aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2012 Pazartesi

Dilimize Vurdu...


Malum gündemimiz aşk; hoş benim yaşadığım hayatta bu konu neredeyse hiçbir zaman gündemden düşmez ama sanki yeni birşeymiş gibi yine günlerdir evire çevire önce aşkı sonra ilişkileri konuşuyoruz. Kahvaltıya gidiyoruz konuşuyoruz, gece çıkıyoruz konuşuyoruz, ellerimizde telefonlar alışveriş yaparken, yemek pişirirken, ortalığa talimatlar yağdırıken istifimizi bozmadan konuşuyoruz. Uçağa biniyoruz, güne bambaşka dünyalarda başlıyoruz ama 2000 km mesafeden bile bunu konuşuyor, doluya koyuyoruz aldıramıyor, boşa koyuyoruz dolduramıyoruz.
Yaşam denen son kullanma tarihi belli, her günü başka bir muammanın acımasız ve soğuk yüzü ile tanışmamış, ölümle yoklukla hastalıkla test edilmemiş Tanrı'nın şanslı ruhları olduğumuzdan herhalde, her tür zorlukla başedebiliyor ve bunun üzerine iki cümle bile kurmuyoruz ama aşka gelince sıra ruh sıkışıyor, beyin uyuşuyor ya vuruyor çenemize, kelimeler yetiştiremiyor, konuştukça konuşuyoruz. Her kafa başka bir dünya, takılmış farklı bir detaya hatırladıkça anlatıyor, çekiştirdikçe uzatıyor, döndüre sündüre konuşuyor ve evlisi, bekarı, kadını erkeği hepimiz sonunda hep aynı şeyi istiyoruz.

Üstelik ben salt konuşmakla da kalmayıp bir de üzerine yazıyorum; hem de ne yazma dile kolay iki yılda 400 sayfa, neredeyse sadece bundan bahsediyorum.

15 yıldır şirket yönetiyor, istisnasız hergün başka bir problemi çözüyorum. Evet dünyayı kurtarmıyorum ama nerden baksan birkaç bin insanın yaşamına dokunuyor, kendi küçüğümde bir fark yaratıyorum. Sonuç olarak sorumluklar almış başını gitmiş, günümüz dünyasında gerçek dert veya başarı olarak da sadece bunların hatırı sayılırken, hiçbir kriz anını veya mutlu haberi ofis dışındakiler ile konuşmak aklıma bile gelmezken sözkonusu sevda olunca iyisi kötüsü ne varsa coşuyor, coştukça da sayfalarca yazıyorum.

İşte bugünler de bir yandan konuşuyor, bir yandan da elimde kitap haline getirilmiş hediye Blablabla, kendi kalemimden beni anlatan kitabı okuyor, bana o satırları yazdıran hisseleri hatırlayıp, sonunda geldiğim bugünkü bana bakıyorum.
Yaşıyorsam kendi tercihim, mutlaka öğrenmem gereken birşey var gibi çok ulvi bir yaşam felsefem var ya her can acısında nasıl kendim ile uğraşıp, arıza diye adlandırdığımı nasıl değiştirmeye çalıştığımı ama ne olursa olsun seviyorum dediğimden vazgeçmediğimi, nasıl satır satır aşkın dini, meshebi olmaz, aşk varsa hiçbir engel yeterince büyük değildir diye yazdığımı görüyorum. Ciddi ciddi, doğuştan şanslı, bu yaşına kadar gerçek büyük kayıplar ve yokluklar yaşamamış biri olarak almam gereken bütün dersleri, kişisel gelişimim için gerekli tüm duvarları duygusal yaşantımda bulduğumu, bana da böylesinin uygun görüldüğünü, hatta biraz daha abartıp içimde taşıdığım ruhun iyi bir evrelerde olduğunu düşünüyorum.

Okudukça nasıl her seferinde sanki ilk defa başıma geliyormuş gibi tutku ile, aşk ile bağlandığımı, en canımın yandığı zamanlarda hırçınca acımasızca yazsam bile sevmeyi, vermeyi bırakmadığımı farkedip, durup iki dakika acaba o muydu gerçekten sevdiğim yoksa ben de yarattığı bütün o tutkulu duygular mıydı diye soruyorum kendime.
Okudukça nerede ne kadar yol katettiğimi, kendimde neleri değiştirdiğimi, nasıl kurtuldukça yüklerden özgürleştiğimi görüyorum. Sözün kısası, yazmasaydım hatırlar mıydım bilemem ama her geçen bir iz bırakmış, aşka bakış açım hariç birçok şeyi değiştirmiş ona karar veriyorum.

