other life's people etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
other life's people etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2012 Pazartesi

Mekik


Yerine getirmekle yükümlü olduğumuz o kadar çok zorunluluk var ki hayatta, canımız istese de istemese de yapmak zorundayız... Yoksa sırtımızı dayayacak bir dayanağımız, her sabah o sıcacık yataklardan ve rüyalar aleminden kalkıp işe gitmeli, varsa çocuklarımız kendimizin bile önüne koyup onların hayatlarını düşünmeli, şanslıysak ve hala başımızdaysa ana babalarımız artık onlar ile rolleri değiştirmeli, boşuna gelmedik bu dünyaya bulup hayat amacımızı ona hizmet emeliyiz. Dönen bir çark, onun içinde olmasını istediğimiz insanlar var hayatta; onu döndürmek de, içindekileri sabit kılmak da bizim işimiz; bencilliğe de yer yok burada tembelliği de. Yok hayatta bazı zorunluklardan kaçma gibi bir şansımız, yok öyle ben vazgeçtim deme gibi bir hakkımız.


Ama Allah'tan hayat sadece bu zorunluluklardan ibaret değil elbet; geri kalanı döktüğün her bir alın terinin karşılığında keyif alma, içinden nasıl geliyorsa doya doya yaşamaktır bana göre. Insan mutlu oldukça mutluluk verebilir ancak, bu yüzden özgürleştirip kendini alabildiğine daha büyük kabuklara sığmaya göz koymaktır yaşamak. Onun için bildiğim birşey var ki hayatta ne yapıyorsan istediğin için yapacak ve canın yapmak istemiyorsa birşeyi kendini zorlamayacaksın. Istemiyorsan aslında gitmek bir yere, sırf eksik kalacağım, birşeyler kaçıracağım, kocayı, arkadaşı, sevgiliyi mutlu edeceğim diye gitmeyeceksin. Kimin canı ne yapmak istiyorsa bırakcaksın yapacak, dinlemese de karşındaki seni, sen kendi istediğine odaklanacaksın. O içinde tanımlayamadığın duygu var ya o duygu ayaklarını geri teptiren; kulaklarını tıkayıp tüm diğer seslere, bir tek onu dinleyeceksin çünkü seni en iyi bir tek o tanıyor ve bir tek o doğruyu söylüyor; ona kulağını tıkamayacaksın.

Yaptığım işin en fazla kan gövdeyi götürdüğü ve herkesin bir delirdiği, Istanbul'un da tekrarlardan ibaret ve can sıkıcı bir hale geldiği bu dönemde baktım içimden yapmak gelmiyor birçok şeyi ama yine de bir zorluyorum kendimi, o zaman benim için yollara düşme zamanıdır artık diye taktım koluma Azra'yı, bir türlü göremediği diğer hayat ile tanıştırmaya getirdim..

Amacım biraz nefes almak, Genova'nın damarlarımdan zikrettiği huzur ve sakinlikle kendimi bulmaktı aslında. Çünkü iki senedir ne zaman gelsem buraya, bu ev, bu yaşantı beni hiç yüz üstü bırakmadı, sıkıntıma sıkıntı katıp hayal kırıklığına uğratmadı. Hiç uykusuz bir gece geçirmedim bu evde ve bu duvarlar, buradaki insanlar daha henüz hiç üzerime üzerime basmadı. Burada herşey daha bir yeşil, herşey daha bir mavi, herşey daha bir sakin ya; burası daha henüz hiç canımı sıkmadı. Onun için bana iyi gelir, Azra'nın da merakı giderilir dedim yola çıkarken ama bambaşka bir yolculuğa çıkmışım haberim bile olmadı.

Aslında insanları da yerleri de hatta hiç girmediği bu evi de biliyordu yıllardır anlattıklarım ve yazdıklarımdan ama ona gösterirken tek tek herşeyi ve tanıştırdıkça en efsane olanlar ile hem geçmişe gidip gidip geldim bu son iki günde hem de bir gelecek belirlendi kafamda. Seni en iyi tanıyanlardan birini, ezbere bildiği, sayfa sayfa okuduğu hikayelerin baş kahramanı ile tanıştırmak ve onları sanki birbirlerini yıllardır tanıyorlarmış gibi aynı masa etrafında doğal ve bir o kadar da samimi bulmak, yıllardır anlatsam da tam anlaşılamamış olanı bir şekilde somut hale getirdi. Beni en iyi tanıyanlardan biri bile buradaki ben ile şaşırdı, o benim dışımda kimsenin göremediğini iddia ettiğim şeyi ve neden sevdiğimi gördü; döküldükçe sözler dudaklarından ruhumu hafifletti. O kadar enteresan bir rahatlama ve keyifti ki aldığım, o hep bahsettiğim içimdeki tutkulu sevme güdüsünün ne kadar muhteşem, bana ve hayatıma ne kadar harika şeyler kattığını gösterdi. 
Son iki gündür Azra, bunca senedir beraber seyahat edip, dünyanın binbir köşesine gitmiş olmamıza rağmen buradaki ruhu haliyetime, hareket etme şeklime, hiç mızmızlanmadan yürümeme bakıp bakıp şaşırdıkça burada kendimi hissettiğim duygunun diğer heryerden farklı olduğunu ve bunun dışıma da yansıdığını ispatladı. Çok farklı besledi onunla burada geçirdiğim iki gün beni, bir kere daha nasıl bir hayata sahip olduğumu, geriye kalan zamandan neler istediğimi farkettirdi...

Varsın millet hırslı olduğumu, onun için bu kadar sert ve çok çalıştığımı düşünsün; gerçek şu ki bir sürü sorumluluğum ve yapmak zorunda olduğum şeyler, gerçek şu ki babamın baskın geni bir şeyi yapıyorsan adam gibi yapacaksın huyum var benim. Yapılacak en iyi şekilde yapılması gerekenler, sonrası hayattan doya doya zevk almaktır benim için. Istediğim şeyleri yaparak, sevdiklerimle kalabalık içerisinde yaşamaktan ibarettir hayat. Hiçbir yerde sabit kalmamak, küçük bir dünyanın parçası olmamak, içi janti, kendi ile barışık, buram buram yaşam enerjisi yayan insanlarla birlikte olmaktır. 

Hayat; iki ayrı dünya ve onların arasında dokunan mekik, avare avare dolaşmaktır benim için...




Fotograf; Azra is finally meeting with the other life http://instagr.am/p/LqOq8xyBdE/ by DEN
Müzik (Genova sokaklarında dolanırken) ; Unuttun Mu Beni by SEZEN AKSU





22 Şubat 2012 Çarşamba

BEYAZ KUTU


Dağa gidelim, renkleniriz biraz dedik, gerçekten de renklendik...
Gözgözü görmeyen bir kar firtınası sonrası şaşırtıcı şekilde güneşli, mis gibi, yumuşaşık bir havaya uyandığımızda, ayak değmemiş beyazların içinde renkli penguenler gibiydik.
Bol oksijen, içini ısıtıp yüzünü güldüren güneş ve son dakika suprizi arkadaşlar sayesinde havamız iyi, neşemiz yerindeydi...
O kadar hafifdik ki; cumartesi-pazar aralıksız arayan şöför ercan bile çelip de aklımı, bozamadı keyfimi. Ne cevap verdim ısrarlı çaldırmalarına ne de merak ettim; zira bazı şeyleri merak etmemek, herşeyi bilmemek lazım.

Gittik, renklendik, neşemiz yerinde döndük işimizin başına...

Iyi geldi beyazlarla kaplı dağ havası...

Döneli üç gün oldu ve bugün ofise beyaz kağıtlarla kaplanmış bir kutu geldi; açtım sakince...Biliyordum içinden ne çıkacağını onun için sakindim zaten de birden dökülünce herşey önüme, içim kötü oldu; sustum yine sakince.  
Tutmadım bu sefer kendimi, bıraktım gözyaşlarımı, aktılar sessizce...
Bir el hareketi uzaklaştırdı herkesi, ofis sustu, herşey durdu, bir Demet (eski d.p.s ) oturdu karşıma bekledi hiç konuşmadan, sesini bile çıkarmadan bu sefer çaresizce...
Belki de aynı şeyleri düşündük sessizliğin içinde ve birden kalktık hafifce...

Kötü geldi beyazlarla kaplı kutu...

Ama sorun değil, öğrendim ya artık benim göbek adım direnç diye; direnmeye devam ediyorum, hem de bu sefer eskisinden de kolay.Ve en sağlam direniş kalbi temiz tutmak biliyorum.
Ben de kalbim temiz, ruhum hafif devam ediyorum. Sadece neşeli şarkılar dinleyip, ortamı keyiflendirip, o özlemini duyduğum kahkalarımı atıp yola devam ediyorum.

