker. Ancak daha etkileyici olan inanılmaz başarılı performansıydı. Sahnede bütün vücudu ile rol yapan ve o ilk 10 dakikadan sonra seni oyunun içine çekip, tanrım hiç bitmesin duygusunu veren bir yaratık adeta.
Abartısız söylüyorum, Hamlet benim hayatımda seyrettiğim ennnnn güzel oyundu. Kadronun tamamı inanılmazdı ve yorum çok etkileyiciydi.
Bu sefer bambaşka birşey gördüm eserde, belki yaşla alakalı, belki oyunun sahneye konulma şekli ile bilemiyorum ve anlamam için yeniden okumam gerekiyor ki anotherstar Eyüboğlu'nun çevirisini tavsiye etti,onu alacağım, bu sefer gördügüm tek şey bir çocuğun babasını kaybetmenin vermiş olduğu acı ve anneyi de elden kaçırıyor olmanın telaşı ve kıskançlığı. Zır deli ama çok akıllı bir adamın, acı çeken, isyan eden hali. Yine hatırlamadığım noktalardan biri de orjinalin sahneye konulduğu kadar nükteli olup olmadığı, zira oyun boyunca gülümseme bir şekilde yüzünde asılı kalıp duruyor.




Kadronun tamamı muhteşem, oyun olağanüstüydü. Gerçekten hiç bitmesin istenilen türlerden.
Cok güzel geçen bir seyahati bundan daha güzel bir final ile kapatamazdık. 

CIRQUE DU SOLEIL / WINTUK - 29 Kasım



Enteresan bir şekilde seviyorum bu Cirque De Soleil'i, hatta ilk defa gittiğim ve kalbim güm güm ata ata seyrettiğim Warakei gösterilerinden sonra bayılıyorum. Etrafımdakiler de bildiğinden bu durumu, daha gitmeden camellini sayesinde NY da gideceğimi kesin olarak bildiğim showlardan biriydi.
Tembelim ben tembel, son dakikaya kadar hicbirşey yapmam, herşeyde bu böyle, bir rahatım, nasıl olsa yapılır, nasıl olsa bulunur bir çaresi der, uğraşmam böyle şeylerle, başkası yaparsa ne ala. Işte bu yüzden ballandıra ballandıra anlattığım ve mutlaka görmeniz gerekiyor dediğim showa, daha önceden bilet ayarlamadığım için son dakika sadece 3 kişilik bilet bulduk ve dr.u,crown ve ben gittik.

Madison Square Garden'da olan gösteriye dr.u tam anlamı ile son dakika yetişerek heyecanıma heyecan katsa da başlangıçta çok ümitliydim gösteride. Ben bazen böyle beklenmedik durumlarda ve olaylar karşısında 5 yaşindaki çocuk kıvamında heyecan yaparım, bu da son zamanlarda farkettiğim birşey. Gidicez diye sabahtan beri öylesine heyecanlı ve mutluydum ki, bir bir devamlı konuşuyor ve ilk  defa canlı seyredecek dr.u'ya ise nasıl muhteşem olduğunu hatırlatmadan duramıyordum.
Ammaaa gel gör ki açıkçası benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu Wintuk.
Broadway'e uygun bir show yapma derdine düşmüşler gibi hissettim, fantastik öğeleri az, kalp çarpıntısı hiç yok. "Çok çalışırsan yapamayacağın şey yok " var tabii yine ama " bunlar insan degil " yok. Bir kere trapezcilerden eser yok, bol müzik, bol dans, ehhh ne anladım ben boyle Cirque Du Soleil'den...
Işin özü o muhteşem kareografinin, inanılmaz kostümler, inanılmaz muzikler ve yüreğini çarptıran ve ağzını açıkta bırakan tehlikeli akrobasi hareketleri zenginleştirilmiş olması.
Ilk yarım saat ha şimdi ha birazdan diye kendimi avuttuysam da, sonra anladım ki bu böyle devam edecek.
Ama dr.u yine de çok beğendi, sevindim ben de. Sonuçta koştur koştur geldiğine ve heyecanına değdi.
Diğerlerinin gelmemiş olmasına da çok sevindim, zira bilmem kaç dolar verdire verdire gelselerdi açikçası kendimi suçlu hissederdim, iyi oldu.