Okudukça hayalkırıklıklarım, yarım kalmışlıklarım, can acılarım da geliyor aklıma ama bugün olsa yine yaparım ve biliyorum yine yapacağım. Çünkü aşk yaşadığının en büyük belirtisi kalp çarpıntısı, birken iki olmak, çoğalmak; kendinden başka birini daha kendin kadar düşünmektir. Aşk her türlüsünü paylaşmak, ne olursa olsun yakınında tutmak, şevkat göstermek, sabırlı olmak, vermek, tutkudur benim için. Tutku ise Yasemin'in dediği gibi candır, nefesdir....

Velhasıl biz günlerdir önce aşkı sonra ilişkileri konuşuyoruz ve ben hala onun üzerine yazıyorum ama
noktayı Yavuz koyup; "sen de bu mereti böyle yaşıyorsun, yapacak birşey yok " diyor , doğru da söylüyor. Çünkü ben gerçekten böyleyim ve bu mereti de böyle yaşadığımdan, attığım "belki de benim aşka bakış açım utopiktir" oltama, buz gibi bir o kadar da çabuk gelen "tabiiiii canııımmmmmm" cevabı kanımı donduruyor, o saniyelik sessizlikte aşk tabirime bir şeyin daha eklendiğini ve bende çok büyük birşeyin değiştiğini hissediyorum; aşk çaba gerektirmez, içinden gelirse akar öylece, zorla olmaz...



Fotograf; Two Free Birds @ Santa Margherita http://instagr.am/p/LQ01oySBdQ/ by DEN
Müzik ( yazarken ); Ahtapotlar by ZAKKUM



15 Mayıs 2012 Salı

Sevgili'ye...


Dün geceki Tencere Kapak yazımdan sonra içime dokunan birkaç mesaj aldım da bir tanesi çok uzaklardan, uzun zamandır görmediğim hatta duymadığım kuzenim Asiye'den geldi ki çok duygulandım, güne iyi başladım. Çok samimi, çok yüreklendirici, çok içten yazılmış satırlar bana bir kere daha yazı yazmanın ne kadar şahane bir şey olduğunu, en azından benim için rahatlatıcı olduğu kadar kendimi en doğru şekilde ifade edebilmenin bir yolu olduğunu hatırlattı...

Yazıyorum özgürce, aklımdan ne geçiyor, içimden nasıl geliyorsa; çünkü biliyorum ki ne zaman otursam bu beyaz camın karşısına sadece duygular akıyor kağıda, onların da hepsi samimi, döküldükçe kelimeler, neyse işte o anda içimdeki, sıkıntı ise sıkıntıyı buhar olup uçuruyor, sevinç ise bulutların üzerine taşıyor, ben hafifleyip rahatlıyorum ama mutlaka bir yerlerde birilerinin de içine dokunup ve belki o kişinin dilinin ucundaki, yüreğinin derinliklerindekine tercüman olduğumu yada belki de bunları hissedenin sadece kendim olmadığını düşünüp güç buluyor, mutlu oluyorum.

Yazıyorum korkusuzca, sansürsüzce, kim hakkımda ne düşünür demeden; çünkü biliyorum ki en sağlam görünenimiz bile etten, kemikten, ruhtan ibaret, aynı iniş çıkışları, aynı duvara toslamaları, yere çakılmaları, aynı acıları, hayalkırıklıklarını, yarım kalmışlıkları yaşadı, yaşıyor, yaşayacak, onun için Allah'ın bildiğini kuldan saklamanın anlamı ne, yazıyor ve en azından yükümden kurtuluyor, hafifledikçe yine güç buluyor, daha da sağlamlaşıyorum.

Her şekilde iyi geliyor, dökülen duygular ile besleniyorum.

Velhasıl ben yazıyorum, çok da keyif alıyorum ama istisnasız her okuyanda bir  kafa karışıklığı yaratıyor zira bırak beni tanıdığını zanneden uzakları, sevgilim de dahil olmak üzere en yakınımdakileri bile şaşırtıp, afallatabiliyorum duygusal yanımı açığa vurdukça da onların şaşırmasına ben daha çok şaşırıyor; etten, kemikten, ruh ve saf duygudan ibaret bir kişi olarak belli ki bir yerlerde hata ettiğimi ve belli ki bilinçsizce onlara karşı bile bir şekilde bastırıp bu tarafımı, her zamanki güçlü yanımı ortaya koyduğumu düşünüp, haydeeee hadi buyrun buradan yakın diyorum.

Ilk Zeynep "ben senin bu kadar yoğun hissettiğini hiç bilmiyormuşum" dedi, arkasından Demet "yok benim kalbim bunları okumaya dayanmıyor, çok üzülüyorum" diye blogu terketti, en son da hayatımın merkezi, en çok özen gösterip, sevgi akıttığım adam "ben senin içinde bu kadar derin, duygusal bir kadın olduğunu hiç anlamamışım " dedi ve buram buram deniz, özlem kokan o güzel nisan sabahında beni birkaç dakikalığına bitirdi.

