30 Mart 2010 Salı

TOKYO



Çok özel bir zamanda, sakuraların açtığı, Japonya'nın tatil olduğu bu dönemde, ne şehrin büyüklüğü, ne kalabalıklığı, ne trafiği, ne kargaşası ne de ihtişamlı binaları şaşırtmadı beni Tokyo'da insanlarının şaşırttığı kadar.

Tokyo renkli ama insanları inanılmaz. Sokak ortasında dur ve akın akın gelen insanlara bak, hiç sıkılmazsın, zamanın nasıl aktığını bile anlamazsın. Ben de aynen öyle yaptım, crown girdikçe mağazalara kapısında bekleyip şuursuzca fotograf çektim, çok keyif aldım!

Tokyo renkliydi, biz eğlendik eğlenmesine ama gördük, gidiyoruz; belki bir daha hiç gelmem, gelemezsem de çok üzülmem!

28 Mart 2010 Pazar

SHINJUKU


Dün akşam crown, sinem & borga, dünyanın gerçek anlamda diğer tarafından dolanarak, 12 saatlik uçak ve 2 saatlik son darbe vuruşu otobüs yolculuğu sonunda sürünerek nihayet otele ulaştılar. Kocaman sarıldık birbirimize, hasret giderdik ama onlar yolculuktan ben jet lag'dan yorgun düşüp detayları ertesi güne bırakıp erkenden uykuya daldık.

Bu sabah, ilk defa tokyo sokaklarına daldık. Atladığımız gibi otel önünden renkli taxiye, direk Shinjuku'ya gittik. Ben Nikon D90 almak istiyordum, onun ile ilgili çok hain fikirlerim vardı, ama hazır alacakken bu seyahat boyuncada tüm fotografları onunla çekmek mantıklı olacaktı, dolayısı ile hasansan'ın tavisyesi ile Yodobashi Camera diye 8 katlı, elektronik adına ne ararsan bulacağın mağaza ile güne başlamaya karar verdik...Sonrası kaos, sonrası, içimize işleyen soğuk, sonrası ağzımızı açık bıraktıran enstantaneler.

Tokyo çok büyük, Tokyo çok renkli, Tokyo çok kalabalık, hareketli ve enteresan bir şehir. Tokyo'da binalar kocaman, binalar üzerinde rengarenk panolar kocaman. Tokyo'da yollar geniş, yollar kat kat ama trafik tam anlamı ile bir felaket. Çok araba var, trafik sıkışık çoğu zaman ama kaos yok. Korna çalanı duymadım, yolun ortasında zırt diye duran ve bekleyen arabaların arkasından bile ama koca ve sıra sıra mağazaların önündeki seni içine çekmeye çalışan satıcılar inanılmaz çığırtkan. Bizim kapalıçarsı var ya kapalıçarsı, bu mağazaların yanında süt dökmüş kedi misali.
Şehrin çesitli yerlerinde kalan bahçeler var ama Tokyo yeşil yok. Tokyo'da dolaşırken olmasaymış japonca yazılar dünyanın herhangi bir yerinde olduğunu zannebilirdim.

Tokyo çok ama çok garip yer; teknoloji öncüsü ülkedeki otellerde wifi yok. Neredeyse kimse ingilizce bilmiyor' ama kibarlığından sana yardımcı olmak için dört dönüyor. Tokyo dünyanın herhalde en temiz şehirlerinden biri ama hiçbir yerde çöp tenekesi yok. Belediyeden belediye değişse de bazı sokaklarda dışarıda sigara içmek yasakken, kapalı mekanlarda sigara içilebiliyor.
Tokyo'da turist çok ama çekik olmayan turist neredeyse hiç yok.
Tokyo'da insanlar gerçekten garip, öyle kıyafetler ve öyle makyajlar ile sokaklarda dolaşıyorlarki bir karnaval haftasında olduğunu düşündürüyor sana. Genel olarak kötü giyiniyorlar, genel olarak garip yürüyorlar, genel olarak çok güleryüzlüler, genel olarak çok saygılılar ama yavaşlar; yavaş anlıyorlar, yavaş düşünüyorlar, yavaş hareket ediyorlar.

Shinjuku'da başlayan gün, sokaklar arasında nereye gittiğimizden habersiz dolaşarak geçip etrafa bakınarak ve bol bol fotograf çekerek geçti.
Yodobashi camera dışında hiçbir mağazaya girmeyip, etrafta dolandık bütün gün.
Sadece iki saat önce aldığım kamerayı yere düşürerek lensinin bir parçasının çatlamasına azıcık ama gerçekten azıcık üzüldüysem de genel olarak güzel bir gün oldu.



Akşamında ise bir müzenin cafesindeki gerçek japon mutfağından çooooook enteresan şeyler tattıktan ve  yedikten sonra, Lady Crystal yatch ile nehir de gece turu yaptık. Sağolsun yine hasansan ve kazumi ayarlamışlardı; yazın olsa çok daha keyifli olurdu elbet ama soğukta olsa dışarısı yine şehri birde nehir ortasından görmek, köprüler altından geçmek güzel oldu çok.
Çok köprü var şehirde ama ben en çok Boğazköprü'nü andıran Rainbow Köprüsü sevdim, geçerken altından dilek dilemeyi ihmal etmedim.