Neyse açıkçası Wintuk'u özellikle kimseye tavsiye etmem ama yapılacak daha iyi birşey yoksa yada çocuklar varsa gidip görülsün tabii. Ben diğerlerini buldukça gideceğim, bir sürü şeyden korkan bana  "korkma bak, korkmayınca neler yapabiliyorsun" u hatırlatıyorlar. Inanılmaz bir topluluk olduğu da tartışılmaz tabii.

O da Oradaydı...




Kötü veya başedilmesi zormuş gibi durumlar sözkonusu olduğunda ilk güdüdür kaçmak, dikkat, biraz uzaklaşıp dışardan bakmaktan değil, mevcut sorunu geride bırakıp, onun üzerinde düşünmemek için kaçmaktan bahsediyorum...Bende de bayağa sağlam bir şekilde vardır bu güdü, canım sıkıldığı anda bir yerlere gitmek, buralardan uzaklaşmak ilk aklıma gelen şeydir.

New York'ta otelin kapısında oturmuş sigara içiyorum, saat sabahın 10.30 civarları. Saat farkından attığı mesajı anca uyandığımdan gördüğümden ve onun ile ilgili herhangi birşeyde, hiç normal bir duygu yaşayamadığımdan, içim içime sığmıyor yine. Öyle ki sabahın o saatinde, kasım ayı ve serin birgün olmasına rağmen, arabasının tüm camlarını açarak dışarıya yayın yapan zencinin, daha önümden geçmeden duymaya başladığım hiphop müziği ile, bir elimde sigara, bir elimde tekrar tekrar okuduğum mesaj, istem dışı kafamı sallayıp, ritim tutuyorum, daha da mutlu daha da özgür hissediyorum.

Araba önümden geçiyor, zenci bana bakıyor, ben hala ritim tutuyorum, gülümsüyorum, eli ile selam verip uzaklaşıyor, otel görevlisi deli bu diyor. İşte tam o anda, kaçmak diye birşey yok diyorum. Ne kadar uzağa gidersen git, canını sıkan şeyden kurtulamanın yolu yok, çünkü herşey kafanın içinde ve o kafa nereye gidersen git hep seninle beraber. Nasıl ki bir mesajı ile binlerce binlerce kilometre öteden biri seni dünyanın en mutlu insanı, hayat çok güzel duygusunu hissettirebiliyorsa , sorunlar içinde aynı şey geçerli. Nasıl o mutluluk duygusunu beynin kabul edip de vücuduna yayıyorsa, sorunlar içinde birebir aynı şey geçerli.
Kötü haber yani, kaçmak bir işe yaramıyor, ertelemek bir işe yaramıyor...

Son haftalardaki yumuşak hava New York seyahatinde de devam etti. Neredeyse hergün gönderdiği ve kelimeleri seçerken gösterdiği özen belli mesajlar, New York'u daha da güzelleştirdi.
Onun yüzünden gittiğim hiçbir yerden adam gibi keyif alamadığım ve bir tarafımın hep buruk kaldığı çok olmuştur benim.
Ama bu sefer o da her anında oradaydı...Sohbetlerden hiç eksik olmadı, o olsaydı neler yapılırdı, o olsaydı o anki duruma nasıl tepki verirdi, hep konuşuldu, şerefine hep kadehler kaldırıldı, kulakları bol bol çınlatıldı...Ilk defa buruk değil, neşe içinde, umut içinde, heyecan içinde...

New York, 29.11.2009
Den,saresti proprio la mia donna ideale!!!...Portami tanta serenità ed allegria...Magari un giorno riuscirò a vederla pure io New York...Sei una persona speciale,a prestooooooooooooooooooooooooooooooooooo

Birgün beraber de gideceğiz tatlım, heryere gidip, bir sürü yeni şey yapacağız...