O sabah hava mis, boğazda yunuslar, ben başka alemlerde olduğumdan çok takılmadım konuya da bugün aynısı olmasa da benzer anlam çıkardığım mesajdan sonra; onu, sevdiğim adamı, ona hareketlerimle neler düşündürtüp, yazdıklarımla neler hissettirdiğimi düşünüp durdum bütün gün... Onun için de yazının geri kalanı ona gitsin istiyorum.

Birgün bir adam girdi kapımdan içeri, içimden birşeyler aktı ona doğru, herşey değişti...

Ben bir adama aşık oldum; tıpa tıp bana benziyor ama benden bir o kadar da farklı.
Yok öyle hemen farkedemedim önce, kafa bir dünya, gidip geliyor, eğleniyoruz işte dedim de dalga dalga yaydığı inanılmaz yaşam enerjisini, içindeki sonsuz merhameti, ara ara gözlerine düşen hüznü, ama her ne olursa olsun attığı kahkahaları görünce damla damla çözüldüm güneş altındaki buz gibi; sonrasında ne bir soru işareti kaldı, ne geçmişten bir keşke, ne de tereddüt.

Ben bir adama aşık oldum; benden bile hareketli, super hiperaktif, cıva gibi elde tutmak ne mümkün, tutmaya çalışma o zaman takip et dedim, muhteşem bir yazı, hep yollarda rengarenk şehirlerde yaşadım; ne bir dakika sıkılmak vardı, ne de pişmanlık.

Ben bir adama aşık oldum; zehir gibi bir zeka ve sorumluluk sahibi, deli gibi çalışkan, dünya yıkılsa kalmazsın altında onunla dedim teslim oldum korkusuzca; ne bir acaba oluştu kafada ne de bir kalkan.

Ben öyle bir adama aşık oldum ki keçi gibi inatçı, egosu benimkinden bile yüksek, üstelik it ego, tuğla tuğla yüksek duvarlar ördü önüme, toslayıp toslayıp yapıştım yere de öyle sağlam durdu ki karşımda, her çakılmada öğrenmem gereken ile kalktım ayağa, öğretmen oldu ; ne bir kırgınlık kaldı içimde ne de öfke.

Ben bir adama aşık oldum; çok sevgi dolu bir baba, çok hayırli bir evlat, iyi bir adam yani!

Bulduk birbirimizi; eğlenmenin de dibine vurduk, birbirimizi üzmenin de. Aynayız birbirimize, ısrarla değiştirmeye çalışsak da birbirimizi olmayacak biliyorum, ama benim için o tencere ben kapak, yanında huzur bulduğum, güven ve heyecan duyduğum. Farklı farklı yaşantılar, acılar, derslerden geçip gelmişsek de buraya, biz tıpa tıp benzeyen ama bir o kadar da farklı iki ruhuz ki tamamlıyoruz birbirimizi.

Onun için belki daha evvel bu kadar doğru bir şekilde ifade edememiş yada hissettirememişsem diye sevgilim; bil ki sana olan sevgim tahmin ettiğinden de fazla ve derdim haklı veya güçlü değil sadece mutlu olmak.

Ve evet biliyorum arada bir susmayı öğrenmeliyim ama sorun yok, ne olacak öğrenirim, nasıl olsa yazıyorum, hem yazdıkça kendimi daha iyi ifade ediyor, hafifliyor, iyi hissediyorum.


Seni seviyorum....


Fotograf; On The Roads Again by DEN 
Müzik ( yazarken); Sultanım by RAHMAN ALTIN (evet yine yeniden)













10 Mayıs 2012 Perşembe

Evcilik Oyunu


Iyilik yap, denize at, unut gitsin; bir gece birisi anlatıp ansızın yaptığını, hatırlamasan bile tam olarak hiçbir detayını, mutlu etsin seni. Iyilik yap, denize at, mutlaka bir gün geri dönüp işine yarasın...

Geçenlerde Sezen, 12-13 yıl kadar önce kendisi için yaptığım bir iyiliği ve bunu nasıl hiç unutmadığını anlatıyor durup dururken. Daha küçücük bir kızken ilk aşkını görebilmek için kendisini Ayvalık'a götürmem için nasıl bana yalvadırdığını ve ısrarla hayır dediğimi ama iki gün sonra otobüs biletleri elimde ona nasıl süpriz yaptığımı, sadece bir gece için nasıl Ayvalık'a gittiğimizi anlatıyor; "hadi canım" diyorum. Şaşırıyorum çünkü gerçekten anlattıkları ile ilgili tek bir detay bile hatırlamıyor, gözümün önüne tek bir kare bile getiremiyorum. Geçen yaza kadar hayatımda sadece bir kere Ayvalık'a gittiğimi biliyorum ama bunun daha 16-17 yaşlarında gencecik bir kızı mutlu etmek için yapılmış bir yolculuk olduğunu hiç anımsamıyorum.