Yol uzun, duracak duraklar çok, hergün yüzünü bir şekilde güldürecek olay ve insan bol; Azra(crown) var,Selin(little budha),Yasemin(yas), Elif(e.e), Idil(i.k.d ), Zeynep(zey) var, Tim(Timur), Seda, Ulku(flavia), Umut(pamuk), Filiz(madame marika), Demet(d.p.s), Simone(mr.italy), Paola(amour) var, Reyhan(rey), Ayşecan(anotherstar), Selin S.(simounpur),Verda(VA), Evren(esmeralda), Antonio(gallo), Alex(uga), Bilge(bilge) ve daha bir sürüleri var. 

Sorun yok yani; malzeme bol, gülüp eğlenecek, kafayı önce yorup sonra dağıtacak çok şey var şükürler olsun...



visitor ; big boss PALAZZI
sigarayı bırakma denemesi nr.42 , nikotin bandı gün 1.

24 Ekim 2010 Pazar

Evimdeyim


5 günlük yolculuk sonrası, yoğun ama çok yoğun, çok insanlı (adri,michi,dünyanın abartısız en çok konuşan insanı lucia*, ale-dsl, nevio-dsl, zaccarin, laura-dsl, ismi herhalde ileride lazım değil avustuyalı çocuk), çok konuşmalı, çok yemekli ve herşeyi ile çok'lu bir haftadan sonra , hatta çok uzun bir zamandan sonra bugün ilk defa evimde ve yalnızdım.

Aslında yalnız değildim, sara evin içinde dolanıp duruyordu ama ben tek başımaydım işte! Yine o etrafa başka bir yerden bakmak ve kendimden bile uzaklaşarak yalnız kalmak istediğim zamanlarda yaptığım gibi çekildim carrie koltuğuma, benjinin gölgesinde Nutini dinleyip önce Sun Tzu, sonra Fabio Volo okudum bugün.
Bambaşka bir yerlerde birilerinin daha ilerideki kendisi ile konuştuğunu görüp, eğlendim çok.

Hava güzeldi, dışarıda çok güzel bir ışık vardı ama çıkmayacak, çıkmadığım için hiçbir suçluluk duymayacak, birşeyler kaçırıyormuşum gibi hissetmeyecektim biliyordum.
Günün salonuma doldurduğu ışık ile kendimi iyi ve hafiflemiş hissettim bugün. Gerçekten beni iyi hissettiren, heyecanlandıran şeylerin neler olduğunu düşündüm uzun uzun.

Bugün ilk defa onu hayatımda istemedim, çok istikrarlı olmayacaktır biliyorum ama işte o koltuğa her oturduğumda evi farklı bir açıdan görüyorum ya ona da ilk defa farklı gözlerle baktım bugün hem de hiç zorlanmadan. Bugün ben ilk defa o herkesin görüp de benim göremediğim şeyi gördüm ve hiç kimsenin göremediğini iddia ettiğim şeyin, bugün çok anlamı olmadığını düşündüm. Ilk defa onun korkuları, cesaretsizlikleri ve şartları ile uğraşmak istemediğimi, hayatımı bile bile bu kadar zorlaştırmanın manası olmadığını düşündüm. Ben oturduğum koltukta beni en çok heyecanlandıran 3 şeyin, ya cesaretsizliğinden, ya şartlarından ya da dünyaya benden farklı bir yerden bakıyor olmasından dolayı onun için imkansızlıklarla dolu olduğunu gördüm. "Bak oturduğun yerden açı çok dar, kalk benim olduğumdan yerden bakmayı dene" demenin ve onu ikna etmenin bir yolu olmadığına karar verdim.

Ben hiç durmadan seyahat etmek, hiç gitmediğim uzak çok uzak yerlere gidip, bambaşka insanlara bakıp ne yerler içerler ne giyerler onları görmek, sokak sokak babetlerim ile dolaşmak, akşamında louboutin'lerimle guzel yerlerde yemek yemek, fotograflar çekmek istiyorum.
Ben iki evli, iki hayatlı olmak istiyorum; sadece tek bir şehirde tek bir ülkede yaşamak istemiyor, her ikisinde de manen değil fiziksel olarak da evimde hissetmek, canım hangisinde kalmak istiyorsa süresiz orada kalmak ama istediğimde dönebileceğim bir evim daha olmasını istiyorum.
Ben birgün sadece kendim için , benden sonrakiler için bir şey bırakmak istiyorum dünyaya.

Ve imkansız değil hem de hiç değil! Ve olacaklar biliyorum ama hayatımdaki ağırlığı olan herkesin bunları destekleyip, hatta beni itekleyeceklerini bildiğim gibi onun böyle bir hayatın parçası olmak istemediğini de biliyorum...Ama işte ilk defa ilgilenmiyorum çünkü bugün kendisi ile ilgili ilk defa hiçbir şey istemiyorum.

Fi tarihinden beri herkesin diline dolanan şu "zaman herşeyi halleder" meselesi bu mudur acaba diye merak etmiyor değilim ancak bu konudaki akıllara zarar kötü reputasyonumu göz önünde bulunarak ağzımı açmak, bol keseden atmak istemiyorum, zira benden ve en zayıf noktamdan bahsediyorum!



lucia* : bu lucia gercekten o kadar çok ama o kadar çok konuşuyor ki, her türlüsüne alışık bu bünye bir keresinde fiziksel olarak tepki verdi. O kadar çok ve boş konuşuyor ki, arabanın arkasında cama yapışıp, nefesim kesildi! Basbaya nefes alamadım :) Onun için çok gerekmedikçe kendisinden uzak duruyorum!

michi : dünyanın en büyük saçmalığını yapmak üzere! Not düşmekte fayda var...

5 Ekim 2010 Salı

Alışmak


Herzaman misafiri ve misafir yatak odası doludur yaşadığım evin; geleni gideni boldur ama gelip geçici sevgilileri de dahil herbiri misafirdir işte. 7 yılı aşkındır her gelen gidicidir bu evde, kimisi 2 gün kimisi 1 hafta... Ve yalnızlık kıskanç bir sevgili gibidir; istemez fazla kimseyi kalıcı olarak. Alışmışsan yalnız kalmaya, bir süreden sonra sıkılmaya başlarsın düzeninin içinde düzeni bozandan, kendi dağınıklığının dışında dağınıklık yaratandan. Bir nokta vardır, oraya kadar herşey güzeldir de işte ondan sonra kendi evinde kendi yalnızlığında, kendin ile başbaşa kalmak, istediğin zaman uyanmak, uyandığında kimseye laf anlatmamak istersin. Alışmışsan her istediğini istediğin zamanda istediğin gibi yapmaya, alışmışsan aklından geçenlerle sohbet etmeye, alışmışsan kendi dünyandaki gürültülü sessizlikte gezinmeye, istemezsin uzun süreli kimseyi.

Ben de o alışanlardanım işte; hep kalabalık içerisinde olup ama bir noktada kendine dönenlerdenim. Evimi açtıklarımı baş tacı edip ama mümkünse suyunu çıkarmasın, tadında bıraksın, canımı sıkmasın, zamanı geldiğinde evimi bana bıraksın diyenlerdenim. Çat kapı gelmeleri saygısızlık gibi görüp, yalnız kalmak istiyorsam önceden arasalar bile " yok ben bugün yalnız kalmak istiyorum, gelmeyin " diye açık açık söyleyebilenlerdenim. Çok kalabalık ve şimdiki gibi geleni gideni hiç eksik olmayan bir aileden çıkmış olmama rağmen yıllar içerisinde 'evinde yalnızlığa' çok feci alışanlardanım yani.

Son iki senede bana bir sürü şey oldu ve içerisinde bulunduğum durumdan çıkmak için hep yeni birşeyler deniyor, bir şekilde kişisel gelişimime katkıda bulunuyorum ya şimdi de bu yanlızlık döngüm ile ilgili enteresan bir tecrübe yaşıyorum.