NEW YORK...26 Kasım-2 Aralık


2,5 saat rötar, 11 saat yolculuk ve 1 saat 10 dakika pasaport kontrolü bekleyişinin ardından nihayet JFK havaalanını terkediyoruz, çaktırmasa da, içi içine sığmayan dr.u ile birlikte. O kadar komik ki tanımasam, içini bilmesem geldiğimize sevinmedi herhalde diyecek kadar mesafeli ve donuk. Genel halidir bu onun, boynuna atlayıpta sarıldığında neredeyse kollarını dolamayacak, "off yapışma öyle, düş bir yakamdan" diyecek şimdi gibi hissettirir ama işin aslı öyle değil tabii; sevgisini ulu orta bilindik, herkesin ve benim kullandığım yöntemle göstermez, dokunmatik değildir, durup durup sarılıp boynuna öpüp koklamaz seni ama yanında olduğun her an sana ne kadar değer verdiğini, nasıl sevdiğini, ne çok önemsediğini ve orada onunla birlikte olduğun için ne mutlu olduğunu kendine has yöntemi ile durmaksızın belli eder. O rahattır, sen rahatsındır, çok şahsına münhasırdır. Kendi de bilir, sen de söylersin hiç sıkılmadan, onun ile arkadaş olmanın en güzel yanı da budur sanırım, hesapsız kitapsız, özgür olmak.


Neyse, dr.u ile havaalanında, crown ile de, daha bavulları bile bırakmadan direk gittiğimiz Pastis'te buluşarak ekibi tamamladık ve official olarak 6 gece 7 günlük New York tatili başladı. Pastis'e daha doğrusu içeride ki kalabalığa girene kadar, onca yorgunluğa rağmen gayet iyi olan moodum birden düşüverdi, sanki yorgunluk, geride bıraktığım cok çalışmam lazım meselesi üzerime yıkıldı ve "Allah dedim, yandım ben aslında doğru zamanda gelmedim galiba". Ama yanılmışım yorgunlukmuş, o NY da hissettiğim tek gergin an oldu.


Alel acele yenilen akşam yemeğinden sonra dr.u ve diğerleri Connecticut'a doğru yola çıkarken bizde, tembel ben ve beni çok fazla iyi tanıyan crown sayesinde yeri super, servisi super, odaları gayet güzel Soho Grand Hotel'e yerleşiverdik. Crown ile aylardır görüşmüyorduk, öyle eskisi gibi hergün de telefonlaşmadığımızdan, konuşacak, hasret giderecek çok şey vardı ama yorgundum, ama karışık bir kafa ile varmıştım, ama canım bavulu bile açmadan yatıp sadece uyumak istiyordu ve oyle de yaptım, erken bir saatte derin ve uzun bir uykuya daldım.


Ertesi sabah, uyku alınmış, kafa hala biraz karışık ama mood iyi bir şekilde, otele çok yakın The Cupping Room Cafe'de kahvalti ile başladı. Ilk çaylar ve kahveler içilip de adam gibi cümleler kurabilme noktasına geldiğimizde ise ben eteğimde ne kadar taş varsa dökmeyi tercih ederek, o ana kadar kimse ile konuşmadığım şu can sıkıcı "çok çalışmam lazım" meselesini, blogu ve crown'un bilmediği birkaç şeyi daha anlattım ve rahatladım. Uzun zamandır onun ile konuşmadığımı ve bunu özlediğimi, rey ile birlikte en rahat onunla seyahat ettiğimi, alışveriş yaptığımı (ki bu çok önemlidir altında yatan bir süru sebeple), bana kendimi ne kadar iyi hissettirdiğini hatırladım. Bir bakıma yıllardır süre gelen LA'da buluşma ritueli yerine ikimiz için de yeni ve heyecan veren bambaşka bir şehirde buluşmanın ne kadar iyi bir fikir olduğunu anladım.

Sonrası....Sonrası tam anlamı ile şahane idi; sanki hergün aynı şeyi yapıyormuşsun gibi görünsede hep hiç bulunmadığın yerlerde, yeni birşey keşfederek, şehri talan edercesine dolaşmak ve tanımak ile geçti.
Bir mağaza 2 cafe, koşturmadan, kendini hırpalamadan, etrafa, insanlara baka baka, onlar hakkında olup olmadık yorumlar yapa yapa, güle eğlene, tadını çıkara çıkara.