O zamanlar yirmili yaşlarının henüz ortalarına gelmiş bir kız olarak, mevzu bahis aşksa geri kalan teferruattır, kim takar 12 saat otobüs yolculuğunu mantığı ile hareket ettiğimi ve bugün 30'ların yarısını çoktan geçmiş bir kadın olarak hala aynı kafada olduğumu farkediyorum.

Seneler seneleri izliyor, yirmili yaşlardan sonra zaman daha hızlı akıyor, sorumluluklar artıyor, yaşadığın dünya ve onunla birlikte yükler daha da bir büyüyor ama sözkonusu aşk olunca içimdeki küçük kız hep olduğu yerde kalıyor, hala o 16 ila 20 yaşlarındaki aşk anlayışını koruyor.
Şaka gibiyim, büyüyorum, büyüdükçe özgürleşiyor ama aşık olduğumda hala aynı şeyleri hissediyor, aynı şeyleri istiyorum.

Hala aklım bir karış havada, içim içime sığmıyor, kelebekler gıdıkladıkça karnımı nefesim kesiliyor, her anımı onunla, el ele, dudak dudağa, sevdiğimi göstererek ve sevildiğimi hissederek geçirmek istiyorum. Mevzu bahis aşksa geri kalan teferruattır, varsın yıkılsın dünya farketmez, hallederiz nasıl olsa diye bırakıp herşeyi kapının dışında, sadece mutlu olmak istiyorum. O heyecan var ya o heyecan, işte o hiç bitmesin istiyorum. Küçükken de oynamadım, şimdi de evcilik oynamak istemiyor, sadece içini titreten sevgili olmak istiyorum. Gidelim, yaşayalım, kavga etsek de bütün dünya ile dönüp birbirimize, sinelerimizde huzur bulalım, kaybetmeyelim bu duyguyu diye özen gösterelim istiyorum.

Mevzu bahis aşk olunca, liste uzuyor, isteklerim hiç bitmiyor, zira kalmışım 20 yaşımda, o yavrucağın da daha henüz ne dünyadan haberi ne de sevgili ile güzel geçirilememiş birgünden daha büyük derdi var, anlayamıyor hiçbirşeyi istemeye devam ediyor.

Istediğimi bulamayınca arızaya bağlamasam, istemekte hiçbir sorun yok da yaş olmuş 38, sevgili desen 44; kalleş hayat, koca koca meseler var dışarıda, kafaları boşaltmayalım diye elinden geleni ardına koymuyor, bırakmıyor sevgilileri, test üzerine test ediyor.

Bense büyütmek istemiyorum içimdeki kızı, bırakmak istemiyorum hayallerimi, unutmak istemiyorum beklentilerimi de vardır elbet bir orta yolu, onu bulmayı çok istiyorum....

Ne güzel kelimedir sevgili, oturur hayatının merkezine, herşey etrafında döner! :)


Muzik ( yazarken ); Ahtapotlar by ZAKKUM










3 Ekim 2010 Pazar

Bir Arpa Boyu


En son yazıdan bu yana neredeyse 4 ay geçmiş, aylarca dört gözle ne ümitlerle beklediğim koca bir yaz bitmiş...

Hayallerimi, rüyalarımı, kalbimin sesini bir de bu zamanı durduramıyorum. Benden çok önde, çabuk hareket ediyorlar...Can sıkıyorlar...

Nasıl göz açıp kapayana kadar geçti anlamak mümkün değil 4 ayın; yapılan sayısız seyahatlerle kaleme alınmayan kaç "gitmeden hemen önce...." yazısı çıktı, crown geldi (dile kolay az degil 3 ay burada kaldı, gitti), crown doğdu, madam marika dogdu, d.p.s doğdu, büküşük doğdu, little budha doğdu, yılın en önemli günü ben doğdum, deniz ele avuca geldi inanılmaz birşey oldu, 20 hazirandan bu yana önce testarda michi jr, arkasından date, arkasından sara derken öbür hayatın insanları bu hayata taşındı yani hergün yeni birşey oldu ama hiçbirşey değişmedi. Sözün kısası az gittim, uz gittim dere tepe düz gittim ama bir arpa boyu yol alamadım; zira ben yine aynı kafa , aynı inatla, ne kadar uğraşsam da, ne kadar kendimi gezgin misali yollara vursam da, sayfalarca hiç durmadan okuyup, sayısız filmlerin içinde kaybolsam da kafamın içindekileri, kalbimden geçenleri değistiremedim, içimdeki özlemi bir türlü dindiremedim.

