Hava eksi 5 derecede bile olsa, giyilecek ise o elbise altına 12 pontluk louboutinler, hiçbir güç bana çorap giydiremeyeceğinden çıplak bacakları gören istinasız herkes, bazen şaşırarak bazen de yadırgayarak "üşümüyor musun" diye sorar ve ben de istisnasız her seferinde " üşüyorum elbet, biyonik değilim ya ama gel gör ki susuzluk hiçbir şey, imaj herşey" diye cevaplarım, gülüşürüz hepberaber.
Gülüşürüz ve mutlaka üzerine bir de geyik döndürürüz ama aslında ben ciddiyimdir ve önemlidir bu imaj meselesi; zira kendimizi ortaya koyuşumuzdur.
Her şart ve koşulda, herkese ve hayata karşı duruşumuz, kendimizi gösterme şeklimizdir imaj.
Onun için ya olduğun gibi görüneceksin ya da göründüğün gibi olacaksın ki durumlar karşısında çelişkili hareket sergileyerek zedeleyip imajı, akıllarda soru işaretleri bırakmayasın.
Kızgınlıksa kızgınlık, acısı ise acı neyse işte yaşadığın; her daim yaşının, konumunun, tecrübelerinin gerektirdiği gibi davranıp, yapman gerekeni asaletini bozmadan yapacaksın. Çocukluk yaşları çok geride kaldı artık, hayat da kısa ama o kadar da değil olduğundan ne zaman kendini geri çekmen, ne zaman durman gerektiğini bilip, tırmalamaman gereken yerde çok da ısrarcı olmayacaksın ki "yuhhh! bu kadarı da fazla artık" dedirttimeyip, komik duruma düşmeyecek ve daha önceleri yarattırdığın düşüncelere ihanet etmeyeceksin.
Ne ise derdin, kendi kendine kuyruğunu sıkıştırmış kedi misali hırçınlaşmayacak, düşüncesizlik boyutuna geçip, daha fazla insanların kalbini kırmayacak, onları daha da fazla kızdırmayacaksın.
Off be Istanbul, ne güzel keyfim yerinde, ruhum hafifti; gelir gelmez, daha ayağımın tozu üzerinde böyle can sıkılınır, insan bu kadar kızdırılır mı?
Hah "düzgün kızmış"! Bilirim ben, gördük ve halen görüyoruz o düzgün anlayışını da konumuz o değil...Mesele düşüncesizlik, mesele cüret, mesele yaşananlara şimdiye kadar yapılmış en büyük ihanet!
Azra (eski crown) blogda artık takma ad kullanmıyor olmamdan mutsuz olduğunu; kendini güzellik yarışmasında birinci olmuştu da peşi sıra ortaya çıkan sansasyonla tacı elinden alınmış eski bir kraliçe gibi hissettiğini, tacını geri istediğini söyledi dün gece...Kahkahalarla güldüm tabii dakikalarca telefonda ve hatta şuanda bile yazarken gülüyorum.
11 yaşımdan beri tanıyorum Azra'yı ve Italyan Kız Ortaokulu'nun o büyülü, güvenli sıralarında tanıştığımız ilk zamanlardan beri de çok yakın arkadaşız; gerçi lisedeyken bu arkadaşlığa 3 sene bir ara vermişliğimiz vardır ama bunun dışındaki tüm dönemlerde, hep hayatımda ki en yakın arkadaşlarımdan biri, hatta arkadaştan öte kızkardeşim, kendinden beklenmeyecek bir şekilde benden büyük olmayı kabul ettiği için babamın 4.cü kızı olmuştur.
Bunu yazarken hiç abartmıyorum, ki onca seneden sonra bile hala nasıl olabilir böyle birşey diye düşünüp, şaşırdığım anlar oluyor; Azra beni koşulsuz şartsız, karşılıksız sevdiğini bildigim, hissettiğim ailem dışındaki ilk insandır.
