crown etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
crown etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2010 Salı

Eve Dönüşte Süpriz...



Sabah palazzi ve michi'ye de anlatıktan sonra değişiklikleri, yenilikleri, öğlen yemeği sonrası, görmeden ve görünmeden Milano'ya oradan da ertesi günü artık dönecek olan crown'a doğru çıktık yola. Iki gündür ayrı ayrı şehirlerde olduğumuzdan görüşemediysek de konuştuk telefonda defalarca tiger ile ama ikimizin de aklına ne zaman döneceğini sormak gelmediğinden, en son havaalanı yolunda aradığında beni aynı uçakta olacağımızı anladığımızda ikimizde çığlıklar attık, zira hep sevmişimdir onunla seyahat etmeyi, iş dışında birlikte vakit geçmeyi, ondan bundan sohbet etmeyi. Eğlencelidir. içtendir, uyumludur.

Çok şahane bir süpriz, çok keyifli bir eve dönüş yolculuğu oldu...Istanbul'a vardığım da ise direk crown'a uğrayıp sıkı sıkı sarıldım yolculuk öncesi. Hiç gidesi yok biliyorum, benim de bir gönderesim yok ama 3 hafta diye başlayan tatil 7 haftaya uzadı ve artık eve dönme zamanı malesef...

Istanbul'da ayrıldığımda da lapa lapa kar yağıyordu, geldikten bir iki saat sonrada aynı şekilde yağmaya başladı. Yarına kadar sürse, sıcak evlerimizde mahsur kalsak, crown gitmese, ben rossi ile sabahın köründen gecenin yarısına kadar dolaşmasam ne güzel olurdu aslında....

17 Ocak 2010 Pazar

Cahil Değiliz ama Periyiz...



Çorapsız giyilen elbiselerin altından içlere işlenen, karınlara ağrılar sokacak kadar buz gibi, yağmurlu bir hava, crown, süpriz yapan brozzi , sakin, kastırmasız, güzel bir cumartesi.
Hediye alınacak bahanesi ile girilen H.N ve kimseye birşey almadan salt gelecek haftaya hazırlanan ben, yine brozzi, yemeler icmeler, ama daha fazlasına gerek yok brozzi.
Eyvahhh crown çok amerikalı olmuş, Ferzan'ı tanımıyor, hemen zevkle ve heyecanla tanıştıralım partisi.

Le fate ignoranti...Saturno Contro....stefano accorsi...
Kitap okur gibi, masal dinler gibi geçen 3-4 saat...

"sempre in attesa, posso chiamare la mia pazienza "amore". e' un'amore che non ti chiede tanto di contro....... & duvarın final yazısı....


Iyiyim birkaç gündür; biliyorum gelecek hafta sarsabilir yeniden, hazırlıklıyım da ama bir iki gündür gülüyorum, güldürüyorum işte...

26 Aralık 2009 Cumartesi

34 SC......21:22




Bu sene oyunbozanlık yapınca ben, crown topladığı gibi kocayı, oğlanı ve sayısız bavulu, Noel tatilini, yılbaşı tatilini ve adını ne koydu şimdi bilmiyorum "blablabla extra bir hafta" tatilini birleştirip, yıllardan sonra ilk defa bu mevsimde neredeyse bir aylığına Istanbul'a geldi.

Ofiste buluşup, coşmuş hormonları ile deniz'in d'sini duyunca aka boka ağlayan d.p.s i, getirdiği hediyelerle çok zorlanmadan bir güzel o da ağlattıktan ve nikah masasından kendine has çığlığı ile düşen biri olarak, yine buna benzer hikayeler ile dolu yolculuk maceralarını anlattıktan sonra yemeğe gitmek üzere cuma akşamı trafiğinde Nişantaşı'na doğru yollara düştük.

Güne cipcip inde içinde olduğu bir rüya ile uyandığımdan, karşılaşmamak için kendisi ile en kestirmeden girdiğimiz Zanzibar'da ki keyifli ve güzel bir yemek sonrası yeniden eve dönmek üzere arabaya döndüğümüzde, yıllardır tanıdığım, biraz kirli olsa, dönüşte arabamı tertemiz bulmamı sağlayacak kadar beni ve arabamı çok iyi bilen, kibar ve efendi vale tam arabaya doğru yönelmişken, dönüp "SC yi istiyorsunuz değil mi" diye sordu. Ben neyi sorduğunu anlamaya çalışırken, birden plakadan bahsettiğini anlayıp, biraz şaşkın "yooo benim ki........"dedim. O sırada crown yüzünde bir gülümseme ile "SC yi istemediğinden emin misin?" diye tekrarlayınca "ahh şoktayım, saat kaç? 21:22 "...