Şımarıktım ben bu geçtiğimiz koca 4 ay boyunca, hala da öyleyim. Şımarıklık iyidir eğlenceliysen ama bu öyle bir şımarıklık değil işte; hiçbir şeyden zevk almamak, en küçük ilgiyi fazlalık gibi algılamak, hep bir yerlere kaçmak için fırsat kollamak ama mümkünse çevremdeki harika kalabalıktan uzak durmaya çalışıp onu da başaramayıp kıl davranma şımarıklığı...Öylesine şımarıktım ki, oradan oraya çekiştirildiğim bir anda " bir single olarak evlilik hayatı yaşıyorum, ama herkesin bir kocası, benim 18 kocam var " isyanı ile bunu dile getirme şımarıklığı. 

Madem bir günlük bu, madem ilerde birgün açıp okuyacağım hatırlamak için veya okuyacaklar benden sonrakiler, o zaman lafı dolandırmanın bir anlamı yok; tam anlamı ile bir baş belası, oyun bozan, sıkıcıydım bu yaz. Ben ben değildim yani! Hala da değilim...Pes etmeden hiç, hep yeni birşeyler deneyerek aklımı çelmeye çalışsam da, herkesin bir zamanı olduğunu bilerek yine buradayım ve bekliyorum. 

Hala uyandığımda aklıma gelen ilk şeyin ve  yastığa koyduğumda kafamı düşündüğüm son şeyin "o" olmayacağı sabahın ve gecenin gelmesini bekliyorum. Gittiğim en uzak diyarlarda kafamın içinde onun olmayacağı seyahatleri bekliyorum. Burada "ondan" bahsetmeyeceğim yazıları bekliyorum. Ucunun öyle yada böyle ona dokunmayacağı hayallerimi, konuyu artık neredeyse hiç açmasam da ondan haber verebileceklerle beklentisiz sohbetleri bekliyorum. 
Yada hala beni aramasını, yersiz gururunu bir kenara bırakmasını, bu hayata uzaktan bakmak yerine onun bir parçası olmasını bekliyorum.

Ve beklemek öylesine zor birşey ki, insanı olduğunun dışına çıkarıyor, şımarık, oyun bozan, sıkıcı yapıyor, upuzun güneşli bir yaz, rengarenk günler geçiyor ve insan farketmiyor! 

Ben öyle bir adama aşık oldum ki beni çok uzun zamandır bekletiyor, ben de bekliyorum !

1 Mart 2010 Pazartesi

Bu Nasil Birşey ?


Bir saniye ya, tamam belki birkaç saniye o da göz ucu ile görüp de insanın nefesi kesilir mi? Görmesin diye ani bir dönüş yaptığımdan bakamadım arkasından...Üzerinde en sevdiğim renk lacivert bir pike polo, şahane saçları tam benim sevdiğim gibi dağınık, kıvırcık..
Bakamadım yüzüne, görsün de istemedim açıkcası, niye ise olmuyor işte ne uzuyoruz ne kısalıyoruz, dönüp dolaşıp hep aynı noktada kalıyoruz. Belki zaman girerse araya, görmez ve görünmez olursam düzelirim ben de....
Ama çooooooook acayip bir adam bu yaaaaaa:)

7 Aralık 2009 Pazartesi

Kirpi


Şu an, şu dakikada dünyanın en mutlu insanlarından biri ben olabilirim. Öyle ki kalbim çarpıyor, yüzümde salak bir gülümseme, nefes almakta zorluk çekiyorum.
Şu dakika başımdaki belaların hiçbirinin bir önemi yok, umrumda bile değil; ben renkli balonlar yapmıyorum, onların içine bindim havalarda uçuyorum.
Yazmak istiyorum ileride unutmamak için ama sanki yazarsam büyüsü kaçacakmış gibi de korkuyorum.

O da beni seviyor, O da beni istiyor...

Korkuyorum demeyi ihmal etmiyor, bir kirpiye döndüm, kapandım demeyi unutmuyor ama ben de seni unutamadım deyiveriyor kendince...
Sorgulamalar başlamıştı ya, henüz nokta konulmadı, yaşanacak birşeyler daha var demiştim ya, işte başladık...Bundan sonra bir nokta konulacak, yaşanacak yaşamamız gerekenler ve öyle bir sona ulaşılacak. O sonda benim bu şehri terketmem olacak....umarım....