Son 4 aydır açtım evimi italyanlara, onlarla yaşıyorum. 4 aydır bu evin içinde hiç aralıksız, uzun süreli birileri kalıyor, benimle beraber benim hayatımı yaşıyor ve ben de bunu bazen şaşkınlıkla, bazen memnuniyetle, arada sinir gel-gitleri ile deneyimliyorum. Alışmak garip birşey, ne kadar zamanda insan birşeye alışıyor bilemiyorum ama yalnızlığa alıştığım gibi şimdi de evin içerisinde benden başka birilerinin yaşıyor olmasına alışıyorum. Hala ara sıra sabahları gözümü açtığımda evde şuku'dan başka birilerinin gezindiğini duymak enteresan gelse de, gözümün korktuğu kadar olmadığını, hala birileri ile  bir denge içerisinde yaşayabilme becerisinde olabildiğimi görmek ne yalan söyleyim hoşuma gidiyor.
Bana birşey söylemiş değil ama bence bu durum şuku'nun da çok hoşuna gidiyor; zira artık sabahları anlamasa da fazla birşey onu dinleyen, kahvaltılarını yiyen birilerini bulmaktan memnun görünüyor.
Her sabah sanki daha yüksek sesle söylerse karşısındaki daha iyi anlayacakmış edası ile bağrış çağrış yeni kelimeler öğretmeye çalışırken arada benden zılgıt yese de çok eğleniyor.
Sabahı insanı olmaktan öte sabahları kıl bir insan olduğumdan onlara belli etmesem de aslında onların bu hali ile ben de eğleniyorum; bu apayrı iki dünyanın insanlarının kendi aralarında yarattıkları dil ile anlaşıyor olmalarını ve en basit bir kelimeyi birbirlerine anlatabildiklerindeki sevinç nidalarılarını görmek sabah sabah aslında bana da iyi geliyor, hatta bazen onlara katılıp ben de gülebiliyorum...

Son 4 aydır yaşları ve yaşantıları birbirinden çok farklı birileri ile birlikte yaşıyorum ve annemin despot düzenini nasıl çaktırmadan bizlere geçirmiş olduğunu hayretler içerisinde deneyimliyorum. Evimde kendi dağınıklığım dışında kimsenin dağınıklığını sevmediğimi farkettiğimden onlar da düzenli olsunlar diye daha önce yapmadığım şeyleri yapıyor; gece yatmadan evi toparlıyor, mutfakta bulaşıkları hiç biriktirmiyor, ne kadar geç kalmış olursam olayım cumartesi-pazar demeden yatağımı toparlamadan dışarı çıkmıyorum. Onlara farkettirmeden ve hiç sözünü etmeden nasıl davranmaları gerektiğini gösteriyorum, onlarda aynen ben nasılsam öyle davranıyorlar ben de şaşırıyorum...
Son 4 aydır evimde devamlı birileri ile yaşıyorum ve her biri ile farklı bir beni keşfediyor, bazen karşılaştığımı seviyor bazen de rahatsız oluyorum ama sonuçta yine şaşırıyorum...
Sıkıldığım, yine kendim ile başbaşa kalmak istediğim, biri ile devamlı bir evi paylaşmanın aslında çok zor olduğunu düşündüğüm zamanlar oluyor elbet ama işte yine de, ben de dahil çevremdeki herkesin düşündüğü gibi "yapamayacağım birşey" olmadığını görmek hoşuma gidiyor, evin içerisinde benden başka birilerinin olmasına alışıyorum.

Alışmak çok garip birşey; ne kadar zamanda, kim bilir neden alışıyoruz ?
Ya da aslında bir becerebilsek bize iyi gelecek şeylere neden hiç alışamıyoruz?

Alışamadıklarım mı ? Tabii söylemeden geçmek olmaz; alışamadığım şeyler de var...Mesela onunla bağlantısız yaşamaya, onun olmayacağı bir hayat üzerine hayaller kurmaya, onu kafamdan silmek zorunda olma fikrine alışamıyorum...Niye mi? Belki saplantıdır , belki de böyle adlandırıp kendimi durumdan soğutmalıyımdır ama hala bir tarafım " aşk " diyor başka birşey demiyor.





visitors ; rossi ve yine peşine takıp getirdigi ismi ileride lazım değil 3 kız...

3 Ekim 2010 Pazar

Bir Arpa Boyu


En son yazıdan bu yana neredeyse 4 ay geçmiş, aylarca dört gözle ne ümitlerle beklediğim koca bir yaz bitmiş...

Hayallerimi, rüyalarımı, kalbimin sesini bir de bu zamanı durduramıyorum. Benden çok önde, çabuk hareket ediyorlar...Can sıkıyorlar...

Nasıl göz açıp kapayana kadar geçti anlamak mümkün değil 4 ayın; yapılan sayısız seyahatlerle kaleme alınmayan kaç "gitmeden hemen önce...." yazısı çıktı, crown geldi (dile kolay az degil 3 ay burada kaldı, gitti), crown doğdu, madam marika dogdu, d.p.s doğdu, büküşük doğdu, little budha doğdu, yılın en önemli günü ben doğdum, deniz ele avuca geldi inanılmaz birşey oldu, 20 hazirandan bu yana önce testarda michi jr, arkasından date, arkasından sara derken öbür hayatın insanları bu hayata taşındı yani hergün yeni birşey oldu ama hiçbirşey değişmedi. Sözün kısası az gittim, uz gittim dere tepe düz gittim ama bir arpa boyu yol alamadım; zira ben yine aynı kafa , aynı inatla, ne kadar uğraşsam da, ne kadar kendimi gezgin misali yollara vursam da, sayfalarca hiç durmadan okuyup, sayısız filmlerin içinde kaybolsam da kafamın içindekileri, kalbimden geçenleri değistiremedim, içimdeki özlemi bir türlü dindiremedim.

Şımarıktım ben bu geçtiğimiz koca 4 ay boyunca, hala da öyleyim. Şımarıklık iyidir eğlenceliysen ama bu öyle bir şımarıklık değil işte; hiçbir şeyden zevk almamak, en küçük ilgiyi fazlalık gibi algılamak, hep bir yerlere kaçmak için fırsat kollamak ama mümkünse çevremdeki harika kalabalıktan uzak durmaya çalışıp onu da başaramayıp kıl davranma şımarıklığı...Öylesine şımarıktım ki, oradan oraya çekiştirildiğim bir anda " bir single olarak evlilik hayatı yaşıyorum, ama herkesin bir kocası, benim 18 kocam var " isyanı ile bunu dile getirme şımarıklığı. 

Madem bir günlük bu, madem ilerde birgün açıp okuyacağım hatırlamak için veya okuyacaklar benden sonrakiler, o zaman lafı dolandırmanın bir anlamı yok; tam anlamı ile bir baş belası, oyun bozan, sıkıcıydım bu yaz. Ben ben değildim yani! Hala da değilim...Pes etmeden hiç, hep yeni birşeyler deneyerek aklımı çelmeye çalışsam da, herkesin bir zamanı olduğunu bilerek yine buradayım ve bekliyorum. 

Hala uyandığımda aklıma gelen ilk şeyin ve  yastığa koyduğumda kafamı düşündüğüm son şeyin "o" olmayacağı sabahın ve gecenin gelmesini bekliyorum. Gittiğim en uzak diyarlarda kafamın içinde onun olmayacağı seyahatleri bekliyorum. Burada "ondan" bahsetmeyeceğim yazıları bekliyorum. Ucunun öyle yada böyle ona dokunmayacağı hayallerimi, konuyu artık neredeyse hiç açmasam da ondan haber verebileceklerle beklentisiz sohbetleri bekliyorum. 
Yada hala beni aramasını, yersiz gururunu bir kenara bırakmasını, bu hayata uzaktan bakmak yerine onun bir parçası olmasını bekliyorum.

Ve beklemek öylesine zor birşey ki, insanı olduğunun dışına çıkarıyor, şımarık, oyun bozan, sıkıcı yapıyor, upuzun güneşli bir yaz, rengarenk günler geçiyor ve insan farketmiyor! 

Ben öyle bir adama aşık oldum ki beni çok uzun zamandır bekletiyor, ben de bekliyorum !

2 Mayıs 2010 Pazar

Mr & Miss


Şimdi karşıma bu kızın fotografını koyup da " ne düşünüyorsun? " diye sorulduğunda çok güzel bir kız demekten başka birşey düşünmem mümkün olmaz; ama çok samimi ve şeker bir şekilde bu cevabı belli soruyu soran, her detayı tek tek anlatıp gerçekten ne diyeceğini önemseyen, yalnız olmadığım, amour ve gallo ile birlikte olduğum halde,sırf yarın geri dönüyorum diye kızı bırakıp 200 km yol yapıp, sushi-sinema programını bozmayan bir adam ile ilgili binlerce şey düşünür, yazabilir, onu içime sokabilirim.