NY diğer tüm Amerika şehirleri gibi tüketim üzerine kurulu bir şehir. Her an her yerde alışveriş yapmaya ve para harcamaya itiyor seni. Aslında birkaç yer dolaştıktan sonra diğer hiçbiryerden bir farkı olmadığını anliyor ve görüyorsun ama yine de alışveriş tabii ki tatillerin olmazsa olmazı olarak çok sağlam yerini koruyor.
Birbirinden iki ayrı dünya kıvamındaki zevklerimize ve alışveriş yöntemlerimize rağmen, bir dükkana girdiğimizde yansıttığımız hava enteresan bir şekilde aynıdır crown'la. Yeni bir yere girildiğinde 30 saniye içerisinde sana uygun olup olmadığını anlayıp, değilse hiç vakit kaybetmemek, uygun olanı bulduğunda ise satıcıya benim ile ilgilen ışığını yakıp, hoşuna gidebilecekleri kendine getirterek, zaman kazanmak, hoşuna gideni, alabileceğini almak ve çıkmak. Çabuk, temiz, keyifli, yani alan memnun, satan memnun durumu.
New York'ta da durum farklı olmadı. Tabii ki en çok ayakkabı mağazaları gezildi, hep ihtiyaçtan louboutineler alındı ama en çok zaman geçirilen ve en çok beğenilen mağaza What Goes Around Comes Around adlı vintage dükkanı oldu. Gerçek anlamda 3 saatimizi geçirdiğimiz ve neredeyse hoşumuza giden, bizi eğlendiren herşeyi denedik ve çok eğlendik. Eski şeyleri seviyorum, kim kullandı, nasıl kullandı bilmiyorum ama rahatsız etmiyor beni, tıpkı antika mobilyalar gibi eski kıyafetlerde de bir yaşanmışlık, bir tanıklık olduğunu düşünüyorum ve bu durum hoşuma gidiyor benim. Ayrıca tabii ki benim ölçülerimde başka insanlar var bu dünyada, tabii ki çok garip bir durum değil ancak üzerime giydiğim ve benim için yapılsa ancak bu kadar olur dediğim ve zevkime de uygun bir şey gördüğümde "Tanrım bir yerlerde benden bir tane daha varmış" demeyi eğlenceli buluyorum. O kişinin şimdi nerede, ne yapıyor, öldü mü kaldı mı meseleleri ilgimi çekiyor.



Güzel ve çekici, sana bin türlü seçenek sunan bir şehri en yakınlarınla, en çok sevdiklerinle gezmenin keyfi ise hiçbirşey de yok.
Crown superdi, dr.u superdi, e.e. superdi...Herkes kendi istediği zamanda kendi istediğini yaptığından ve canların istediği zamanlarda buluşulduğundan herşey superdi. Yolculuklarda kasmam ama kastırmam da, eskiden böyle durumlarda extra çaba sarfeder, yanımda ki mutsuzu mutlu etmek için deli olurdum. Artık yapmıyorum, baktım ki rahatsızlığın benim yaptığım birşey ile alakası yok, anında uzaklaşıyorum. Her adımı beraber atmak, bütün zamanları beraber geçirmek rutin düşmanı,sabahın köründen, gece yarısına kadar görev misali koşturmak, belli zamanlarda belli yerlerde olmaya çalışmak ise sefa pezevengi ruhuma aşırı aykırı birşey. Onun için böyle durumlar mevcutsa, kimseyi kırmadan ama mırın kırın ederek değil direk olarak ben ayrı takılacağım der ve olaydan sıyrılırım. Bu tatilde de her tatilde olduğu gibi, they always will be grubu dışındakiler aynen o mood da olduğundan meseleyi, gaddarlığımdan değil tabii ki onların arkadaşları olduğundan, dr.u ve e.e nin omuzlarına yıkmayı tercih edip, olayın bir tek keyifli dedikodu kısmına takıldım.