11 yaşımızdan beri birbirimizi tanıyoruz, hayatının 17 senesini Türkiye dışında yaşamış olmasına rağmen, 11 yaşımızdan beri devamlı dipdibeyiz, 11 yaşımızdan beri yaşadıklarımız ve yaşadıklarımızın bizlere hissettirdikleri hakkında bilmediğimiz hiçbirşey yok. Hal böyle olunca zaman zaman birbirimizi boğduğumuz, sınırı aşıp çok ileri gittiğimiz ve hayatlarımıza destursuz mudahale ettiğimiz anlar oldu, oluyor, olacak elbet ama işte öyle acayip bir sevgi ki bu "karşılıklı karşılıksız" belki de başka hiç kimseye gösteremediğimiz müsamayı gösterip, hayata dipdibe devam ediyoruz...
Bazı kadınlar vardır, dişilik fışkırır ağzından, burnundan, kulaklarından; işte Azra onlardan, buram buram kadın kokanlardandır. El bebek gül bebek büyütülmüş olmanın umarsız ve şımarık etiketi yapışıp kalmışsa da üzerine, tanımayana verdiği o ilk intibanın aksine dünyada tanıdığım en anaç, en yumuşak, en verici insanlardan biridir ki ben çok insan tanırım. Bıçak gibi keskin dili ile buz gibi estirse de ortamı zaman zaman, iyilikten başka birşey yoktur içinde. Dini de Allah'ı da sevgidir onun. Kimseyi kırkmak istemez, kimseye kin beslemez, kimsenin kötülüğünü istemez, istemeyez. En canını yakanı bile affeder, hep iyi olmasını diler. Ne problemi sever, ne de onlarla başetmeyi, zamana havale eder. Eğlenmek, gülmek, güzellikler ister.
Azra benim için koşulsuz sevgi, hiç kesilmeyen güç kaynağı demektir...Elimi kessem canının yanacağını, 37 saat konuşmadan dursam sessizliğinde huzur bulacağımı, ne kadar delirirsem delireyim beni sakinleştireceğini bildiğimdir. Azra evde kafasında gelinlik tacıyla temizlik yapacak kadar çatlak, oğlunu maniple edip yaşımızı küçük göstertecek kadar komik; sevgisi ile harika bir oğlan çocuğunu hayatımıza sokacak kadar yaratıcıdır. Azra en çoook, karşılıksız ve olduğu gibi sevdiklerimdendir, vazgeçilmezlerdendir.
Onun için bu satırlarla kendisine elinden alınmış tacı için üzülmemesini, zira mevzu bahis tacın onun ruhuna işlenmiş, ensesine kazınmış olduğunu hatırlatıp, kimsenin onu kolay kolay elinden alamayacağını söylemek istiyorum.
Azra hadi yine de gönlü olsun crown, kaptırdığı tacı icin üzüledursun; ben de kaybettiğim iştahım için endişeliyim bugün. Bu sabah uyanıp da dün bütün gün sadece ve sadece bir küçük paket patates cipsi yediğimi farkettiğimde, hayatımda ilk defa yemek yeme düzensizliğim için endişelendim. Hemen koşup aynada yüzüme baktım ama allahtan betimde benzimde bir gariplik yoktu. Biraz zayıfladım son zamanlarda ama yazın keyfi ile alınan kiloların dışında öyle extra bir kayıp yoktu rahatladım biraz ama yine de hoşuma gitmedi ruhumun oynadığı oyun.
Önceleri yaşanan her hayalkırıklığın ardından biraz kendine dönüp, kapanmaya, biraz hayattan elini ayağını çekmeye alışkın ruh, bu sefer herşey normalmiş gibi kaldığı yerden devam ediyor olmasını kabullenemiyor ve arıza çıkarmaya çalışıyor aklı sıra anladığım kadarıyla ama onu da dinlemiyorum artık. Onun için apar topar kalkıp supermarkete gidip alışveriş yaptım bugün. Kendime en canım istemediği zaman bile yiyebileceğim şeyler ve bolca muz aldım. Üşenmedim kendime ton balıklı makarna yaptım bugün ilk defa; korkumdan sabahtan beri 2 koca mortadellalı sandiviç, makarna ve 4 tane muz yedim.