Hahahahaha evet 16 yaşındayım  ve evet aynen amouur'un kızı 16 yaşındaki cate gibi davranıyorum. O da karşısında ki yeni yetme bitli oğlanın " en son kız arkadaşım beni çok boğdu, ben biraz rahat olmak istiyorum, kimseye bağlanmak istemiyorum, sorumluluk almak istemiyorum blablabla" larına , aynen benim gibi "sonuçta hepimiz aynı değiliz" cevabını veriyor.

Ben mi büyümedim, yoksa mevzu aşk olunca hepimiz o yıllara geri mi dönüyoruz ? Ve bilmek istiyorum, bu oğlan çocukları bu zırvaları nereden ögreniyor?

En son 2 hafta önce NY'da' beraber olmamıza rağmen, crown değişik göründü gözüme, bir dinginlik var üzerinde, şahane !

23 Aralık 2009 Çarşamba

YAPMAAAAAAA !



Içim karardı bugün...Gün boyu, noel arifesinde olmamıza rağmen burada olan mattarollo'nun, her daim hareketli ritmine bayağa bir iç sıkıntısı ile ayak uydurmaya çalışmak, iş dışında hiçbirşeyde konsantre olamamak, üstüne tem'deki zincirleme kaza ile 2,5 saat arabaya tıkılmak ama en çok da içimdeki boşluk hissini dolduramamak, rengimi aldı, kararttı bugün beni...

Kötü şeyler düşünüyorum, aptalca senaryolar, kendi tuzağıma düşüyorum eski alışkanlığımla...
Yapma den'cim, aklını, herkese açık yüreğini ama en çok da gönül gözünü sevdiğim, yapma.
Aklına gelen başına gelir, yapma.
Rahat ettir biraz kendini, yasla sırtını 3 kıtadaki arkadaşlarına, hepsi orada hepsi hazırda.
Yasla sırtını zamana.
Sevmiyorsun sen de bu duyguları, kızgınlıkla kalbini karartma.
Aldın alacağını, sabırsızlanma, huzursuzluk yaratma, daha fazla şımarıklık yapma...

Al işte bunları oku, hatırla, küçük ve değersiz (paoletta) detaylara aklını takma. YAPMA! Beni de daha fazla zıvanadan çıkarma....hahahahaha komik geldi birden, bi kızdım kendime!

crown : "likes it" yaptım ama...hayat zaten çok kısa be güzelim, aşkı bulmuşken onu kaybetmeye, onsuz biran bile geçirmeye değer mi? Iş şimdi bunu, o koca kafanın kulağına üflemekte!!! Biliyorum bir yol bulacaksın sonunda...Içimdeki Miranda sonunda istediğini elde ettiğinde mutlu olacak mısın emin değil ama içimdeki Charlotte biliyor ki...You 2 are going to end up together!!!


amouur : Ok la serata e' passata anche bene...Vedremo domani..Tu come stai? Non pensare, non immaginare...Ti prego...Riempiti la testa di cavolate. Anche tu devi alleggerire e spegni quel cazzo di computer...Devi riposare e fare bei sogni, questa volta x te

7 Aralık 2009 Pazartesi

NEW YORK...26 Kasım-2 Aralık


2,5 saat rötar, 11 saat yolculuk ve 1 saat 10 dakika pasaport kontrolü bekleyişinin ardından nihayet JFK havaalanını terkediyoruz, çaktırmasa da, içi içine sığmayan dr.u ile birlikte. O kadar komik ki tanımasam, içini bilmesem geldiğimize sevinmedi herhalde diyecek kadar mesafeli ve donuk. Genel halidir bu onun, boynuna atlayıpta sarıldığında neredeyse kollarını dolamayacak, "off yapışma öyle, düş bir yakamdan" diyecek şimdi gibi hissettirir ama işin aslı öyle değil tabii; sevgisini ulu orta bilindik, herkesin ve benim kullandığım yöntemle göstermez, dokunmatik değildir, durup durup sarılıp boynuna öpüp koklamaz seni ama yanında olduğun her an sana ne kadar değer verdiğini, nasıl sevdiğini, ne çok önemsediğini ve orada onunla birlikte olduğun için ne mutlu olduğunu kendine has yöntemi ile durmaksızın belli eder. O rahattır, sen rahatsındır, çok şahsına münhasırdır. Kendi de bilir, sen de söylersin hiç sıkılmadan, onun ile arkadaş olmanın en güzel yanı da budur sanırım, hesapsız kitapsız, özgür olmak.