Her daim yaşayan ve yaşadığını sana hissettiren bir şehri en rahat ettiklerinde gezmenin keyfi de hiçbirşeyde yok. Yenildi, içildi, yapılabilecek en güzel şeyler yapıldı, saatlerce sohbet edilip, içler döküldü, dertler dinlendi, çare arandı ama bulunamasa bile dinleyici bulmak veya olmak yetti, yeni arkadaşlıklar kuruldu, dedikodu yapıldı kahkahalar arasında, yüzlerce fotograf çekilip, her an ölümsüzleştirildi. Hayaller, hayal edilenler, geride bırakılıp da özlenilenler bebekler, uzaktaki sevgililer ve tabii ki geconti konuşuldu neredeyse hergün...Keyfimiz çok yerindeydi yani, gittiğimize çok memnunduk yani, çok sex and the city kızları gibiydik, hepimize iyi geldi yani. En çok da bana şans getirdi.


Çok enteresan şeyler farkettim New York'ta, mesela dünyanın neresine gidersem gideyim turistlik yerlerden uzak durmaya ve oranın insanlarının gittiği yerleri bulmaya çalışan ben, New York'ta kendimi turist gibi hissetmedim. Hiçbirimiz şehri çok iyi tanımadığımızdan bir haftanın sonunda gittiğimiz tüm mekanları ve gelen tipleri gözümün önünden geçirince, çok iyi yemekler yemiş olsak bile bayaga bir turistik yerlere gittiğimizi anladım ( Balthazar, Buddakan, Cipriani, Alfredo, Porter House, Nobu, Ajna )
ve hiç burukluk yaşamadım, sırf bu sebepten "Sultanahmeti'nden çıkamadık, sağım solum turist kaynıyordu" diye herkesin bayıldığı Barcelona'yı sevmeyen ben, bu şehir için bunu hiç hissetmedim.
Sonra ne zaman konusu açılsa Istanbul'un yaşanacak şehir olmadığını ardı ardına sıralayan, saçmaladığını hatta beni sinir ettiğini düşündüğüm crown'un derdinin benim şehrim ile olmadığını, New York içinde aynı yorumları yaptığında, artık onun Los Angeles'ı evi olarak gördüğünü farkettim, hem şaşırdım ama sevindim de galiba, meselenin Istanbul olmamasından dolayı.
Ve e.e'nin kocası sevgili y.e"nin onu ne çok sevdiğini ve daha da önemlisi ona ne kadar saygı duyduğunu farkettim bir kere daha. Nerede, nasıl davranması gerektiğini gayet iyi bilen ve çok şeker olan bu adama gerçekten saygı duydum.

Güzeldi, herşey güzeldi...Ben tabii ki gidip Genova'da yaşayacağım birgün bu şehirden ayrılırsam ama ve  New York o ilk gittiğimde ki gibi inanılmaz yükseklikteki binaları ile ağzımı açıkta bırakmadiysa da yine de benim ruhuma, enerjime, yapıma çok uygun bir şehir.

6 Aralık 2009 Pazar

Yağlı Boyalardan Gittik



Çimlerin üzerinde durup,kafamı çevirdiğimde, ahşap bir evin kapısı ve kapıya yapılmış boydan boya yağlı boya resim dikkatimi çekiyor; "aging with love" yazıyor bir yerlerinde yada biri kulağıma fısıldıyor, hatırlamıyorum. Çocuklar yapmişlar bu resimleri ve evin sahibi bırakmış öyle, dokunmamış, hep orada kalsın istemiş, silinmesin unutulmasın istemiş. Sonra o evin girişmenlere ait olduğunu öğreniyorum, ne alaka bilmiyorum ama acayip hoşuma gidiyor rengarenk, devasa, çocuk ellerinden çıkan resimler. En çok mavi rengini ve kırmızı kalbi hatırliyorum, kalp büyüyor, küçüluyor ama hiç yok olmuyor ve "aging with love" kalıyor kulağımın bir köşesinde....