Şimdi de bütün bunların üzerine mis gibi kokulu bir türk kahvesi yaptım, fincanı kapadım, köşeye kaldırdım, yarın Seda'nın gelip bakmasını bekliyorum. Evet yarın süpriz bir şekilde Seda geliyor ben de cok seviniyorum. Genova ona, o bana iyi gelir, bol bol dedikodu yapıp, yiyip içeriz....
FOTOGRAF ton balıklı makarna @ Genova by DEN MUZIK *( yazarken ) Balkızın Aşk Baladı by RAHMAN ALTIN
* Videoyu seyretmeyin bence; sadece muzigini ve sozlerini dinleyin..sevmiyorum bu videoyu...sorry Rahman:(
Ben de az acayip, arıza değilim ha...
Daha 15 gün önce, Uludağ'a kadar gitmişken kayayım diye ısrar üzerine ısrar eden Azra, Mine ve hatta Borga ile bile "hayır ya kaymak istemiyorum" diye didişip sonra Azat'ın korkusundan takınca kayakları ayağa bir daha çıkarmak istemiyor, nerede iki gün boşluk bulsam onu dağ programları ile dolduruyorum. Birşey hoşuma gidince, kafaya takınca sonuna kadar yapmak istiyorum.
En son 4 sene önce Big Bear'de takmıştım ayaklarıma kayakları; herşeyi yapabileceğime inancı sonsuz Azra'nın şuursuzluğu ile en tepeye çıkmış ve 5 saniye için "evet evet yapabilirim" diye düşünüp hemen arkasından bütün vücudumu ele geçiren korku ile paralize olmuş; bir iki denemeden sonra Azra'ya da ceza olsun diye onu bir jetski bulmaya yollamış ve bu kayak meselesini sonsuza dek kapamak üzere kayakları ayağımdan dağın tepesinde çıkarmıştım.
Korku ne kötü bir motivasyondur; hep geri adım attırır adama...
İçinden korku geçen hiçbir ilişki sonsuza dek sürmez, hiçbir iş başarı ile bitirilmez, hiçbir fırsat, fırsatmış gibi gözükmez, ellerinin arasından öylece kayıp gider.
Üçkağıtçı, maniplecidir korku; kafanın içine öyle düşünceler sokar ki yapmamak, bir adım daha atmamak icin tek bir mantıklı sebep bulamadığında bile "canım yapmak istemiyor, çok da meraklı olduğum birşey değil zaten, hayatım onsuz da gayet dolu, ihtiyacım yok" diye kestirip attırır, kandırır seni.
Nereden geldiği belli olmayan küçücük bir düşünce, beyninin içinde susturamadığın binlerce sese dönüşür. Sonra bütün vücudunu ele geçirip paralize eder, harekete geçemezsin. Işte ondan sonra dışardan gelen güven veren birinin söylediklerini hatta sesini bile duyamaz, uzattığı eli tutamaz öylece kalırsın. Ilerlemediğini bilirsin ama en azından yerinde kaldığına inandırırsın kendini ama öyle değildir işte; çünkü yerinde saymak geriye doğru atılmış en büyük adımdır aslında.
Ne kötü bir motivasyondur korku; panik eder adamı...
Ve bazında korku olan panik anlarında, acele ile alınmış her karar yanlış karardır. Belki başlangıçta sadece bir kararı almış olmak bile ferahlatmış, omuzundan bir yükü kaldırmış gibi hissettirir ama çok değil az zaman sonra ne yazık ki başladığın yere döner, pişman olur, bu sefer bir de almış olduğun yanlış kararın ağırlığı da yanında kar kalmış bir şekilde bir adım daha atarsın geriye. Ama dedim ya maniplecidir korku, ondan da geri dönme diye mutlaka kandıracak, gözünü boyayacak birşeyler bulacak, kandıracaktır seni.
Sözün kısası kötü bir duygudur korku. Bir kıskanmaktan bir de korkudan hoşlanmıyorum...
Madem yaşam deneyimledikçe, yeni duyguları, heyecanları tadınca zenginleşiyor, güzelleşiyor; madem hayat denen şey zaten sonu belli olmayan kısıtlı bir zaman, o halde bu korkuların tek tek üzerine gitmek ve içinden sonsuza dek atmak gerekiyor. Hata yapsak da, mutsuz olsak da sonunda, denemeden birşeyi geri adım atmamak gerekiyor.