Neyse, dr.u ile havaalanında, crown ile de, daha bavulları bile bırakmadan direk gittiğimiz Pastis'te buluşarak ekibi tamamladık ve official olarak 6 gece 7 günlük New York tatili başladı. Pastis'e daha doğrusu içeride ki kalabalığa girene kadar, onca yorgunluğa rağmen gayet iyi olan moodum birden düşüverdi, sanki yorgunluk, geride bıraktığım cok çalışmam lazım meselesi üzerime yıkıldı ve "Allah dedim, yandım ben aslında doğru zamanda gelmedim galiba". Ama yanılmışım yorgunlukmuş, o NY da hissettiğim tek gergin an oldu.


Alel acele yenilen akşam yemeğinden sonra dr.u ve diğerleri Connecticut'a doğru yola çıkarken bizde, tembel ben ve beni çok fazla iyi tanıyan crown sayesinde yeri super, servisi super, odaları gayet güzel Soho Grand Hotel'e yerleşiverdik. Crown ile aylardır görüşmüyorduk, öyle eskisi gibi hergün de telefonlaşmadığımızdan, konuşacak, hasret giderecek çok şey vardı ama yorgundum, ama karışık bir kafa ile varmıştım, ama canım bavulu bile açmadan yatıp sadece uyumak istiyordu ve oyle de yaptım, erken bir saatte derin ve uzun bir uykuya daldım.


Ertesi sabah, uyku alınmış, kafa hala biraz karışık ama mood iyi bir şekilde, otele çok yakın The Cupping Room Cafe'de kahvalti ile başladı. Ilk çaylar ve kahveler içilip de adam gibi cümleler kurabilme noktasına geldiğimizde ise ben eteğimde ne kadar taş varsa dökmeyi tercih ederek, o ana kadar kimse ile konuşmadığım şu can sıkıcı "çok çalışmam lazım" meselesini, blogu ve crown'un bilmediği birkaç şeyi daha anlattım ve rahatladım. Uzun zamandır onun ile konuşmadığımı ve bunu özlediğimi, rey ile birlikte en rahat onunla seyahat ettiğimi, alışveriş yaptığımı (ki bu çok önemlidir altında yatan bir süru sebeple), bana kendimi ne kadar iyi hissettirdiğini hatırladım. Bir bakıma yıllardır süre gelen LA'da buluşma ritueli yerine ikimiz için de yeni ve heyecan veren bambaşka bir şehirde buluşmanın ne kadar iyi bir fikir olduğunu anladım.

Sonrası....Sonrası tam anlamı ile şahane idi; sanki hergün aynı şeyi yapıyormuşsun gibi görünsede hep hiç bulunmadığın yerlerde, yeni birşey keşfederek, şehri talan edercesine dolaşmak ve tanımak ile geçti.
Bir mağaza 2 cafe, koşturmadan, kendini hırpalamadan, etrafa, insanlara baka baka, onlar hakkında olup olmadık yorumlar yapa yapa, güle eğlene, tadını çıkara çıkara.

NY diğer tüm Amerika şehirleri gibi tüketim üzerine kurulu bir şehir. Her an her yerde alışveriş yapmaya ve para harcamaya itiyor seni. Aslında birkaç yer dolaştıktan sonra diğer hiçbiryerden bir farkı olmadığını anliyor ve görüyorsun ama yine de alışveriş tabii ki tatillerin olmazsa olmazı olarak çok sağlam yerini koruyor.
Birbirinden iki ayrı dünya kıvamındaki zevklerimize ve alışveriş yöntemlerimize rağmen, bir dükkana girdiğimizde yansıttığımız hava enteresan bir şekilde aynıdır crown'la. Yeni bir yere girildiğinde 30 saniye içerisinde sana uygun olup olmadığını anlayıp, değilse hiç vakit kaybetmemek, uygun olanı bulduğunda ise satıcıya benim ile ilgilen ışığını yakıp, hoşuna gidebilecekleri kendine getirterek, zaman kazanmak, hoşuna gideni, alabileceğini almak ve çıkmak. Çabuk, temiz, keyifli, yani alan memnun, satan memnun durumu.
New York'ta da durum farklı olmadı. Tabii ki en çok ayakkabı mağazaları gezildi, hep ihtiyaçtan louboutineler alındı ama en çok zaman geçirilen ve en çok beğenilen mağaza What Goes Around Comes Around adlı vintage dükkanı oldu. Gerçek anlamda 3 saatimizi geçirdiğimiz ve neredeyse hoşumuza giden, bizi eğlendiren herşeyi denedik ve çok eğlendik. Eski şeyleri seviyorum, kim kullandı, nasıl kullandı bilmiyorum ama rahatsız etmiyor beni, tıpkı antika mobilyalar gibi eski kıyafetlerde de bir yaşanmışlık, bir tanıklık olduğunu düşünüyorum ve bu durum hoşuma gidiyor benim. Ayrıca tabii ki benim ölçülerimde başka insanlar var bu dünyada, tabii ki çok garip bir durum değil ancak üzerime giydiğim ve benim için yapılsa ancak bu kadar olur dediğim ve zevkime de uygun bir şey gördüğümde "Tanrım bir yerlerde benden bir tane daha varmış" demeyi eğlenceli buluyorum. O kişinin şimdi nerede, ne yapıyor, öldü mü kaldı mı meseleleri ilgimi çekiyor.