3 Kasım 2009 Salı

Portofino degil...RAPALLO


Iste yine burdayim...
Kis gelmis, sehircik bosalmis, issizlasmis, gercek sahiplerine terkedilmis. Sokakta hep tanidik yuzler, kucuk dunyalarinda, doganin onlara hediye ettigi yumusak iklimin aksine dis dunyaya ve kendinden olmayana olabildigince kapali bir sekilde kendi kucuk dertlerinin pesinde kosturuyorlar.
Iste yine burada, kucucuk olmasina ragmen italya'da yasayabilecegim, obur hayatin en yakinlarini buldugum dedigim, dag ile denizin bulustugu yerdeyim...
Hani herkesin yerini bilmese bile askin bulundugu yer olarak bildigi Portofino var ya, tam onun yanindayim...Ben aski Portofino'da bulmadim.
Iste ben aski buldugum yerdeyim...


Aksam uzeri sisli, yagmurlu ve gri Milano'ya indigimden, buraya kadar yaptigim 2 saatlik araba yolculugu boyunca icimde inanilmaz bir heyecan vardi once, oyle ki icim titriyordu. Daglar ve ormanlar arasindan kivrila kivrila indigimiz yol boyunca hep guzel seyler gecirmeye calissamda aklimdan, zaman ilerledikce ve her iki dakikada bir, hemen actigim italyan cep telefonumu kontrol etme manyakligi ile icime dusen karamsarliklar beni ele gecirdi. Her kotu dusuncede, tam tersini dusunerek uzaklastirmaya calissam da hosuma gitmeyenleri, yolun sonuna geldigimde yine bogazim dugumlendi, yine hayallerim yikildi, yine goz pinarlarima toplanan gozyaslarini icime dogru akitmak icin zorladim kendimi bana eslik eden Mauro'ya birsey caktirmamak icin...


Olmadi iste, yine kapiyi calip, kacti muzur cocuk. Bir kere daha korkaklik yapti, yine egosuna yenik dustu, yine hayal kirikligina ugratti beni.


ARAMADI, aramadim ve aramayacagim. Biliyorum ki bunu bekliyor ama artik yapamacagim, gucum yok, gercekten yok....




21 Ekim 2009 Çarşamba

Kızgınım...



Geçen hafta herşeye "karşıydım" ya yenisinde bu yerini daha yoğun bir duyguya bıraktı. 
Karşı olmak da bir sakınca yok, karşı olmak iyidir, karşı olmak güzeldir. Karşı olmak olayların yönünü değiştirir, karşındakini ve kendini zorlamaya iter...
Ama "kızgınlık" öyle birşey değil. Kızgın olmanın bir faydası yok, ne sana ne de başkasına. Sen kızgın olunca olayların akışı değişmez, sadece kızdığınla kalırsın. 
İçin büzülür, ufalanır, kalbin sıkışır, gözün kararır, görüş alanın daralır, muhakeme yeteneğin zayıflar. Saçmadır kızgınlık duygusu, saçmalarsın peşi sıra.

Bilirim bilmesine, hiç de sevmem bende uyandırdığı duyguları ama yine de kızarım işte...Atamam içimden o kara kızgınlık duygusunu.


Evet bir sürü şeye kızgınım, en çok da kendime.


Kafasında ki o anlamsız kalıpları silemeyen ve yeniye, kendinden olmayana karşı cenin posizyonu misali kapanan ve kalbimi çok kıran o adama kızgınım...
Bir adım atıp, ardından 10 adım geriye kaçan ama kapının da tam kapalı olmasına dayanamayıp, eline geçen her fırsatta, çocukluğumuzun en muzur oyunlarından birindeki gibi, kapıyı çalıp arkasına bakmadan koşmaya başlamasına, beni hep arada, hazır konumda bırakıyor olmasına kızgınım.


Teknoloji bu kadar içimize girdi ya, içinden, beyninden, benliğinden atmaya çalıştığın birinin devamlı olarak ne yaptığını anlama fırsatın olmasına kızgınım.
"Silsene sen de o zaman, madem görmek istemiyorsun" demesi kolay, silmek değil.
Bilsen de bir daha birşey olmayacağını, onun "belki, bir gün, yeniden"  umudunu atmak da kolay değil. Onu birazcık daha görmek için rüyaya geri dönmeye çalışan birisi için, onu görmek istememek ise hiç kolay değil.
Ama işte yine de, silemesem de ben, üçüncü kişiler tarafından onun fotoğrafının gözüme sokuluyor olmasına çok ama çok kızgınım. Sokulan fotoğrafa mı yoksa sokan kişiye mi daha çok kızgınım bilmiyorum, ama fotoğrafı gördüğümde  " yuhhh yani, bu mudur? sonuçta bu kız, sana benden bin fersah daha uzak , üstelik yüzeysel, üstelik asosyal, üstelik küçücük dünya insanı" diye ardı ardına bok atan cümleler geçirdiğime göre aklımdan, fotoğrafı sokma cesaretini gösterene daha çok kızgınım. 