Hop hoopp Sirmione'de patika bir yolda yürüyoruz,gerçekte orası değil, crown koluma girmiş, e.e ve birkaç kişi daha; yanımızdan tümerdem geçiyor bir kız arkadaşı ile, e.e selamlaşıyor ki gerçek hayatta tanımaz, ben kafamı öbür tarafa çevirip görmemezliğe geliyorum, bizden uzaklaşıpta kıvrılan yolun altına geçtiklerinde, fikir değiştirip "z....." diye sesleniyorum, kafayı yukarı kaldırıp da baktığında beni tanımıyor, kendimi tanıtıyorum, nerden tanıştığımızı söylüyorum ama "kusura bakma hatırlayamadım" diyor. Yanındaki arkadaşı ise uyumadan önce facebookta fotografını gördüğüm mıncık'ın sevgilisi ama burda sanki onlar sevgililer (gerçek hayatta lezbiyen durumu yok tabii )...
Neyse yürürken yolda laser'i aramak var aklımda, gelmişten o kadar yakınına aramamak olmaz diyorum. Hepimiz açız, sushi yemek istiyoruz, küçücük bir dükkana giriyoruz ve laser ve annesi ile karşılaşıyoruz, gerçek hayatta da çok sevdiğim anneye sıkı sıkı sarılıyorum, hadi sizde bize katılın derken laser biraz telaşlı, istemiyor bizim ile oturmak, tam ayrılacakken onlardan masalarında ki uzun kestane renkli saçlı kız dikkatimi çekiyor, görmüyorum yüzünü, saçları kapatıyor ama uzun boylu, endamlı bir kız olduğunu ve laser'in acaba neden rahatsız olduğunu düşünüp kızların yanına dönüyorum. Restaurant küçücük ama biz özel bir bölmedeyiz, bir tezgah ve karşısında bir masa var o kadar, oturacak yer bile yok. Siparişler verilmiş, kızlar abartmış, masada yok yok, ayak üstü atıştırırken niye bu kadar çok sipariş ettiniz, delirdiniz herhlade diyorum ama kimse bana aldırmıyor, e.e'nin kardeşi e. tabağıma birşeyler koyup duruyor.

Hop hooppp yemyeşil bir denizin uzerinde bir iskeledeyim, iki kere çantamı denize düşürüyorum ve ikincisinde 6 yaşındaki bir çocuk dalıp çıkarıyor, kim olduğunu hatırlamıyorum çocuğun ama gerçek hayatta tanıdıklarımdan biri, yakınız, sözümü dinliyor. Son düşen çantanın içinde cep telefonu var ama kart benim değil, benim kartıma birsey olmuyor, hemen telefonun içi kurusun diye açtığımda ıslanmadığını, birşey olmadığını görüyorum, hem seviniyorum hem de biraz şaşırıyorum.

Hoop hop yeniden kızlar ile birlikte ayni küçük restauranttayım, gidip gelmişim belli çünkü döndüğümde herbirinin önünde kağıtlar, oturmuşlar yağlı boya resim yapıyorlar ve o kadar inanılmaz şeyler yapmışlar ki, nasıl olabilir böyle birsey diyorum, hepsi mi bu kadar yetenekliydi resme karşı derken, e.e daha fazla dayanamayıp, sırrı açıklayıveriyor, karbon kağıdı ile kopya çekip sadece boyamalarını yaptıklarını söylüyor, gülüyorum, birden gözüme küçücük kız çocukları gibi görünüyorlar. Hatta simonpour öylesine kaptırmış ki kendini kopya resmi facebook'una post ediyor :)

Hoop hooop acayip bir odadayım, çok ağır koyu mobilyalı, çok büyük bir yer, benim ofisimmiş orası. Birileri geliyor, toplantı yapmam lazım. Yüksek tavandan boydan boya inen pencerenin önündeki masama yürüyorum, crown da peşimde, bakıp kendisine masaya oturuyorum, canım şimdi benim iş yapmam gerekiyor dercesine, sonra bir dönuyorum soluma bir koltuk daha var masada hoopp o da benim yanıma oturuveriyor. Ofis benim ofisimmiş ama devsa ekranlara, yüksek tavanlara, tüm duvarı kaplayan kütüphaneye, hiç benim tarzım olmayan ağır mobilyalara hayretler içerisinde bakıp, karşımda kim olduğunu hatırlamadığım amcalara ciddi ciddi anlatmaya başlıyorum.

Feel Like a Star!