Güzel ve çekici, sana bin türlü seçenek sunan bir şehri en yakınlarınla, en çok sevdiklerinle gezmenin keyfi ise hiçbirşey de yok.
Crown superdi, dr.u superdi, e.e. superdi...Herkes kendi istediği zamanda kendi istediğini yaptığından ve canların istediği zamanlarda buluşulduğundan herşey superdi. Yolculuklarda kasmam ama kastırmam da, eskiden böyle durumlarda extra çaba sarfeder, yanımda ki mutsuzu mutlu etmek için deli olurdum. Artık yapmıyorum, baktım ki rahatsızlığın benim yaptığım birşey ile alakası yok, anında uzaklaşıyorum. Her adımı beraber atmak, bütün zamanları beraber geçirmek rutin düşmanı,sabahın köründen, gece yarısına kadar görev misali koşturmak, belli zamanlarda belli yerlerde olmaya çalışmak ise sefa pezevengi ruhuma aşırı aykırı birşey. Onun için böyle durumlar mevcutsa, kimseyi kırmadan ama mırın kırın ederek değil direk olarak ben ayrı takılacağım der ve olaydan sıyrılırım. Bu tatilde de her tatilde olduğu gibi, they always will be grubu dışındakiler aynen o mood da olduğundan meseleyi, gaddarlığımdan değil tabii ki onların arkadaşları olduğundan, dr.u ve e.e nin omuzlarına yıkmayı tercih edip, olayın bir tek keyifli dedikodu kısmına takıldım.


Her daim yaşayan ve yaşadığını sana hissettiren bir şehri en rahat ettiklerinde gezmenin keyfi de hiçbirşeyde yok. Yenildi, içildi, yapılabilecek en güzel şeyler yapıldı, saatlerce sohbet edilip, içler döküldü, dertler dinlendi, çare arandı ama bulunamasa bile dinleyici bulmak veya olmak yetti, yeni arkadaşlıklar kuruldu, dedikodu yapıldı kahkahalar arasında, yüzlerce fotograf çekilip, her an ölümsüzleştirildi. Hayaller, hayal edilenler, geride bırakılıp da özlenilenler bebekler, uzaktaki sevgililer ve tabii ki geconti konuşuldu neredeyse hergün...Keyfimiz çok yerindeydi yani, gittiğimize çok memnunduk yani, çok sex and the city kızları gibiydik, hepimize iyi geldi yani. En çok da bana şans getirdi.


Çok enteresan şeyler farkettim New York'ta, mesela dünyanın neresine gidersem gideyim turistlik yerlerden uzak durmaya ve oranın insanlarının gittiği yerleri bulmaya çalışan ben, New York'ta kendimi turist gibi hissetmedim. Hiçbirimiz şehri çok iyi tanımadığımızdan bir haftanın sonunda gittiğimiz tüm mekanları ve gelen tipleri gözümün önünden geçirince, çok iyi yemekler yemiş olsak bile bayaga bir turistik yerlere gittiğimizi anladım ( Balthazar, Buddakan, Cipriani, Alfredo, Porter House, Nobu, Ajna )
ve hiç burukluk yaşamadım, sırf bu sebepten "Sultanahmeti'nden çıkamadık, sağım solum turist kaynıyordu" diye herkesin bayıldığı Barcelona'yı sevmeyen ben, bu şehir için bunu hiç hissetmedim.
Sonra ne zaman konusu açılsa Istanbul'un yaşanacak şehir olmadığını ardı ardına sıralayan, saçmaladığını hatta beni sinir ettiğini düşündüğüm crown'un derdinin benim şehrim ile olmadığını, New York içinde aynı yorumları yaptığında, artık onun Los Angeles'ı evi olarak gördüğünü farkettim, hem şaşırdım ama sevindim de galiba, meselenin Istanbul olmamasından dolayı.
Ve e.e'nin kocası sevgili y.e"nin onu ne çok sevdiğini ve daha da önemlisi ona ne kadar saygı duyduğunu farkettim bir kere daha. Nerede, nasıl davranması gerektiğini gayet iyi bilen ve çok şeker olan bu adama gerçekten saygı duydum.