Ben de işte tıkadım kulağımı kafamın içindeki düşüncelere, yeniden bıraktım kendimi kaygan zeminlere. Bu haftasonu tek başıma atladım arabaya, uzun zamandır Simone'nin anlata anlata bitiremediği Sestriere'ye gittim. Azra vize alamadı, Ertan'ın iş seyahati çıktı, Simone'nin hayatının inşaatının başinda durması, Antonella'nın Milano'da yoga haftasonuna katılması gerekti, gelemedi hiçbiri ama işte yılmadım kalktım gittim.
Ve çok da iyi ettim.Yurtdışında çok kayak tecrübem olmadığından, uzun uzun karşılaştırma yapamasam da çok güzeldi. Otel güzeldi, insanlar güzeldi, sistem güzeldi, hava çok güzeldi. Hatta o kadar güzeldi ki gerçekten güneşi gördüm!
Güneş içini ısıtıyordu, yüzünü gülümsetiyordu ama karları da eritiyordu; onun için kayak açısından çok parlak olmasa da bolca kitap okuduğum, bolca kendimi dinlediğim, tanımadığım insanların yabancı hayatlarını dinlediğim keyifli bir haftasonu yaşadım; hayatta bir adım daha ileri atıp, sıcak evime geri geldim.
Şimdi de oturmuş bir yandan toparlamam gereken evi, bir yandan da tanıdığım en şahane kadınlardan biri olan Ayferi'nin doğumgünü akşamının nasıl geçirdiğini düşünüyorum. Hayata şen kahkahaları ile bu kadar neşe katan, zor zamanında güzel sinesini bu kadar cömertce açan, bir ömürdür tanıdığım ve çok sevdiğim, star ışıklı kadının harika bir gece geçirmesini ve o yarım akıllının da salaklık etmeyip bu cevheri elinden kaçırmamasını diliyorum. Çünkü ben biliyorum ki o yarım akıllı da korkuyor ama korkusuna yenilirse çok pişman olacak, malesef kendisi henüz bunu bilmiyor :)
Iyi ki doğdun Ayferi, hep neşe ve ışık saç. Ben hamileyken hep yanımda ol ki bu tarafın çocuğuma da gecsin.
Bir insanın doğmadığı, büyümediği, hiçbir kan bağı olmadığı halde bambaşka bir ülkede kendisini evinde hissetmesi ne acayip bir duygu. Havaalanı kapısından adımını atar atmaz dışarı başka bir dünyaya değil de sanki evine dönmüş hissi ile hareket etmesi; tanıdık yüzlere selam vermesi, hiç tanımadığı yabancıların kulağına çalınan şakalaşmasını dikkatini vermese bile anlaması, arabaya atlayıp nereden gitmesi gerektiğini düşünmeden, nerelerden geçtiğini bile farketmeden evinin yolunu bulabiliyor olması ne harika bir duygu. Bir insanın radikal bir şekilde bir karar alıp, bambaşka bir yerde, ikinci bir hayat kurmaya karar vermesi ve istisnasız her seferinde bunun hayatında aldığı en iyi kararlardan biri olduğunu düşünmesi ne olağanüstü bir duygu.
Genova'ya her gelişimde, o evin kapısını her açışımda, sahil boyunca virajlı yollarında mini ile her kıvrılışımda, beni sevgiyle, neşeyle, küçük çaplı bayram havasında karşılayan onlarca arkadaşımla her karşılaşışımda bu duyguları yaşıyor, nasıl bir ruh hali ile varırsam varayım buraya mutlu oluyorum, huzur buluyorum.
Seviyorum burayı; havasını, denizini, ormanlarla kaplı dağlarını, begonvillerle kaplı bahçelerini ve en çok da gün batımını. Hangi mevsim olursa olsun o gün batımındaki mavi pembe renk cümbüşünü her gördüğümde boğaz köprüsünden her geçişimde yaptığım gibi, içimden "Tanrım ne büyüksün"diye geçiriyorum.