Hiç bir zaman dövmem olsun istemedim, ayrıca cesaret isteyen birşey olduğunu da hiç düşünmedim; lafı gelince "yaptıracaksan senin için özel bir anlamı, hayatın boyunca üzerinde taşıyacağından, çok emin olduğun birşey olmalı" diye bilmiş bilmiş ahkam kestim ama benden o kadar uzaktı ki acaba ben ne yaptırırdım diye aklımdan bile geçirmedim, taa ki geçen aralık ayına kadar.

Her sene olduğu gibi geçen 22 aralık-2 ocak fix, LA, crown ziyaretinde oturmuş yapacak birşeyler aradığımız bir anda, uzun zamandır yaptırmak istediği taç dövmenin mevzusu açılınca ki ismini de oradan almıştır, "hadi kalk gidelim ben de sağ bileğime yıldız yaptıracağım" deyiverdim; nerden çıktı, ne alaka, gerçekten bir fikrim yok. Ne dövmesi, niye sağ bilek, niye yıldız ?
Gaza gelmiş yeni yetme iki kız çocuğu gibi sorgulamadan, tartmadan kendimize iyi bir dövmeci aradıysakta noel tatili olduğundan kimseyi bulamadık. O zaman bulamadık ama bir anda çıkan bu dövme meselesi orada kapanmadı.
LA de karar verdim, Santa Margherita'da yaptırdım...Bin övgülü ve çok güvenilir Luca the star maker'a nazar değdi ve çok basit, çok küçük yıldızın bir köşesini açıkta bırakarak işini hatalı yaptı ama; böylelikle mr.italy ile iki saate yakın ebadi, şekli ve yeri için çalıştığımız yıldız başkası için hatalı benim için ise düşündüğümden daha da mükemmel oldu.
Yok gerçekten bir anlamı yok benim henüz bildiğim, ama böyle birşeyi böyle bir kararlılıkla yaptırmış olmanın verdiği şaşkınlıkla ileride anlayacağımı düşündüğüm, iyi ki yaptırmışım dediğim, her sorana anlatacak başka bir hikayem olmadığında hayatıma sık sık tekrarlanan "I feel like a star" cümlesini sokan birşeydir o.

Yalan da değil aslında, gerçekten öyle hissettiğim çok olur benim. Ofiste, annemin evinde, çoğu arkadaşımın ama özellikle crown'ün yanında, hamamda, alışveriş dünyasında, diğer dünya insanlarının arasında ama en çok da seyahatlerde I really feel like a star!
Işte bu New York seyahati boyunca da hissettiğim en yoğun duygulardan biri yine bu oldu. Yapmışlar adamlar, gerçekten üzerinde oturup, çalışmışlar, biraz abartıp gözüne gözüne de soksalar, kendini birşekilde farklı hissettirmeyi başarmışlar.
Günlerce Istanbul'u esir alan sis yüzünden uçağımız 2,5 saat rötarla da kalkmış olsa, yolculuk süperdi. yedim, içtim, uyudum, uyandım, okudum, sohbet ettim ve 11 saatlik yolculuk nasıl geçti anlamadım. Sigara içen ve uçaklardan hiç hazzetmeyen ben için ise bu durum son derece şahane olduğu gibi, uzun zamandır beklenen tatilin iyi geçeceğine dair de diğer bir işaret oldu ki nitekim doğru çıktı, zira herşey çok güzeldi.

Hahahahahaha ben tam yukarıdakiler ile birlikte crown'un hala o dövmeyi yaptırmadığını düşündüğüm birebir aynı anda,"şeytan dürttü, oturduğum yerden kalkıp, gidip yaptırdım" diyerek meşhur taci oturtması ensesine "ahh cadıyım, psişiğim, telepatiğim, şoktayımmm" dedirtti her ikimize de. Yalnız bu sefer biraz benden korktu galiba...

5 Aralık 2009 Cumartesi

NEW YORK ile tanışma...