Güzeldi, herşey güzeldi...Ben tabii ki gidip Genova'da yaşayacağım birgün bu şehirden ayrılırsam ama ve  New York o ilk gittiğimde ki gibi inanılmaz yükseklikteki binaları ile ağzımı açıkta bırakmadiysa da yine de benim ruhuma, enerjime, yapıma çok uygun bir şehir.

6 Aralık 2009 Pazar

Feel Like a Star!


Hiç bir zaman dövmem olsun istemedim, ayrıca cesaret isteyen birşey olduğunu da hiç düşünmedim; lafı gelince "yaptıracaksan senin için özel bir anlamı, hayatın boyunca üzerinde taşıyacağından, çok emin olduğun birşey olmalı" diye bilmiş bilmiş ahkam kestim ama benden o kadar uzaktı ki acaba ben ne yaptırırdım diye aklımdan bile geçirmedim, taa ki geçen aralık ayına kadar.

Her sene olduğu gibi geçen 22 aralık-2 ocak fix, LA, crown ziyaretinde oturmuş yapacak birşeyler aradığımız bir anda, uzun zamandır yaptırmak istediği taç dövmenin mevzusu açılınca ki ismini de oradan almıştır, "hadi kalk gidelim ben de sağ bileğime yıldız yaptıracağım" deyiverdim; nerden çıktı, ne alaka, gerçekten bir fikrim yok. Ne dövmesi, niye sağ bilek, niye yıldız ?
Gaza gelmiş yeni yetme iki kız çocuğu gibi sorgulamadan, tartmadan kendimize iyi bir dövmeci aradıysakta noel tatili olduğundan kimseyi bulamadık. O zaman bulamadık ama bir anda çıkan bu dövme meselesi orada kapanmadı.
LA de karar verdim, Santa Margherita'da yaptırdım...Bin övgülü ve çok güvenilir Luca the star maker'a nazar değdi ve çok basit, çok küçük yıldızın bir köşesini açıkta bırakarak işini hatalı yaptı ama; böylelikle mr.italy ile iki saate yakın ebadi, şekli ve yeri için çalıştığımız yıldız başkası için hatalı benim için ise düşündüğümden daha da mükemmel oldu.
Yok gerçekten bir anlamı yok benim henüz bildiğim, ama böyle birşeyi böyle bir kararlılıkla yaptırmış olmanın verdiği şaşkınlıkla ileride anlayacağımı düşündüğüm, iyi ki yaptırmışım dediğim, her sorana anlatacak başka bir hikayem olmadığında hayatıma sık sık tekrarlanan "I feel like a star" cümlesini sokan birşeydir o.

Yalan da değil aslında, gerçekten öyle hissettiğim çok olur benim. Ofiste, annemin evinde, çoğu arkadaşımın ama özellikle crown'ün yanında, hamamda, alışveriş dünyasında, diğer dünya insanlarının arasında ama en çok da seyahatlerde I really feel like a star!
Işte bu New York seyahati boyunca da hissettiğim en yoğun duygulardan biri yine bu oldu. Yapmışlar adamlar, gerçekten üzerinde oturup, çalışmışlar, biraz abartıp gözüne gözüne de soksalar, kendini birşekilde farklı hissettirmeyi başarmışlar.
Günlerce Istanbul'u esir alan sis yüzünden uçağımız 2,5 saat rötarla da kalkmış olsa, yolculuk süperdi. yedim, içtim, uyudum, uyandım, okudum, sohbet ettim ve 11 saatlik yolculuk nasıl geçti anlamadım. Sigara içen ve uçaklardan hiç hazzetmeyen ben için ise bu durum son derece şahane olduğu gibi, uzun zamandır beklenen tatilin iyi geçeceğine dair de diğer bir işaret oldu ki nitekim doğru çıktı, zira herşey çok güzeldi.