"Sen onu değil, sende yarattığı hissi özlüyorsun" diye peşin çıkarım yapan t-la-bar'a kızgınım.
Nasıl yani onu özlemiyorum? Neyi özlüyorum peki ? 
İlişkiyi...
Hangi ilişkiyi? 
Bir ileri üç geri, içinde miyim dışında mıyım hiç bir zaman anlayamadığım ilişkiyi mi?
İlk günden beri kendimi ifade etmeye çalıştığım, "benim" sadece kafasında oluşturduğundan ibaret olmadığımı, her fırsatta hissettiklerimde ne kadar samimi olduğumu ikna etmeye ve sadece onun için "değişebileceğimi" göstermeye çalıştığım ilişkiyi mi ? 
Hangi aklı selim ve hangi benim gibi "egosu" tavan yapmış insan böyle bir ilişkiyi özler ayol?Böylesine ilişki denir mi?
Onun için ben ilişkiyi falan özlemiyorum, ben biri ile olmayı da özlemiyorum, ben salt ONU özlüyorum.
Tabii ki bana hissettirdiklerini özlüyorum ama onun hissettirdiklerini başkası hissettirmeyi başarabildi mi ki be kadın!
"Karnımı ağrıtıyordu, nefesimi kesiyordu" diyorum, herkese inanılmaz da gelse "giderdim" onun yaşantısını "yaşardım" diyorum...
Bu bir adama duyulan özlemdir, ilişkiye duyulan özlem değildir, işte bunu anlayamıyor olmalarına da kızgınım.





Ama en çok, kendime kızgınım....
Tamam kalbime hükmedemeyeceğim, o doğru bildiğin zamana kadar aynı şekilde hissedecek ama benim bu havadan nem kapma, onunla ilgili herşey de bir heyecanlanma, iki dakikada olmayacak senaryolar yaratma, ihtimal olsun yada olmasın yakınında gördüğüme bok atma melogamanlığıma ve onun ile ilgili herhangi saçma sapan olayın günlere yayılarak üzerimde etki bırakmasına izin veriyor olma durumuma acayip kızgınım. 


Tamam kalp kendi başına hareket edecek, ona hükmetmeme izin vermeyecek, o isteyene ve kabul edene dek almayacak belki başkalarını da, aklım ne zaman calismaya başlayacak ? Olayları olduğu gibi kabul edebilme, sebebi ne olursa olsun biri tarafından seçilmemiş-istenmemiş olmayı dünyanın sonu olarak görmemeyi ne zaman başarabilecek? 
O bir seçim yaptı, kendi hayatı, kendi seçimi,bu akıl bu seçimi sorgulamayı ne zaman bırakacak?
İnanmayan, cesaret edemeyen, ikna olamayan birini değiştiremeyeceğini ne zaman anlayacak?
Özgür bırakılmayı beklemeyi değil tek başına geride bırakıp herşeyi, ilerlemeye ne zaman başlayacak?



İşte bu cevapları veremeyen ve saçmalayan, o sözde çok güvendiğim aklıma çoooook kızgınım.










21 Eylül 2009 Pazartesi

HAMBURG


Bu kadar seyahat etmeyi sevmeme rağmen,havaalanlarını,uçakları sevmem..öyle her yere gideyim derdim de yoktur, bazı ülkeleri,bazı şehirleri hiç merak etmem mesela...Almanya da bunlardan birisiydi açıkçası şimdiye kadar...Bin kere aktarma yapmış olmama ve saatlerce boş boş havaalanlarında beklemiş olmama rağmen, bir kere bile olsun çıkıpta şehiri dolaşmak aklımdan bile geçmemiştir..


Bunun için de ilk defa Munich'e bu senenin şubat ayında gittim..
Kıştı, karlıydı,kısa bir seyahatti ve beklediğim gibi bir şehirdi,yani merak edilecek birşey yoktu..


Oysa bu haftasonu HAMBURG beni çok şaşırttı...Hiç beklemediğim kadar guzel,yeşil,zengin bir şehir...
Bayıldım şehre...Suyun şehrin her tarafından geçtiği,2600 köprülü ,inanılmaz bir şehir..
Çok zengin; yollardan ,evlerden, insanlardan hemen anlıyorsun.
Mini car ların,günde 150.000 kişinin ziyaret ettiği büyük balık halinin, kanallar arasındaki binaların altına yapılmış cafelerin,yemyeşil parkların,ecru taxilerin ve yelkenlilerin şehri...
1.300.000 kişinin yaşadığı şehir çok büyük değil,birgün içinde oryante olabiliyorsun..metro sistemi kolay ve her adım başı yoldan çevirebileceğin taxi bulabiliyorsun ve taxiler pahalı değil...