Hiç büyümeyecek mr.italy; hiçbir zaman ciddi bir konuşma yapamayacağım onunla, canım sıkkın olduğunda dilediğimce surat asamayacağım, deniz kenarında güneşlenirken iki satır gazete, kitap okuyamayacağım, iki dakika konuşmadan kendi düşüncelerime dalamayacağım yanında biliyorum ama her zaman beni güldürecek, içimi döküp rahatlamama izin vermese de, ustalıkla konuları geçiştirerek kendimi iyi hissettirecek, hiç yalnız bırakmayacak, onu da çok iyi biliyorum. Son 10 yıldır tekrarladığı "den nerede, ben orada" sözünü hiç bozmayıp beni mutlu edecek.
Ben mi? Böyle bir adam karşısında ne yapılırsa onu yapacağım elbet; ne zaman ihtiyacı olsa yanında olup, bütün o kafasına taktığı saçma düşünceleri dağıtacağım. Bütün komik ve çocukça hareketlerine ayak uydurup, onunla ortalıkta dalga geçerek dolanacağım ve çok seveceğim, özenin aynısını göstereceğim.

Hadi bakalım, şimdi bir de miss.italy'imiz oldu. Küçük bir kız yaşa bakarsak aslında ama kız ondan çok daha olgundur kesin onun için olur bence, çok da şahane olur :)

Bozmadık yine ritueli, konsere gideceğiz diye hesap yaparken yeniden sinemaya gittik; Iron Man 2...
Oğlanlar efektleri beğendi amour ile ben Downey Jr'a bayıldık her zamanki gibi...

13 Nisan 2010 Salı

MILANO-RAPALLO-MARANELLO-SCORZE'

Saat 05.30 da başlayan koşuşturmanın ilk 5 saatini hatırlamıyorum. Uyuyarak yaptığım duşu saymazsak, yataktan arabanın arka koltuğuna doğru süzüldüğümü, Mauro'nun düşünüp getirdiği yastık ve battaniyeyi görünce sevindiğimi hatırlıyorum ama gerisi yok tabii. Bir gözümü açtım, Rapallo gişelerindeydik, zorladım etrafa bakınayım diye ama 2 dakika için alarm kuran ben tabii ki beş dakikalık yolum olduğunu bildiğinden boşverrrr yat yeniden dedi, devrildim. Gerçekten beş dakika sonra bırakmam gereken paketi o uykusuzluğa rağmen kimbilir ne ümitlerle bıraktıktan sonra, girdiğimiz noktaya tam 12 dakikada ulaşip, Rapallo gişelerini çıkarken yine dalmışım. Ikinci kere açtığımda ise Maranello'ya gelmiştik, saat 10.15 idi, artık uyanma vakti idi.

Uga'yı gördüm son kez eski firmasında, yeni yerine uğurladım kocaman sarıla sarıla. Akşamında yeniden yollar yollar, yollar boyunca telefonlar, heyecanlı bekleyiş, heyecanlı bekleyişin arkası yarına dönmesi, michi'nin dedikoduları, mr.italy'in komik hikayeleri, amour'un bir türlü çözümlenmeyen dertleri derken Scorze'...
Scorze' de hoşuma giden Antico Mulino oteli...Ikinci kez kalıyorum, sevdim ben burayı. Yıllar yıllar önce geldiğimde bir tek Albergo Centrale vardı bu civarda; o hala var gerçi ama allahtan yenileri de yapılmış da güzel odada, hızlı internetimle bütün günün, yolların ve heyecanın yorgunluğunu atabiliyorum...

Bugün kopuktum Istanbul'dan...

20 Mart 2010 Cumartesi

FIDENZA - RAPALLO


Küçükken sabahtan akşama tek başlarımıza dolaştığımız ve içeri girmek bilmediğimiz sokaklarda gelen geçen neredeyse herkesi tanır, ismini cismi, ne yaptığını, nerede oturduğunu bilirdik. Yakınından geçene eşşek degilsen selam verir, karşındaki de öküz değilse cevap verip, başını okşar annene-babana selam söylerdi. Haylazlık yaptığın zamanlar için baş belası bir durumdu aslında, haberi senden önce eve varır, akşamında ceza yada uzun bir söylem seni beklerdi ama yine de güvenli idi işte. Yabancı hemen kendini belli eder, konuşulmaması sık sık tembihlenen yabancıların kim olduğunu hemen anlardık.
Korkmazdık sokaklarda dolaşırken, insan bildiği şeyden korkmaz ki; şimdiden farklıydı çok.

Seviyorum Istanbul'u hala, gelişmesinden, değişmesinden memnunum da ama o günleri özlüyorum açıkçası. Sokağa çıktın mı tanınmayı, kendini güvende hissetmeyi özlüyorum. Işte belki de burayı birazda bu yüzden de seviyorum, belki de nerede olursam olayım bitirip işimi, uyumak için bu yüzden de buraya dönüyorum.

Camellini ile halledilen iş sonrası 2 saatlik yolun sonunda vardığımda dün Rapallo'ya, akşam yalnız olacağımı biliyordum. Amour Amsterdam'da, gallo Jakarta'da, mr. italy dağda kayakta, uga Hong Kong hazırlığında, adri ise Parma'da evinde olacaktı. Herkes dönemden kaynaklı dünyanın dört bir yanına dağılmışken burada olacağı kesin tek insan kalıyordu geriye ve o da aranamayacağından, biliyordum akşamı tek başıma geçireceğimi ama camellini'nin ısrarına rağmen biran evvel gelmek, geceyi yine burada geçirmek istedim. Çünkü burada yalnız da olsan, yalnız hissetmiyorsun kendini. Çıktın mı sokağa mutlaka birileri ile karşılaşıyorsun, mutlaka birileri ile sohbet ediyorsun, mutlaka kendini güvende hissediyorsun.
8 senenin sonunda, bilmeseler de çoğu adımı biliyorlar beni. Bilmeseler de tam olarak ne yaptığımı, nereden geldiğimi, ne olduğumu biliyorlar. Istanbul'dan, havalardan bahsedip bana kendini iyi hissettiriyorlar.

Dün gece de otele geldiğimi haber verip, odaya çıkmadan gittiğim Nettuno'nun kapısında anania'lar ile karşılaşıp onlarla yemek yedikten sonra otele vardığımda iyi ki gelmişim dedim.
Bugün ise bütün günü uyuyarak geçirdikten sonra yeniden akşamı yemeği için evlerine gidip, lavinia ile zaman geçirmek iyi geldi, mutlu etti.

Amour bu gece dönüyor Amsterdam'dan. Hazır gallo da yokken sabahtan akşama paşa gönlümüz ne isterse onu yapacağız. Mutlaka sinemaya gidilecek ve hala gösterimde ise tabii ki Mine Vaganti, dönüşünde de sıcak ortamı ve muhteşem ev yapımı makarnaları ve etleri ile gönlümüzün birincisi tabii ki la Vedetta...

9 Mart 2010 Salı

Kaçamak


Kimisi istemedi, isteme potansiyeli olanları da ben istemedim, yorgunum zaten, koştur koştur biten gün ile ben de bittim ve yokum bu akşam dedim enteresan bir şekilde. Erken eve gelmek garip ama iyi geldi. Keşke erken uyuyabilsem ama uyumayacağım, bu erken geliş de bir fayda sağlamayacak biliyorum.

Severi'ler gerçekten çok komikler, bir ana-kız bu kadar didişebilir mi hem de yanlarında hayatlarında üçüncü kez gördükleri bir yabanci varken... Dinlemem ben böyle durumlarda, yanımda iki kişi, iki sevgili, iki karı-koca, anne-çocuk, iki kardeş kavga ederlerse dinlemem, farkettirmeden onlara ortamdan ayrılırım; ama bunlar öyle komikler ki her yerde kavga ettiklerinden, trafiğin ortasında arabadan inmek, toplantı ortasında toplantı salonunu terketmek mümkün olmadı tabii. Saman alevi gibiler, bir dakika önce iyiyken, bir dakika sonra ateşlenip, iki dakika sonra küsüyorlar, sonra sil baştan. Allah iyiliklerini versin, kokoşlar, şekerler ve çok komikler...

visitors ; ana-kız severi'ler, albi, devis, tania, lucia, sofia, deli (bruna)...

5 Mart 2010 Cuma

Uçuk


Beden çok yorgun olunca da uykuya dalamıyor; dün gece de bugün de olan bu...Gece uyuyamadım yine, zar zor daldığım uykudan sabaha karşı bir kabus ile uyandım, yeniden daldım güç bela, sabahında dudağımda ki uçuk hediyem oldu...