Sanırım 9 yada 10 yaşımdaydım abim beni onunla tanıştırdığında. Hayatımda ilk defa sinemaya gitmiyordum ama "New York New York" akşam seansında ve altyazılı gittiğim ilk filmdi. Abimin benden sedece 7 yaş büyük olduğunu düşünürsek oyle gece seansı falan da değildi herhalde ama yine de çıktığımızda her yerin karanlık ve bindiğimiz o körüklü otobüste kimseciklerin kalmamış olduğunu hatırlıyorum.
Neden beni o filme götürmüştü hiç bilmiyorum, yaşımın küçüklüğünün yanı sıra, altyazı da filmden hiçbirşey anlamamama sebep olmuştu ama hatırliyorum da ben yine de halimden super memnundum, herhalde hem o.p ile başbaşa birşeyler yapıyor olmaktan hem de büyüklerin sinemasında, büyüklerin filmini, etrafımda hiçbir emsalim olmadan seyredip, kendimi büyümüş hissettiğim içindi. Gerçi yazamadan geçemeyeceğim, o.p ve sinemada yakınımızda oturanlar benim kadar benim varlığımdan memnun olmamışlardı, zira öyle süper hızlı ve özellikle henüz gözlerimle okumayı tam olarak beceremediğimden, herkesin duyabileceği yükseklikte okuyor, yazılanların yarısını kaçırdığımda devamlı  "ne dedi" diye yüksek sesle soruyor, dikkat dağıtıyordum...
Muthemelen o gece oradakiler o filme benden sonra bir kere daha gittiler, adam gibi seyrebilmek icin, muhtemelen bazılari için süper sıradan bir gece idi, hiçbir iz bırakmayan, muhtemelen bazıları hiç hatırlamıyordur bile bugün o günü, o filme gittiklerini...Bense bir daha hiç seyretmedim o filmi yeniden, gittiğim en güzel filmlerden biri olduğunu düşündüğüm hale, o günü hiç unutmadım, en sevdiğim çoçukluk anılarımdan biri olarak sakladım ve sanırım ilk defa o gece bizim dünyamızın dışında bir şehri gördüm ve beynime kazıdım ve sonra hep oraya gitmek istedim.

Aradan yıllar geçti, üzerine yüzlerce film, dizi seyredildi, arkadaşlar gitti, d.p.s gitti, yaşadı, okudu ve böylelikle şehir daha da yakinlaştı ama birbirimiz ile tanışmamız 25 yaşımda oldu, bu sefer d.p.s araci oldu. D.p.s ve onun en yakın arkadaşları,ben ve benim en yakın arkadaşım i.k.d, toplanıp New York'a gittik. Nasıl heyecanlı ve nasıl büyüleyici bir seyahatti, içinde bir sürü ilki barındıran, hayatta hayal edilmiş birkaç şeye daha check attıran bir seyahat.

Bırakıp kendimizi sokaklara, inanılmaz yükseklikteki binaların arasında kendimizi küçücük hissederek sabahtan akşama, heyecan içinde yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Ancak topu topu 10 günlük seyahate sanki bir daha gelemeyiz telaşı ile olsa gerek, araya da 5 günlük bir Cancuun'u sıkıştırınca, anca sehrin havasını koklamış ve dönmüştük. Ama o kısacık seyahat bile yetmişti bu şehre aşık olmak, İstanbul dışında yaşayabileceğim şehirlerin başında geldiğini anlamak için. Sonuçta içinden su geçiyordu, 24 saat yaşıyordu ve sana bin türlü seçenek sunuyordu.

Yıllar içerisinde seyahat etmek bir hayat tarzı oldu benim için; mesafeleri hesaba katmadan, üşenmeden, üzerinde fazla hesap kitap yapmadan, para ve zaman mevcutsa gerisini fazla irdelemeden seyahat edebilme özgürlüğüne sahip oldum, onun içinde olsa gerek nasıl olsa hep giderim düşüncesi vardı herhalde ama zaman akıyor, hayat geçiyor ve bir bakmışsın aradan koca bir 10 yıl geçmiş oluyor...Işte bu yüzden hiç benlik birşey olmasa bile önceden ayarlanılıp, heyecanla beklenen bir seyahat oldu. Giderken bilgisayarımı da aldım yanıma, gün gün yazabilmek için ama bırakınca bu şehre kendini, yorgun argın geldiğin gecede yazacak gücü tabii ki bulamıyorsun; ama bir sürü yazacak şey birikti, üşenmeyip yazacağım tek tek...
Bu gadget'ta bir hata oluştu