Cuma-pazar l.buddha ile yapılmış kısa ama keyifli,Cirque De Soleil'li,derin uykulu,tapınaklı,güzel mesajlı ,muhteşem bir HAMBURG tatili...
Bir kere daha anladım ki içinden "su" geçen tüm şehirleri seviyorum...Su şehre ve içindekilere başka bir enerji ve güzellik veriyor..


Uçakta dönerken Ferhan Şensoy'un "Son Ders" adlı bir filmini seyrettim,içinde aşk ile ilgili şöyle bir tanım geçiyordu;
"Aşk,senin için bir kişinin dünyanın geri kalanının öne geçmesidir"...güzel bir tanım,hoşuma gitti çok...


veeeee yanılmamışım beni uyutmayan bu şehir...Hiç uyumadan gittiğim Hamburg'da her gece derin derin uyudum...:)


real time - 21.09.2009,00:43

11 Eylül 2009 Cuma

11:11 " hayır,ben seni asla silmedim"....

Dün gece saat 22:22 ve uzun zamandan sonra ilk defa " geconti beni düşünüyor " diye geçiyorum aklımdan, sonra acaba hiç merak etmiştir,arayıp bir şekilde herşey yolunda mı diye soracak mı diye merak etmekten ve beklentiye girmekten  alıkoyamıyorum kendimi...sonrasında,güya uykuya dalmamı sağlaması gerekirken tamamen uykumu kaçıran binbir senaryo kuruyorum kafamdan...saat 04.00 ve hala uyuyamıyorum...
Sabah uyandığımda ise ,uykusuzluğun yorgunluğu ve ofiste bekleyen müşterilere geç kalmış olmanın verdiği telaş ile, gece düşünülen hiçbir şey aklımda yok...O yok,beklenti yok,merak yok...


Bu sabah saat 11.11 ve skype'de kırmızı bir ışık beliyor ve listemde artık olmamasına rağmen karşıma o çıkıyor;
- Benim ile konuşmanın hoşuna gitmediğini biliyorum ama dün gece haberlerde olanları gördüm ve çok telaşlandım..NASILSIN ? HERŞEY YOLUNDA MI?
İstem dışı yüzümde bir gülümseme beliriyor,garip bir şekilde içim rahatlıyor, hemen sonra onun ile ilgili herşey de olduğu gibi birden heyecanlanıyorum, nasıl bir cevap vermeliyim derken zaman geçiyor ve  ;
- Malesef çok korkunç şeyler oldu ama şehrin sadece belirli yerlerini etkiledi..benim olduğum yerde hiçbir şey yok..Telaşlanacak birşey yok,ben iyiyim ama yine de düşündüğün için çok çok teşekkürler...
- Buarada sanırım yine tam olarak ne demek istediğimi anlatamamışım,ben hiçbir zaman senin ile konuşmak istemediğimi söylemedim :)
- Sen beni skype listenden mi sildin ???
Hiç beklemeden , kısacık bir cevap veriyor ;
- Hayır,ben seni asla silmedim !!!


Çok manidar ,çok romatik bir cevap...
Beyinlerinin düşünme,kalplerinin atış hızları bile birbirinden farklı iki insandık biz..Öylesine farklıydık ki biri çok insan olsun,renk olsun derken diğeri az olsun,benim olsun,kimse özelime dokunmasın diyordu..Birisi cesur ve herşeyi göze alırken, diğeri bunun geçici bir heves olabileceği kuşkusunu hiç bırakmıyordu...Birisi hep eleştiriyordu,diğeri hep kendini ifade etmeye ve karşısındakini inandırmaya çalışıyordu...Hayaller farklıydı,yaşamlar farklıydı,sınırlar farklıydı,kendilerini ifade etme şekilleri farklıydı;çok çok çok şey farklıydı...


Ve bu sabah "hayır,ben seni asla silmedim" dediğinde,istediğim gibi bir sonu yaşayamamış olsam da,bunca farklılığımıza ve tüm karşı koymalarına rağmen ,hayatında  "gelip geçenlerden " değil de "iz bırakanlardan" olduğumu hissettirdi...


Geconti dediğimde; o karnıma ağrılar sokacak, nefesimi kesecek  ve bir sözü ile asla başka bir yerde yaşamam dediğim bu şehirden  bile hiç tereddütsüz gidecek kadar, o çok aşık olduğum gururlu,çok yönlü,tutkulu, çekici adam geliyor aklıma...Ve sadece bu yüzden iz bırakanlardan olduğumu düşünmek,kendimi iyi hissettirdi,günümü kurtardı .......


Yine de amoour'a söz verdim; geriye dönüş yok !