Yoğun , yorgun ama huzurlu bir gündü, allahtan.. Camellini de büyüdü ben de, dengemizi bulduk ikimizde yıllar içerisinde. Biran da 10 değişik argoment masa üzerinde olsa da sonunda herşey toparlanıp kendi mantık çevresinde, yapılması gerekenler yapılabiliyor içler sıkılmadan, dalgası geçilerek ve etraftakileri güldürebilerek.

Limon iyi geliyor uçuğa, şaşırdım ama doğru; toriazzi'nin aklı...

visitors : camellini, adri, a.toriazzi, carlo ( çooook şeker bir adam çıktı ), annamaria ( bır bır bır konuşuyor ve çooook yavaş )...



2 Mart 2010 Salı

Biri Daha Gidiyor...


Ağırdı , çok ağırdı yaşadığı tecrübe; birgün öğlen yemeği için evine gitti ve bir daha geri dönmedi, 5 gün komada kaldı, uyandığında ise hiçbirşeyin farkına varamadı. Şimdi çok şükür fiziksel olarak iyi olsa da yine de atlamadı bu şoku. Ben sanki ölümün bu kadar eşiğinden dönünce, yaşından büyük yaşadıklarının acısını unutuverir, bunu ikinci bir şans olarak görür ve hayata daha bir sıkı sarılıverir diye düşünmüştüm ama olmadı; daha çok içine kapandı, sesi soluğu kesildi, görünmez biri davranmaya gayret gösterdi.
Ağır geldi yaşadıkları normal olarak ama sonrası daha da ağır geldi, yaptığı işi, yaşadığı yeri, kaza öncesi yaşadıklarını sorgulamaya başladı ve sonunda gitmeye karar verdi.
Rapallo'daki bu son gecemde , çok sevdiğim sara ile son kez Rapallo'da yemek yedik. Roma'ya evine dönmeye, dinlenmeye, ne yapmak istediğini keşfetmeye karar verdi. 18 mart son iş günü ve o tarihe kadar bir daha buraya dönmeyeceğimden benim son akşamımda , buaradaki son yemeğimizi yemek istedi.

Bütün gün teknik şemalar ile uğraştığımdan çok yorgundum ama amour, sara, gallo ve michi ile komik bir yemek yedik. Sara yine sakindi ama yüzü gülüyor ve devamlı Roma'da buluşalım deyip duruyordu. Söz verdim, Mayıs'da bir haftasonu Roma'da buluşacağız diye... Yolun açık, herşey gönlünce olsun sara'cım...

Veeeee amour ne şahane bir kadınsın sen; tam içim buruk, oflaya poflaya bavul yaparken "gitmeee" telefonun ile birden nasıl neşemi yerine getirdin. Nasıl bütün zamanını bana ayırıp, iyi vakit geçirmemi sağladın...Gerçekten canımsın...

27 Şubat 2010 Cumartesi

Boğarım Seni Tek Hamle ile...


Çok şükür ruhum değil de bedenim yorgun artık...Sabahların köründe uyan, uçağa bin, in, yüzlerce km araba kullan, oradan oraya koştur ve bunu bütün hafta ardı ardına yap derken beden yoruluyor haliyle. İçin dalganıyor yorgunluktan, nefes almakta zorluk çekiyorsun, bacakların seni taşıyamaz oluyor. En şaşırtıcı olan tarafı ise artık bir adım bile atamayacağını ancak hiçbirşey yapmak zorunda olmadığın tatil gününde anlıyorsun; ertesi sabaha uyanmak zorunda olmadığını bildiğin anda beden bir rahatlıyor, kendini bırakıveriyor ve o andan sonra zorlasan da  kaldıramıyorsun onu yataktan.

Işte bugün o günlerden biriydi; dün de dediğim gibi akşama kadar uyudum...Sabahın köründe tiger'ı yolcu ettim, uyudum, uyandım, birşeyler atıştırdım, tekrar uyudum ve yine enteresan rüyalara daldım...

Yanımda e.e ile birlikte 4.Levent'deki eski evin kapısındayız. Anahtar ile kapıyı açtığımda evde bir gariplik hissediyorum, sanki bizden önce birileri girmiş gibi. Uzun koridorda yürürken biran herşey yeniden normal görünüp de rahatlasamda yine de odaları kontrol etmek için evin içinde dolaşmaya başlıyorum.
Bunu arasıra normal yaşantımda da yaparım. Heryerde alarmlar olmasına rağmen, bazen küçücük bir his bütün evi kontrol ettirir bana; dünyanın en saçma şeyidir aslında, gerçekten biri varsa içerde bakıp da ne yapacaksam tek başıma, ama yaparım işte merakım giderilsin diye.
Neyse yatak odalarına açılan geniş kare koridora geldiğimde birden annemlerin odasından bir el boğazıma yapışıyor ve hiç tanımadığım bir adam ile göz göze geliyorum. Haklıymışım diyorum, inanılmaz korkuyorum ve çığlık atıyorum. Rüyadayım, şimdi çığlığım çıkmayacak, e.e beni duymayacak diye düşünüp daha da korkuyorum ama bu sefer yanılıyorum, sesim inanılmaz güçlü çıkıyor. Adam beni kavradığı gibi tek hamle ile d.p.s'in odasına sürüklüyor ve üzerime abanıyor. E.e gitmiştir diye korkuyorum ama odaya da gelmesini istemiyorum, adamın evde başka birinin daha olduğunu bilmesini istemiyorum, bir şekilde yardım çağıracaktır diye düşünüyorum. Adama karşı koymamaya karar veriyorum, istiyorum ki ben de istiyorum zannetsin, istiyorum ki rahatlasın, kendini kaybetsin ve o kendini bıraktığı anda yapıştırıp bir tekmeyi kaçayım diye hesaplar yapıyorum.
Ne kadar zaman geçiyor bilmiyorum, birden odaya d.p.s giriyor, olduğundan daha uzun ve ince, üzerinde beyaz V yaka keten bir elbise. Onun odaya girdiğini görünce adam birden kendini bırakıyor ve ben o anda tek bir hamle adamın altından kendimi kurtarıp, üzerine abanıyorum ve tek elimle boğazına yapışıyorum. Orta boylu , hafif toplu bir adam, boğazı kalın ve benim elim küçük olmasına rağmen öyle bir kavrıyorum ki boğazını, oracıkda tek bir hamle ile onu öldürebilirim; ellerimde öyle bir güç hissediyorum ki tek saniyede işini bitirebilirim. O kadar kızgınım ki yüzünde ki korku ifadesi bile etkilemiyor beni, sonra d.p.s "yapma, gerek yok" diyor. " Polise haber verdin mi? " diye soruyorum d.p.s'e " hayır, adam bir gazateci, bırak onu " diyor. Biran tereddüt edip, istemesem de aslında bir saniye sonra bırakıyorum. Adam toparlanıyor, yakasını paçasını, ceketini düzelterek ayağa kalkıyor, yüzünde kibirli ifade ile. D.p.s adama öbür odaya geçmesi için komut veriyor, onu dinliyor. Onlar önde ben arkada benim yatak odama geçiyoruz ve birden d.p.s çok sert, çok katı ve çok net bir şekilde adam ile konuşmaya başlıyor. Adamın suratında ki ığrenç kibirli ifade hiç eksikmiyor. Yaptığının çok yanlış olduğu söylendiğinde " o da istedi " diyor korkunç bir soğuklukla, d.p.s " sen şaşırdın galiba, olmayacak bir hikaye bu, sen türk kültürü ile büyümüşsün, den italyan kültürü ile büyütüldü, nasıl bir bağlantı kurarsın kendin ile " diyor ve adam serbest bırakılıyor. Kapıya kadar adamı geçiriyoruz, ben hala korkuyorum yeniden peşime düşecek diye ama bugün sokakta ğorsem tanıyacak kadar iyi hatırladığım adamı, kapıdan çıkarken ki yüz ifadesinden bir daha hiç görmeyeceğimi anlıyorum
D.p.s'e nasıl haberin oldu diye soruyorum, "biz hamilelerin bir ağı var, ben önce onu kullanmayı bilmiyordum, hep isim sırasına göre bakıyordum ama anlık mesaj bölümü de varmış, e.e'den mesaj geldi" diyor. E.e'nin de hamile olduğunu hatırlıyorum, oradan hiç ayrılmadığını anlıyorum, d.p.s'deki o kararlı ve güçlü hale şaşırıyorum ve salona giriyorum.
Herkes haberdar olduğundan olaydan, birden evi doluvermiş buluyorum. Salonun ortasına açık büfe kurulmuş, bir kazanda şerbet gibi birşey kaynıyor..Ne zaman geldiler bunlar diye düşünürken birden yerde oturan uga'yı farkediyorum, yanına gidip, sen ne yapıyorsun burada diye soruduğumda " bir saattir buaradyım, kimse birşey söylemiyor, biliyorum ki kötü birşeyler oldu, ne oldu, çok korktum" diyor. Önce dudakları titriyor, sonra gözlerinden yaşlar akmaya başlıyor, omuzdan tutup onu tek tek anlatmaya başlıyorum ve uyanıyorum. Uyandığımda ise e.e'nin sms ile karşılaşıyorum "where r you? "....