Hahahahahaha ben tam yukarıdakiler ile birlikte crown'un hala o dövmeyi yaptırmadığını düşündüğüm birebir aynı anda,"şeytan dürttü, oturduğum yerden kalkıp, gidip yaptırdım" diyerek meşhur taci oturtması ensesine "ahh cadıyım, psişiğim, telepatiğim, şoktayımmm" dedirtti her ikimize de. Yalnız bu sefer biraz benden korktu galiba...

26 Kasım 2009 Perşembe

Gitmeden Hemen Once ≠ 2

Hic bana uygun olmasa da aylar öncesinden ayarlandi biletler, hic ben gibi olmasa da aylar öncesinden ayarlanan seyahat icin heyecanlanildi ve sonunda cok sevgili dr.u'yu ziyaret zamani geldi.
Bekle beni New York geliyorum...10 koca yıldan sonra, büyük bir heyecan ve istek ile geliyorum hem de biraz sakin durmam, biraz uzaktan bakıp olaylara, en son dünkü (çok çalışmam lazım ≠ 4 ) timida mora'nında ani bombasından sonra, celallenmeden karar verebilmem icin sehri terketmek için en doğru zamanda geliyorum.

Zamanlama süper, ekip süper (e.e, y.e, dr.apo, dr.ozd,crown, turks), orada bizi bekleyen süper...2 yılı aşkındır orada olmasına rağmen, bir türlü ayarlanılamadığı ve benim için her Amerika seyahati crown'dan dolayı LA'ye olduğundan, malesef dr.u'ya bir türlü sıra gelmemişti. Ama durduk durduk hepimiz toplanıp dr.u'ya bayram ziyaretine karar verdik. Bekle bizi u'cum, bekle beni crown'cum, birazdan mahser gibi kalabalik havalanini terkedip, geliyoruz...

9 Eylül 2009 Çarşamba

SEL...ve Affetmek

Günlerdir uyarısı gelen SEL bu sabah Istanbul'u vurdu...
Insanlar uyandı,kafalarında kim bilir ne düşünceler ile işlerine doğru yola çıktılar ,kimileri işyerlerinin artık olmadığını gördü,kimileri ise daha feci bir şekilde bir daha hiç geri dönmediler...
Her ne kadar bu insanlar,yine kendisi gibi olanların hatalarından dolayı hayatlarını kaybetmiş olsalar da,yine bu afet bana doğanın deli kuvvetine karşı ne kadar güçsüz olduğumuzu bir kere daha hatırlattı...
Devamlı planlar, ileriye yönelik hayaller,gereksiz kavgalar yaparken aslında bir dakika sonra ne olacağımızın bir garantisi olmadığını ve kendi küçüçük hayatlarımızda aldığımız bir takım kararlar dışında gidişat ile ilgili hiçbir gücümüz olmadığını düşündürdü..ve bu çok klasiktir, her doğal afet ve ani bir ölüm ve kaza haberinden sonra ilk akıllara gelen düşüncelerdir...
Insanlar işlerine gitmek için yola çıktılar ve geri dönmediler,bundan ötesi yok işte...Onun için ben bugün "affediyorum"...
Bütün olanların benim dışımda geliştiğini,olayların gidişatının kontrol edilemediğini ve hiç istenmeden canımın acıtıldığını ve bundan dolayı çok fazla üzünüldüğünü  kabul ediyorum ve affediyorum... Veeeee l.buddha ile d.p.s e kocamannnn öpücük yolluyorum..
İnsanın geceden sabaha fikri değişir mi ? Bir gece öncesi öyle olmalı,böyle olmalı diye şartlar koyarken ,ertesi gün mevcut durumda hiçbir değişiklik olmamışken,birden bire " ben affettim " diyebilir mi ?
Evet der ve işte diyorum...Dün benim ve ailem için , bugun ise mö ve suhu için hayatlarının en güzel günlerinden biriyken, aynı gün başka bir yerlerde,başka aileler için hayatlarının en kötü günü..birileri sabah evinden çıktı ve bir daha geri dönmedi,işte bunun için hayatta herşey olabilir ve daha 24 saat geçmeden fikrini değiştibilirsin...
Doğanın deli gücünün önüne geçemezsin ama kızgınlık bir delilik hali olduğuna göre,kendi deliliğin önüne geçebilirsin...
"SEL" bir doğal afet..."AFFETMEK" ise erdem...