Yaşam ritmi, alışkanlıkları, anlayışları bizimkinden çok farklı bu içine kapalı ama meraklı şahane insanların arasında kabul görmüş bir yabancı olarak, hayatı saatte 40 km hızla yaşamaya bayılıyorum.
Ne kadar çok gelip gittiğin önemli değil, Istanbul'dan ve orada hayatını kolaylaştıran bir sürü şeyden sonra
onların kuralları ve mantıkları ile yaşamak başlangıçta o kadar kolay olmuyor. Kontratı imzaladığım o ilk günden evin oturmasına kadar geçen ilk aylar, neredeyse nasıl herkes ile didişdiğimi, nasıl en basit şey için bile bana göre büyük zaman kayıpları yaşadığımı ve isyan ettiğimi hatırlıyorum şimdi gülerek. Ama zamanla alışıyorsun işte. Sen onlara, onlar sana alışıyor, orta yolu buluyorsun.
Bugün bile hala, yorgunluktan ve biraz da leylalıktan yemeğe çıkarken yanlış anahtarı alıp da kapıda kaldığımda ve bizdeki gibi bilmem ne bankasının 24 saat hizmet veren çilingir hizmeti gibi hizmetler olmadığı için, o kapıyı açacak tek gücün itfayeciler olduğunu duyduğumda, servis mantığı bu kadar zayıf olan bir ülke nasıl oluyor da gelişmiş diye düşünmeden edemiyorum ama hemen pratik Türk zekamla evin yapımından kalmış tanıdık boyacı ve tesisatçı telefonlarını çevirip, tanıdık bir çilingir arama çabamın boşuna çıkması ve sonunda çağırılan itfayecilerin, çağrıdan 45 dakika sonra gelip kapıyı toplam 1,5 dakika içinde, tek kuruş para almadan ve salaklığını yüzünü vurmadan güle oynaya gittiğini gördüğümde yine iptidai görünen işleyen sisteme teslim oluyorum. Buarada Amerika'da yaşamış ve yaşamakta olan arkadaşlarımın bu satırları okurken yüzlerine oturan hınzır gülümsemeyi tahmin edebiliyorum ama burada ki itfayicelerin durumunun son derece sempatik ve eğlenceli olmakla beraber pek fantazilerdekiler ile alakası olmadığını üzülerek belirtiyorum:)
Velhasıl iyiyim burada; bana hissettirdiği mutlak özgürlük duygusu ve sunduğu imkanları ile mutluyum.
Ve şimdi bu duygularla küçük valizi hazırlayıp, sabahın erken saatlerinde 2 saatlik araba yolculuğuna hazırlanma zamanı...Sestriere, dağ beni bekler...Gideyim şu kayak meselesini halledeyim, kafayı dinleyip, gelip işimin başına döneyim...
Gider ayak karar verdim; bundan sonra daha sık yazacağım.
Benim bir tarafım hüzün ile besleniyor ve onun ile birlikte birşeyler çıkıyor, daha üretken olabiliyorum diyorum ya aslında bunun tembel bir bahane olduğuna ve bundan böyle Yavuz'un dilediği, Yasemin'in istediği gibi her şart ve koşulda yazmaya karar verdim.
Yazmak çok enteresan bir egzersiz; yazdıkça açılıyor, kalemini, ifadeni güçlendirebiliyorsun.Yazdıkça kelimeler çoğalıyor, onlarla oynaşırken ki hazzın artıyor, zaman zaman şişiyor, sonra hafifliyor, muhtemelen yazdıklarını sonunda beğenmiyor ama yine de garip bir mutluluk duyuyorsun. Bütün bunların üzerine bir de birileri okuyup da "burnumun ucunu sızlattın" diyorsa işte o zaman coşuyor, keyiften dört köşe oluyorsun.