Rüyadan uyandığımda saat 18:30, amour ve gallo ile randevum ise 19:15 de idi. Biraz yorgunluktan, biraz bütün gün uyumaktan, biraz da bu rüyadan dolayı sersem, sakin ve sessiz kaldım sonrası 2 saat.
Kalktık yemek ve sinema için sinema için Genova'ya gittik; onlar konuştular, güldüler ama ben hemen kendime gelemedim. Aklımın bir köşesinde "neydi şimdi bütün bunlar" diye bir kemirgen vardı ama sonrasında geçti gitti. Şahane bir yemek ve üzerine benim sevdiğim tarz, şahane bir italyan filmi ile şahane bir akşam geçirdim.

Oldum bittim Italyan sinemasını severim, bu akşam aslında Invictus'u seyredeceğiz diye hareket etmişken, geç kaldığımızdan Genitori e Figli ; Agitare Bene Prima Dell'uso diye bir filme gittik ki gerçekten çok eğlenceli ve keyifli idi. Dvd koleksiyonuma eklenecek parçalardan biri idi.

Geç bir vakit otele döndüğümde ise şaka gibi aklımda sadece yeniden uyumak vardı...Zavallı beden, son zamanlarda çok zorlanıldığından artık isyanlarda....

25 Şubat 2010 Perşembe

MARANELLO - CHIUPPANO



Maranello diye arayınca google'da karşına neredeyse sadece Ferrari fotografları çıkıyor; çok da şaşırılacak birşey değil aslında, zira Maranello da sadece kocaman, koskocaman bir firma ile ayakta kalan, nerdeyse her aileden en az bir ferdinin o firmada çalıştığı küçük Italyan şehirlerinden biri.
Maranello diğerlerinden ayıran tek fark ise gerçekten Ferrari'den başka birşey olmaması, otobandan çıkıp da şehre adımını attığın anda seni karşılayan şaşalı, devasa bronz şaha kalkmış at heykeli ile birlikte şehrin gerçek sahibinin kim olduğunu hemen anlayabilmen. Sanki önce fabrika kurulmuş, arkasından insanlar buraya taşınmış gibi bir hava var. Her adım başı bir dükkanın, bir otelin, bir restaurantın kapısında, tabelasında Ferrari logosunu görmek sanki Ferrari Wonderland'de geziniyormuş hissi yaratıyor.

Dün yorgun ama gerçekten çok yorgun ve uykusuz bir şekilde vardığımda şehre uga ve mr.italy birden enerjimi yükseltmeyi başardılar, kakara kikiri yaparak ama yapılması gerekenlerde yapıldıktıktan, uga'nın yeni hayat macerasının detaylarını da ögrendikten sonra, akşam yemeğini atlayarak direk erkenden uyumak en akıllıcası oldu.

Uga bir ileri adım daha atıyor ve bu beni çok mutlu ediyor; tanıdığım andan beri emin adımlarla hep ileri gidiyor olması ve genç sayılacak bir yaşında sektöründe ulaşabileceği en yüksek ikinci mertebeye ulaştığını görmek ve hep birarada olacağımızı bilmek hoşuma gidiyor.
Herkesin kaldırabileceği bir adam hiç olmadı; ilişkileri zorladı yıllar boyunca, hep çok fazla verdi karşındaki istemeden ama karşındakinin de tüm detaylarını istedi, alamayınca sık boğaz etti, can sıktı ama hiçbir zaman kötü niyetli olmadı. Buraya yazamayacak kadar enteresan ve zorlayıcı özellikleri olan, olduğu gibi kabul etmezsen, ona onun anlayacağı dilde sınırları çizmezsen kaldırılması zor bir adam oldu ama profesyonel yaşantısında da bir o kadar dürüst, o kadar yaptığı işi sahiplenen ve hata yaptığında "benim hatamdır" diyebilecek kadar cesur oldu. Aldığı işi hep hakkı ile yaptı ve yürüyüp gitti. Çok değil birkaç yıl içinde ise gerçekten olabileceği en yüksek seviyeye gelecek. Ve birinin istediği, bildiği yolda yürüyüp sonunda bir yerlere ulaştığını görmek, bir arkadaş olarak onunla gurur duymak hoşuma gidiyor.


Bugün ise yine sürünerek kalkmış olsam da uga ve 1,5 senedir görmediğim vierka ile çalışınca kendime gelmem uzun sürmedi. Hamile kaldığından beri bir süre çalışmaya ara verdiğinden ve her görüşelim mesajlaşması sonrası bir türlü Milano'da bulaşamadığım vierka'yı bugün karşımda görünce ne çok sevindim. Tanıdığım en güzel, en neşeli, en çatlak, en şeker kadınlardan biridir vierka. Çok akıllıdır, çok eğitimlidir, çok profesyonel ve çalıştıklarım arasında en güzelidir. Platin saçların güzel olduğunu bana düşündüren tek kadındır... Güle oynaya, görüşülmeyen ayların acısı çıkarılarak keyifli bir sabahtan sonra, yapacak çok iş yokmuş gibi bunca yıldır bir kere bile girmediğim araba fabrikasına girip ağzım açık Ferrari'lerin nasıl yapıldığını seyrederek geçti.
Anlatmışlar, bütün detaylarını vermişlerdi bunca yıl boyunca. Alışıktım her bir dakikada yeni boyadan çıkmış, yeni montajdan çıkmış, denemeye çıkarılmış Ferrari'leri görmeye de o kapıdan hiç içeri girmemiştim. Herşey kırmızı, bir hastahane kadar steril, kendi kendine hareket eden robotlar dünyası. Yüzlerce kişi, binlerce son teknoloji alet ve günde sadece 10 adet tek model araba üreten bir araba bandıydı, etkileyici ve şahaneydi yani.


Öğleden sonrası tiger ile buluşup, çok geç kaldığımızdan ve mauro olmadığından dolayısıyla kiralık araba ile ceza yemekten korkmadan, allah ne verdiyse asılıp asılabileceğimiz kadar gaza Chiuppano'ya doğru yola çıkış, bir saatte gösterebildiğimiz kadar şeyi gösterip, arkasından yine deli gibi bir hızla Reggio Emilia'ya otele ulaştık.

Herzaman ki gibi bir güne olabildiğince çok şey sıkıştırılıp, herkesi yine kendimize yuhhh dedirttik ama güzel oldu. Yarın camellini, arkasından "eve" buradaki evime dönüyorum. Hava şahaneydi bu iki gündür, Rapallo'da kesin daha da şahanedir.

24 Şubat 2010 Çarşamba

GItmeden Hemen Once ≠ 6



Niye ise bir kalabalık bu sabah havaalanı, aslında öyle aman aman bir kalabalık da yok ama yavaş ilerliyor herşey...Belki de ben yavaşım bugün aslında ondan de pek emin olamadım...
Uyumak istiyorum, aklımda ki tek şey uyumak, şuanda yapmak istediğim tek şey uyumak. Yorgunum, inkar etsem de üst baldırlarım hiç sektirmez; yorgunsa bu vücut sallamasan da, görmezden de gelsen, hatta belki hissetmesen de ağrıyorsa üst baldır yorgundur bedenim..


Dün bütün gün rossi ve barbero ile dön dolaş sonrası, sebep malum, çok geç bir akşam yemeği sonrası, geç eve dönüş ve hiç uyumamak bugüne darbe vurdu.


Şimdi tek isteğim rahat ve rötarsız bir yolculuk, öğlen toplantısından önce otele ulaşıp birazcık uyumak, zira uga ile buluşacağım, zira mr. italy de olacak, bır bır bır konuşacaklar, katılmazsam aralarına, surat asarsam burnumdan getirecekler...


Mutluyum gittiğim için, yorgunum ama mutlu....

16 Şubat 2010 Salı

Bu nedir böyle?...