Bugün küçücük bir adam daha geldi dünyaya,babasının aynısı...gün boyu tatsız olaylardan dolayı görmeye gidemesem de kendisini,fotograflarını gördüm,çok güzelll...Ruhu,aklı ve şansı guzel olsun küçük adamın....


...the first HEART BEATS ...



Oldum olası hayallare inandım,annemden öğrendim galiba...Hayatı boyunca hayal etmeyi asla bırakmayan ve hayalleri gerçekleşmiş şanslı bir kadın oldu...
Oldum olası mucizelere de inandım, mitolojide ve her dinin içinde anlatılan o olağanüstü hikayeleri hep çok meraklı dinledim...
Bugün ise hem bir hayal hem de bir mucize gerçekleşti...Çok uzun zamandır hayal edilen , çok uzun zamandır olması için çaba sarfedilen ve doğru zaman olmadığını düşündüğünden olsa gerek, bir türlü gelmeyen bebek, artık beklenmediği bir zamnda geleceğini haber verdi :) Hem de öylesine inanılmaz bir olayın üstüne ve zamanda geldi ki,gerçekten ne yaparsak yapalım herşey için doğru bir zaman olduğunu ve bunu değiştiremeyeceğimizi bize bir kere daha göstermek ister gibiydi...
Varlığından annesi d.p.s ve tüm aile bundan tam iki hafta önce haberdar olduk;hayatımızda en mutlu olduğumuz günlerden biri olarak da aile tarihe kaydedildi tabii.Sebep ilk bebek olması değildi,sebep d.p.s in  "hayatında ki en büyük hayali"olması idi.
Veee bugün 2 haftalık sabırsız,biraz da tedirgin bekleyişten sonra annesi bebeğin "ilk kalp atışlarını" duydu..henüz 1 cm olan bebeğin ilk kalp atışları ki bana göre dünyada ki gerçek olduğunu bildiğim tek MUCİZE...
Sabahtan beri  iki parmağımla 1 cm i göstermeye çalışıp, o kadar küçük bir şeyin nasıl bir kalp atışı olabileceğini düşünüyorum...bir kadının,bir insana hayat verdiğini ve bunun nasıl bir mucize olduğunu düşünüyorumm..Şimdi önümüzde ki 7 ay nasıl geçireceğiz onu bilmiyorum ama yeni geleni de diğer 3 muhteşem yaratık kadar çok seveceğimizi ve hayat boyu yanında olacağımızı biliyorum..


Gelgelelim mutlu haber çabuk yayıldı, crown aradı..Durağan,neler oldu neler bitti, neler yapıldı,üstünden geçildi...herşey normalmiş havası verildi,araya "senin canın mı sıkkın ?"sorusu sıkıştırıldı bu durağan konuşmanın sebebinin O olması ümit edilerek ve yarın tekrar konuşmayı garantileyerek telefon kapatıldı...yani aynı tas aynı hamam oldu :)
halbuki şöyle içimizdekiler ve eteklerimizde ne var ne yok hepsini dökmeden,yüklerimizden ve aklımızdakilerden kurtulmadığımız sürece hiçbir şey normal olmayacak...ama sanırım o yine birşey yapamayacak..
yine beni l.budha dinledi,yine çok mantıklı şeyler söyledi,tıpkı lise yıllarımızda olduğu gibi ve çok gariptir ki birden aklıma yine crown ile lisede de benzer sebepten dolayı sıkıntılı zamanlar geçirdiğimizi hatırladım..yani aradan nerdeyse 20 yıl geçmişti ve birden hepimiz neredeyse yeniden aynı şeyleri yaşar durumuna gelmiştik...Hemen o zaman ne yaptığımı düşündüm,oradan bir medet umarcasına ama o zaman ki kız çocuğuna uygun ama şimdi kopya çekemeyeceğim bir şekilde davrandığım aklıma gelmesi 10 saniye sürü;yani geçmişten gelen flashda yardımcı olamadı ...bulucağım,bir şekilde içimi yumuşatacak ve herşeyin eskisi gibi olmasını sağlayacak bir yöntem bulacağım


Bugün çok yağmurlu Istanbul...Yağmuru sevmiyorum,ama yağmurlu günlerde denizin o yeşileç çalan rengine bayılıyorummm..

8 Eylül 2009 Salı

gece yarısı bir telefon çaldı...