Özünde sadece kendin için yazıyorsun aslında; her sabah yeni bir güne uyanıp, bizi neyin beklediğinden habersiz o yeni günde mutlaka yeni birşeyler yaşarız ya; işte o yaşananların tortulanmış heyecanı, yarım kalmışlığı, sevinci, üzüntüsü, yanlış anlaşılmışlığı veya eskik ifade edilmişliği, ümidi, ümitsizliği, içinde ağırlığını hissettirdiğinde ve konuşamadığında ya da konuşurken tam olarak ifade edemediğinde hızır gibi yardımına koşar, rahatlatır yazı yazmak. Sonra dürüsttür kelimeler; yazarken mesele, olan biten değil, sadece o olan bitenlerin nasıl hissettirdikleri olduğundan, kelimelerden çıka çıka sadece gerçek duygular çıkar. Işte zaten bunun için sen rahatlarsın yazarken ve okuduğunda bir başkası işte zaten bunun için kendisinden çok tanıdık birşeyler bulur, etkilenir yazdıklarından.
Ben de kendim için yazıyorum en nihayetinde; çıkarıp atamadıklarımı atmak, gereksiz yüklerden kurtulmak için yazıyorum. Unutmamak, ileride neler yapmışım, neler hissetmişim hatırlamak, acı tatlı ne varsa bu anlarımı saklamak için yazıyorum. Üstelik bayılıyorum da yazmaya, her seferinde işe yarıyor, mutlaka iyi geliyor. Ama içimden geldiği gibi, olduğu gibi yazmayı sevdiğim kadar yazdıklarımın okunmasını ve peşi sıra gelen yorumları da seviyorum ki onlar daha da iyi hissettiriyor.
Ve yine karar verdim; başlık görselleri dışında, en tepedeki fotograf dahil ( ki bayılırım buna, 2011'de Berlin BB'de çektiğim bir fotograftır) herşeyi benim ve gerçek olan bu çöplükte bundan böyle başlık fotograflarını da internetten toplama yerine kendi ve arkadaslarımın çektiği fotografları ile görselleyeceğim.
Hüzünleri, aşkları, sevinç ve kızgınlıkları, arkadaşları, videoları ile herşeyi benim olan bu dünyayı yine kendime ait olanlarla renklendirip, Zeynep'in yukarıda ki muhteşem instagram serisi ile süsleyeceğim.
Yani aldım kararlarımı, yine Genova'ya, yoğun programlı bir hayata gidiyorum.
Buarada bu sabah havaalanına gelmeden önce Audrey'e uğradım uzun zamandan sonra ilk defa. Sabahın erken saatlerinde uyanık ve canlı bulunca kendisini şaşırmadan edemedim dogrusu ama "artık 52 yaşıma geldim, öyle sabahın 10'larına kadar uyumuyoruz şekerim" dedi bana şu son zamanlarda devamlı dem vurduğum kahkahalar ile. Keyfi yerindeydi, zaten onu ne zaman görsem keyfi hep yerinde maşallah; ne zaman görsem enerjik, neşeli, hayat dolu.
Yakalamışken "ne olacak şimdi Audrey?" dedim, 6 şekerli kahvesini yudumlarken tamamen rahat bir şekilde "olan zaten oldu Den'cim, şimdi gidip o uçağa binecek ve orayı yaşayacaksın keyfini çıkara çıkara. Isine konsantre olup, sevdiklerinle içinden ne geliyorsa onu yapacaksın ve kendini rahat bırakacaksın; zira ikimiz de biliyoruz ki sonunda buraya geleceksin" dedi; öptüm yanaklarından kocaman o da sarıldı sıcacık havaalanına yollandım...
Şimdi de uçaga gidiyorum; kuş gibi kalkıp kuş gibi konayım...
Dağa gidelim, renkleniriz biraz dedik, gerçekten de renklendik...
Gözgözü görmeyen bir kar firtınası sonrası şaşırtıcı şekilde güneşli, mis gibi, yumuşaşık bir havaya uyandığımızda, ayak değmemiş beyazların içinde renkli penguenler gibiydik.
Bol oksijen, içini ısıtıp yüzünü güldüren güneş ve son dakika suprizi arkadaşlar sayesinde havamız iyi, neşemiz yerindeydi...
O kadar hafifdik ki; cumartesi-pazar aralıksız arayan şöför ercan bile çelip de aklımı, bozamadı keyfimi. Ne cevap verdim ısrarlı çaldırmalarına ne de merak ettim; zira bazı şeyleri merak etmemek, herşeyi bilmemek lazım.
Gittik, renklendik, neşemiz yerinde döndük işimizin başına...