Düşün gelsin...
Deri koltuksa eğer doğal renk olacak, koyu olacak, mümkünse güzel bir ahşap ile sarmalanacak, yüzyıl yaşayacak...Üçlüsü olmaz, beyaz olmaz, renklisi hiç olmaz. Evde de olmaz, otelde de, iş yerinde de. Sevmem, sevemem...Şaşırdım, hiç beklemezdim, yakıştıramadım :)
Bu kadar farklı olabilir miyiz gerçekten? Yok canım olamaz, vardır mutlaka bir açıklaması...

visitors : palazzi & adri...erken çıkan yol alır. Vintage da basic de benimdir, kurtarılmış bir 2011 yaz...önümüze bakalım...

15 Şubat 2010 Pazartesi

Dönüşü Fantastik Olcaktı Tabii...



Normal insanlar için gece uykuya dalmadan önce kitap okumak, güzel yada sıkıcı farketmez, geçmiş bir günün arkasından kafaları boşaltmaya, hayal güçlerinin diyarında biraz dolaşıp, rahat bir uykuya dalmak anlamına geliyordur herhalde. Bildiğim birçok insan için kitap okumak uyumayı kolaylaştıran birşey. Bu alışkınlığı olanların benim gibi işin bokunu çıkardıklarını duymuyorum; her gece bir, bilemedin iki chapter okuyup adabı ile yarı baygın bir şekilde yorgan altındaki yerlerini arıyorlarmış, hatta kimisi de var ki ikinci sayfaya gelmeden gözleri kapanıyormuş.

Ben mi ? Bir kere aldın mı elime, bir bölüm daha bir bölüm daha derken kendimden geçip, ne saatin, ne ertesi sabah erken toplantıların, ne de başka bir şeyin farkında oluyorum; kaptırıp kendimi, sonrasının merakından saatlerce okuyorum. Dün gece, birazda inattan yeniden okumaya başladım bir türlü konusuna bile giremediğim kitabımı; bu sefer heyecanımı kontrol ettim, ettim de yazarın dili o kadar akıcı ki sabahı da 3.30 ettim, üstelik ertesi gün palazzi'nin gelip de deli gibi koşturacağımı bildiğim halde. Çok az kişiden çekinirim ben profesyonel hayatımda, zorlasam sayıları 3 ü geçmez ve palazzi bunların en başıdır;  en çok sevdiğim, en çok saygı duyduğum, en güvendiğim ama en çok da çekindiğimdir. Palazzi, telefonun üzerinde adını gördüğünde, cevaplamadan önce kendine çeki düzen verdiğin, oturuşunu bile düzelttiğin, telefonun zilini 3 kere çaldırtmadıklarındandır. Buna rağmen bir kitabı elinden bırakamayarak , ertesi güne 5 saat uyku ile başlayacağımı farkettiğimde allah allah nidaları ile uyku öncesi klasik düşünce diyarlarımdan dolaşmamaya çalışarak, uyumaya çalıştım.

Sonuç; den klasiklerinden fantastik bir rüya, nihayet!

Beş yıldızlı bir otelde, açık renk, uzun bir ahşap masanın ucunda italyan bir aile ile iş görüşüyorum. Bir aile şirketi, anne-baba, biri kız diğeri erkek 2 çocuk. Bulunduğumuz salon bir otelden çok bir sarayı andırıyor, duvarlarından şırıl şırıl sular akıyor, muhteşem ihtişamlı avizeler tavanlardan sarkıyor, küçük, zarif aplikler duvarları süslüyor. Kabartmalı duvarların, çicek desenli ipek halıların, mobilyaların hepsi yumuşacık pastel renkli.
Aile çocukların benim ile bir süre kalmaları gerektiğini söylüyor iş için; 25 yaşındaki oğlan bizim f.boari ye benziyor ve gözleri iş için değilde başka birşey için kalmak istiyormuş gibi bakıyor. Çocuk bu daha diyorum, gülüyorum, anlamamazlığa gelip yanlarından ayrılıyorum.
Koridorda yürürken birden en büyük dayı ile karşılaşıyorum üzerinde beyaz bornozu, saçlar yataktan yeni kalktığını belli eder şekilde dağınık. Ama duruşu, ses tonu hepsi o eski ihtişamlı günlerdeki gibi. Önünde el pençe divan duran otel çalışanları ile konuşurken yanina yaklaşıyorum, birkaç saniye bana baktıktan sonra "ahh cadı seni tanımadım" diyor ve öpüyor, hemen sonra yine o hükmeden otoriter sesi ile "bana bir kalem lazım, rengi, şekli, ebadı normal birşey olsun " diyor, ben hallederim deyip yanından uzaklaşarak yan odaya giriyorum. Leader ve lions ile karşılaşıp bana bir kalem lazım palazzi için diyorum. Leader gömleğinin cebindeki siyah, köşeli kalemi çıkartıp bu olur mu diye sorarken, ne garip bir bu kalem diye düşünüyorum ama işimi görür diyorum ama birden leader tereddüt edince vermekte "ne kadar ki bu kalem?" diye soruyorum "220 tl" diyor , " iyi işte olur, çok da pahalı değilmiş" diyorum ama vermek istemediğini anlayınca "neyse biz ona başka bir tane alalım o zaman, şöyle 80 tl lik birşey olur, alt tarafı geçici birşey istedi" diye düşünüyorum ve birden salonun dikiş makineleri ile dolu olduğunu ve ikisi ile birlikte çalışan işçiler arasında dolaştığımı farkediyorum...

Hoop hooopp 4.Leventte ki eski evin uzun koridorun peşi sıra 5 ayrı kapıya açılan dikdortgen holdeyim. Duvar dibinde, köşeleri birbirine dokunacak şekilde simettrik bir şekilde iki beyaz kurutma makinesini,  her ikisinin üzerinde de iki koca siyah tabutu ve başlarında d.p.s i buluyorum. Bunların burada hala ne işi var diye soruyorum sakince ama şaşkın bir şekilde. Gönderemedim diyor şimdi hatırlamadığım sebeplerini sıralıyor, içindeki ölülerin gözlerinin oyulması gerektiğini ama bu fikirden hoşlanmadığını söylüyor ve birden sağ tarafta, onun tarafındaki tabutun kapağını açıp, siyah fermuarlı bir torbanın içindeki cesedi, sanki tüy gibi hafifmiş gibi tek eli ile yukarı dogru kaydırıp, altındaki beyaz torbayı çıkarıp, tabutu kapatıyor. Korkmuyorum hiç, sadece ölülerin ağırlaştığını zannederdim nasıl tek eli ile hareket edebildiğini düşünüyorum, içındekinin behiye olduğunu duyunca, rüyada olduğumu düşünerek "ahh ömrü uzadı" diyorum. Elime bir tenis raketi ve yeşil yeşil topları alıp saydırmaya başlıyorum....

Birkaç zamandır böylesine net hatırlyamadığımdan rüyalarımı, pek bir neşeli uyanıyorum. Neremden uyduruyorum bütün bunları hiçbir zaman cevabını veremeyeceğimi biliyorum ama fantastik bir şekilde de dönmüş olsalar, mutlu oluyorum....

Gün palazzi ve adri ile gayet rahat, güzel ve verimli geçiyor. Akşamında sunset deki keyifli, bol kahkahalı, bol dedikodulu yemekten üçümüz de iş dışında herşeyden konuşup ayrılıyoruz....

12 Şubat 2010 Cuma

Yarınların ilk günü

Rüyalarımı hatırlayamıyorum birkaç zamandır; her sabah bir rüyadan uyanıyorum, biliyorum ama kelimelere dökemiyorum nedense. Hep bir his ile uyanıp, hislere yoğunlaşıp sahneleri hatırlamaya çalışıyorum ama yine de olmuyor. Magical saatleri devamlı yakalıyorum da rüyalarımı bulamıyorum. Belki bedenim çok yorgun, çok koşturuyorum ve daha derin uyuyorum bilmiyorum ama her sabah bir rüyadan uyanmaya alışık ben, afallıyorum.

Bu sabah da onu gördüğüme emin olduğum bir hisle uyandım. Uzun uzun düşündüm olmadı. Belki yeniden uyursam geri dönerim dedim, yine olmadı. Kalkmak istemedi canım hiç, günlerin yorgunluğu ve kargaşasından uzak durmak istedim belki; başım dönüyor, hastayım galiba, yataktan çıkmayayım dedim ama o da olmadı. Kalkmak, gidip çalışmak , bu döngüden çıkmak lazımdı. Keyifsiz başladı gün yani; akşamına kadar da dünyayı kurtarmadım açıkçası, çıkmasaydım da o yataktan bugün birşey eksik kalmayacaktı...