Gece yarısı bir telefon çaldı,garip bir şekilde "işte şimdi başlıyoruz"dedim...çözüm peşinde koşan ben miyim yoksa yok mu öyle birşey acaba,bu aklımdan geçen ilk cümle ile tam emin olamadım...
tabii ki O değildi,şaşırmadım;arayan bir italyan cep numarası,yetişemedim, bir an acaba geconti olabilir mi diye düşündüysem de merak etmedim


Sakin geçen bir pazartesi gunu..ofis,günlük telefon trafiği,anlık krizler ve çözümler,t-la-bar ile görüşme,NY seyahatinin son detayları ve Albi...
Albi ,getirmeyi hiç atlamadığı prosecco ve yeni cd ile Istanbul'da..
o donuk,mesafeli,kapalı görüntüsü altında sıcacık ve samimi bir adam;istemediği sürece sınırlarına asla sokmayan ama hala bazen anlattığı o çok özel konular karşısında beni hayrete düşüren,hep tek başına seyahat etmek isteyen garip adam...ve herşeyden ötesi,çok genç yaşında kaybettiği annesini hep çok özleyen,küçük dev adam...bütün o garip mizah anlayışına rağmen,bana en çok dokunan tarafı da bu galiba.
çok zorlu başladı onun ile dostluğumuz;Albi beni snob ve şımarık buldu,bense onun bu beni görmezden gelme halini,keşfedilmesi gereken bir durum olarak algıladım ve çok uğraştım,bugünü de düşündüğüm de ise iyi ki uğraşmışım diyorum...



Yarın çok önemli birgün ;günlerdir bayağa fazla kişi yarın ki doktor randevusu için dua ediyor...Umarım yarın çok hayal edilen bebeğin "ilk kalp atışları" nı duyacak annesi...



6 Eylül 2009 Pazar

...yazasım var...

Birşeyler oldu , herşey gayet eğlenceli,hareketli ve hızlı hızlı geçerken,birşeyler oldu ve hiçbirşey eski tadı vermez olmaya başladı...
Bir kendine dönme,mevcut tekdüzelikten uzaklaşma isteği geldi..bu çok da garip bir durum değildi aslında, rutinden hep nefret etmiş olan ve hep aynı kişiler ile aynı şeyleri yapmaktan adeta arkasına bakmadan kaçan birisi olarak önceleri normal karşıladım..ama adeta bir inziva kıvamındaki Bodrum günlerinde farkettim ki,bir yazasım var..ortaokul-lise ve üniversite yıllarımın alışkanlığı biranda kendini yeniden ve zorla hayatıma sokmak istedi..biraz direndim, biraz üşendim ama ao-star'dan da aldiğim feyz ile başlamaya karar verdim ,nereye kadar sürerse,neler çıkacak görelim bakalım düşüncesi ve merakı ile...




Geç hatta çok geç kalkılmış bir pazar...gazete - facebook - blogs ... bir pazar klasiği Sabahattin.. pazarları akşam üzerini biraz geçe Sabahattin'e gitmek bir klasik,sadece müdaimi yeni ; anotherstar... çok şahsına münhasır,eğlenceli,herseyden rahat rahat konuşulabilecek çok ama çok eski arkadaşım ...benim için hazırladığı müthiş cd günün hediyesi..çok da guzel bir hediye ki bunları yazarken hala onu dinliyorum...


Istanbul'da yaz bitmiş ;havaların soğumasından çok şehrin kalabalıklaşmasından bahsediyorum..Ramazan olmasına rağmen, restaurant birkaç masa turist dışında kendi müşterileri ile tıklım tıklım...keyifli bir yemek,rakı-meze,tabii ki dedikodu ve daha çok dedikodu...sonrası pazar gecesi olmasına rağmen deli gibi bir trafik,hep aynı müthiş cd,muhteşem boğaz yolu ve kafada dolaşan bir sürü ayrı düşünce..en çok da crown...ne yapacağım, daha doğrusu ne yapmam gerektiği, gerçekte tam olarak ne yapmak istediğim; son zamanlar da en çok buna kafa yorarken hala bir cevap bulamıyor olmak ,canımı sıkıyor..biran evvel çözümlemek ve yola devam etmek istiyorum ama olmuyor...konuyu kişiselleştirmeden algılamaya başladan da olmayacak çok iyi biliyorum ama o da olmuyor...



Tek bildiğim,tesadüf diye birşey yoktur! Herşey belirgin bir amaca hizmet için,ona uygun zamanlarda yaşanıyor, olay bu amacın ne olduğunun farkına varmakta..ben hala varamadım :) 
galiba biraz cipcip i özlüyorum,sanki o olsaydı,bana başka bir bakış açısı verirdi diye hissetim şuan...ne yapıyor acaba ????