Iyi geldi beyazlarla kaplı dağ havası...
Döneli üç gün oldu ve bugün ofise beyaz kağıtlarla kaplanmış bir kutu geldi; açtım sakince...Biliyordum içinden ne çıkacağını onun için sakindim zaten de birden dökülünce herşey önüme, içim kötü oldu; sustum yine sakince.
Tutmadım bu sefer kendimi, bıraktım gözyaşlarımı, aktılar sessizce...
Bir el hareketi uzaklaştırdı herkesi, ofis sustu, herşey durdu, bir Demet (eski d.p.s ) oturdu karşıma bekledi hiç konuşmadan, sesini bile çıkarmadan bu sefer çaresizce...
Belki de aynı şeyleri düşündük sessizliğin içinde ve birden kalktık hafifce...
Kötü geldi beyazlarla kaplı kutu...
Ama sorun değil, öğrendim ya artık benim göbek adım direnç diye; direnmeye devam ediyorum, hem de bu sefer eskisinden de kolay.Ve en sağlam direniş kalbi temiz tutmak biliyorum.
Ben de kalbim temiz, ruhum hafif devam ediyorum. Sadece neşeli şarkılar dinleyip, ortamı keyiflendirip, o özlemini duyduğum kahkalarımı atıp yola devam ediyorum.
Yol uzun, duracak duraklar çok, hergün yüzünü bir şekilde güldürecek olay ve insan bol; Azra(crown) var,Selin(little budha),Yasemin(yas), Elif(e.e), Idil(i.k.d ), Zeynep(zey) var, Tim(Timur), Seda, Ulku(flavia), Umut(pamuk), Filiz(madame marika), Demet(d.p.s), Simone(mr.italy), Paola(amour) var, Reyhan(rey), Ayşecan(anotherstar), Selin S.(simounpur),Verda(VA), Evren(esmeralda), Antonio(gallo), Alex(uga), Bilge(bilge) ve daha bir sürüleri var.
Sorun yok yani; malzeme bol, gülüp eğlenecek, kafayı önce yorup sonra dağıtacak çok şey var şükürler olsun...
visitor ; big boss PALAZZI
sigarayı bırakma denemesi nr.42 , nikotin bandı gün 1.
Şimdi tarihler şunlar;
05 Mart
05 Nisan
13 Haziran
03 Kasım
10 Kasım
17 Kasım
07 Ocak
28 Ocak
Birkaç zamandır kafamın içinde dönüp duruyorlar ama son iki gündür anlamı güzel ama hissi niye ise kötü rüyalarımdan dolayı daha da bir ilgimi çekiyorlar.
Sıralıyorum, bakıyorum bir anlam çıkarmaya çalışıyorum ama beceremiyorum. Loto mu oynasam diye bile geçiyor aklımdan zaman zaman ama üşengecim, uğraşamam onunla...
Bu akşam sıraladım hepsini alt alta; belki birşey çıkarır, ortak bir noktalarını farkederim ümidi ile, olmadı...Ortak paydaları yok, benzerlikleri yok, harmonileri yok...Neyi ifade ettiklerini düşünmüyorum, zira hatırlamak değil derdim sadece gözden kaçırdığım bir benzerlik var mı onu merak ediyorum.
Yok çıkmıyor birşey; zaten uykusuzum, zaten yorgunum, zaten yapmam gereken bir sürü şey ve hazırlamam gereken bir bavul var, sıkılıyorum. Onun için aklımdan da çıksınlar diye uydurma bir formül oluşturup, 7 MART veya 16 ARALIK tarihlerine ulaşıyorum... :)
Şimdi bekleyip göreceğiz bu uydurma formülden çıkan uydurma tarihlerde neler olacak yada birşey olacak mı diye. Olursa diye de buraya not edeceğiz ki tescilli olsun.
Bir tarafım azıcık deli olabilir, olsun hiç sorun değil; zira delilerdir fark yaratan.
Gözlerim kapanıyor, gidip bavul hazırlamalıyım. crown dağda beni bekler; dağ havası hepimize iyi gelir, renkleniriz...
visitors ; alessandro / d. - lisa / d. - andrea / d. - roberta / ciana