Ama akşam mesailer bitip de telefonlar çalmaya başladığında üç kıtadaki üç arkadaşıma ne iyi geldiğimi hissettim, daha doğrusu onlar sözleri ile öyle olduğumu hissettirdiler. Böbürlenmek değil bu yazdığım; değer verdiğin, emek harcadığın, kıymet bildiğin arkadaşlarının dertlerine ortak olduğunda (tıpkı onların sana yaptığı gibi), karşılığında da yorumlarınla hafiflediklerini ifade ettiklerinde, hayata dair hiçbir iz bırakmayacağını düşündüğün günlerden biri, bir anda çok önemli birgün haline dönüşebiliyor.
Yarın birisi için bir dönüm noktası, bir diğeri için daha sakin davranacağı birgün olacak...
Uyuz başlayıp, sakin ve önemsiz detaylarla başlayan bugün aslında sağlıklı yarınların ilk günü olacak.

Kıymet vermek lazım der durur anotherstar, ben de severim bu lafı, katılırım da sonuna kadar. Bazen gelmese de elinden hiçbirşey, sadece karşındakini dinlemek, içini dökmesine izin vermek, destek olmak kıymet vermektir. Yapacak birşeyin olmasa da ben buradayım demek, dertli olduğunu bildiğin kişiyi yalnız bırakmamak, açmasa da telefonlarını, aklımdasın mesajını bırakmak kıymet vermektir. Derdine dert demesen bile sırf onun için dert olarak görmek, önemsemek, dur bakalım buluruz bir çaresini deyip elele vermek kıymet vermektir.

Bense hem veririm hem de bilirim kıymet; dinlerim sonuna kadar, ihtiyaç duyanı asla bırakmam yalnız da bırakıldığımda öyle, bir yolculuk sonrasını bile anlatmak gelmez içimden...

7 Şubat 2010 Pazar

Veneto - Emiglia Romagna - Liguria



Çarşamba-Cuma ; yağışsız ama soğuk hava, hafif güneşli ama yine soğuk hava, deli gibi sağnak yağmur, tipi şeklinde yağan kar, yumuşacık bahardan kalma güneşli, ılık hava...3 gün, 3 bölge, 9 şehir, 7 toplantı...
rossi, zanardi, mattarollo, l.bordin, uga, vanzetti, camellini ....veee buradaki eve dönüşte tabii ki amour ve yine uga.

Yapacak çok iş ve havaya sokacak yeni bir ekip varken Istanbul'da, rossi'nin ısrarı kapris bazlı olsa da kalkıp geldim ama ne iyi etmişim. Iki saatlik bir toplantı için o kadar yolu yapmak battığından son zamanlarda, biraz abartsam da deli gibi dolaşmaya karar vermekle ne iyi etmişim. Bu sefer Mauro'ya gerek yok deyip, ilk gün ulaşımım ile ilgili rossi ile mattarollo super jestler de bulunsalar bile, Mauro'suz olmazmış bu is diyerek çağırarak onu ne iyi etmişim. Bana özgürlük hissi verse bile kafama göre dolaşmak, d.p.s'i dinleyerek bu sakin adamı içimize alarak ne iyi etmişim.
Yıllardır, arada bir canımı sıktıklarında, fazla yüz verdim galiba ben bunlara diye düşünsdüğüm zamanlarda bile yöntemimi değiştirmeyerek, sabrın kollarına sığınarak ne iyi etmişim.
Eski rakip, yeni müşteri olunca, bir kere daha anladım ki onlara karşı hep mesafeli ama sakin durarak, kimin ne kadar iş yaptığı ile ilgilenmeyerek ve hırslanmayarak ne iyi etmişim. İyi ki hisselerimi dinlemişim, iyi ki kapıları hiç çarparak çıkmamışım, iyi ki numaralara takılmayıp herkese aynı özeni göstermişim...

Profesyonel hayatımın başladığı am 10 senedir hiç gitmediğim, şehrin sınırına gelmeden bir adet bile yol indikasyonu bulunmayan Trabaseleghe'den geçerken, geçmişte yolculuk yaptım adeta. Koca bir alişveriş merkezi ve devasa bir grafik şirketi dışında, son 10 sene içinde hiçbirşey değişmemişti ama ben aynı den değildim. Şehir merkezindeki kaldığım otel ( albergi centrale - tek otel ), alışveriş yaptığım outlet, içinde saatlerimi geçirdiğim kitapçı-kirtasiyeci, restaurantlar şaşırtıcı şekilde aynı idi. Yine outlete girdim, yine kitapçıda zaman geçirmeye çalıştım ama artık herşeyin gani gani bulunduğu şehrimden dolayı aynı tadı alamadım. Ama bol bol eskiyi düşündüm, orada olmaktan keyif aldım.

Mevsimden mevsime atlaya zıplaya şehir değiştirip, bu seyahatte elimden hiç düşmeyen blackberry ile tüm işleri hallettikten, super toplantılar yaptıktan sonra haftasonu için Rapallo'ya, tiger'ın deyimi ile eve geldim.

Ve bu haftasonu amour'a aitti; ne istediğini bilmeyen, şımarık bir sevgili daha davamız vardı. Battaniyelere sarınılarak otursakta , amour'un sıcacık evinde saatler geçirdik super donatılmış masa etrafında. O anlattı ben dinledim, o hiddetlendi ben sakinleştirdim, o sustu ben ikna etmeye çalıştım. Uzun zamandan sonra ilk defa ben değildim konu ve o kadar yaşamak istediğim birşeyin içindeydi ki her hiddetlendiğinde deli bir karar verecek diye konuştum da konuştum. Bazen içinde boğulduğumuzda sorunların, ne kadar saçma ve anlamsız şeylere taktığımızı dışardakiler kadar göremiyoruz, bazen yutsak yada yutmuş gibi görünsek de hoşumuza gitmeyenleri olmadık zamanlarda kusuveriyoruz üstümüzü başımızı ve karşımızdakini kirleterek, bazen ne uğrunadır bilmem incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebep yüzünden elimizdekinin değerini göremez hale geliyoruz. Hiç karşı taraftan bakamıyoruz, empati yapamıyoruz, hep ben olsam ben olsam diyoruz ama kimsenin sen ile aynı olmadığını kabul edemiyoruz.  Çırılçıplak soyunuveriyoruz önlerinde, kalbimizi açıyoruz en derin noktasına kadar, en büyük sırlarımızı, korkularımızı, hayallerimizi paylaşıyoruz ama niye ise gururu bir kenara hiç bırakamıyoruz. Herşeyi ve herkesi bir kenara bırakabiliyoruz da bu lanet gururu çıplak bedenimizi koruyan tek kalkan olarak düşünüyoruz. Yersiz gururun bir anlamı yok aslında, dünyaya meydan okuyoruz, onun karşısında başın herzaman dik durmasa ne olur diye düşünemiyorz.

Iki dolu gün dönüp dolaşıp bunları konuşarak, yeyip içip gezerek, mis gibi insanın içini ısıtan bahardan kalma günlerin tadını çıkararak geçti. Arada çok görmek istediğim film Baciami Ancora'da seyredildi, ilki kadar olmasa da beğenildi...

Şimdi eve dönme zamanı; sabah şirkete uğrayacağım, onu görür müyüm görmez miyim bilmiyorum ama gerçekten tıpkı yola çıktığım gibi beklentisizim. Ilk defa buradayım ve acaba bir yerden karşıma çıkar mı diye gözlerim onu aramıyor. Iyileşiyorum galiba....

6 Şubat 2010 Cumartesi

RAPALLO


Sabah uga ve amour ile castello'da müthiş bir kahvaltı yaptıktan sonra, hepimiz bir iki saat kendi işlerimizi halledip tekrar buluşmak üzere ayrıldık. Benim aklımda otele dönüp, biraz yazmak vardı ama dışarda öylesine muhteşem bir hava var ki, bahardan farkı yok...Kendini esirgemeyen güneş, taptaze kokan deniz ve yumuşacık bir hava yazma isteğimin önüne geçti. Şimdi yeniden kendimi dışarı atıyorum; içeriye kapanılmayacak kadar güzel ve enerjisi yüksek birgün; karnavaldan dolayı kostümleri ile dolaşarak yüzünü gülümseten bir sürü çocuk, evet yaa ben burayı çok seviyorum dedirten bir hava, hayat var dışarıda bugün. Kafamın içinde fon müziği olarak you got the love' ı duyduğun günlerden biri var...



Yazarım, yorgunluktan bayılmazsam dönüşte yazarım...