27 Mart 2010 Cumartesi

KAMAKURA - ENOSHIMA


Ilk günü dinlenmeye ve kendime gelmeye ayırdıktan sonra bu ikinci günü, crown'larda akşam geç saatte otele varacaklarından, hasansan ve onun arkadaşları f.rotarak grubu ile gezmeye karar verdim.
Doğu'ya gittiğimde jet lag oluyorum ben; şimdi de bir hayli doğuda olduğumdan dün akşam üzeri uykusu sonrası gece bir daha uyuyamamış ve sadece 2 saatlik uyku ile katılsam da hiç tanımadığım 19 kişilik Türk grubuna, haleti ruhiyem yüksek, gezmeye görmeye, tanışıp, sosyalleşmeye açıktı tüm kapılarım. Göreceğim herşey benim için yeni olduğundan, daha öncesi olmadığından, koca şehri tek başıma gezmektense şehir dışına yapılacak bu turda bulunmakta hiçbir sakınca yoktu, beklenti yoktu, beklenti yoksa hayal kırıklığı da olmayacaktı. Her toplu tatil gruplarında olduğu gibi kasan, kıl olan, kendi memnuniyetsizliği ve bıdı bıdıları ile diğerlerinin de tadını kaçıran veya kaçıranlar varsa bile, konuk sanatçı olarak katıldığımdan varsa dertleri dert edecek halimde yoktu.
Benim için hasansan ve kazumi vardı, ben onları takip edecek, bol bol fotograf çekecek, gördüklerim ile kafamdaki Japonya'yı birbirine birleştirecektim.

Işte bu yüzden, sabahın 08:00'de bol şekerli çayımı duyumlarken karşıma çıkıveren, hazır ve nazır çok şeker gelin ile damat ve ekibinin de verdiği neşe ile bindim otobüse ve düştük yollara.

Ekip, yaş ortalaması 50'in üzerinde ve sabahın o saatine nazaran super neşeli, enerjik ve samimi çıktı. Otobüse adımı attığımın 10. cu dakikasında hepsi ile sohbet ediyor, şakalaşıyordum zaten kendilerini ilk cümlede deli ve arlanmaz-uslanmaz insanlar olarak tanıtan bir grup ile benim kaynaşmam sözkonusu olamazdı. Deli deliyi çeker diye düşünmüş olacaklardı ki onlarda, 45 dakika sonra ulaştığımız, şehir içindeki Yokohama'ya vardığımızda beni kendi rötarak klüplerine transfer etmek için ikna etmeye çalışıyorlardı.
Şeker insanlardı yani; neşeli, şakalaşan, şaka kaldıran, gezmeyi, görmeyi, yemeyi, içmeyi seven şeker bir grup.

Tahmin ediyorum Japonya'nın en büyük limanlarından biri olan Yokohama, biz çok fazla vakit geçirmesek de crown'lar geldiğinde mutlaka buraya geri gelmeliyiz diye içimden geçirdiğim, alçak binaların, sakin ama şık mağazaların, çin mahallesinin olduğu sevimli bir yer olarak gözüktü gözüme. Topu topu 20-25 dakikada sadece limanı ve şehri yukarıdan görebileceğimiz tepeye, ağaçların ve yüksek merdivelenlerin arasından geçerek çıktıktan ve çıktığımız süreden daha az vakit orada kalıp, tekrar aşağıya inerek tekrar Kamakura'ya dolu yol almak için otobüslere bindik.

Kamakura, Tokyo'nun güneyinde, verilen bilgilere göre şehirden 1 saatten az ama gerçekte trafikten olsa gerek rahat 1,30 saat veya fazlası mesafede bir sahil kasabası. Samuraylar'ın şehri... Aldım bilgileri bari tam yazayım; 1192 yılında ülke yönetimi Aristokratların elinden Samuraylaræin eline geçince hatta 150 yıl Japonya başkentliği yapmış bir şehir.
Ama başkentlik yapmayacak şehir de değil hani, içinde ve çevresindeki sayısız tapınakları, önemli abideleri, yemyeşil alanları, yollarda bahçelerde sakura ( kiraz) ağaçları ve uçsuz bucaksız kumsalları ile şahane küçük bir şehir.
Yani Samuraylar'ın devri kapanmış, başkentlik payesi alınmışsa da yüzyıllar önce elinden bugün hala Doğu Japonya'nın Kyoto'su ünvanını taşımaya devam etmekte, bana göre de bunu çok da hak etmekte, zira daha şehrin kalbine akıpta sokaklarda serseri mayın misali dolaşarak, hiçbir zaman şahir haritası ile gezmediğimden kaybolmadıysam da, iki gündür trafik yüzünde de arabalarda geçirdiğim saatler boyunca Tokyo ne mimari olarak ne de ruh olarak, diğer metropollerden, New York'tan veya Honk Kong'dan farklı görünmedi bana.


Belki de bu yüzden, bu küçük ama sevimli, renkli ama ahenkli, bol yeşilli, bol tapınaklı şehir bu kadar çok hoşuma gitti. Ilk gezdiğimiz tapınak Hase tapınağı oldu; renkli japon bahçeleri, inanılmaz deniz manzarası, çiçek açmış ağaçları, şahane mimarisi ve içersindeki 721 yılında, 2 milyondan fazla insan tarafından yapılan iki adet devasa Kannon Bodisatva heykellerinden biri ile muhteşem bir açılış oldu. Bu heykel büyüklüğünün yanısıra, Kamakura'dan tahminim 500-600 km uzaklıktaki Nara bolgesindeki Hase kasabasındaki dev bir ağacın gövdesinden yapılmış ve insanları kurtuluşa ulaştırması için dualarla denize atılmış ve tam olarak 15 yıl sonra Kamatura'ya ulaşmış olması ile de çok önemli. Gezmiş dolaşmış, hiçbir yerde durmamış, onca yıl içerisinde kimse varlığını görmemiş ve sonunda bulunduğu tapınağı Kanto bölgesindeki 33 kutsal yerder 4.sü bilinegelecek olan evine ulaşmış yani.


Böyle bir şaşahalı heykel sonrası, daha büyüğü olabilir mi acep diye düşünürken ikinci durak Kamakura DAIBUTSU olunca, gözlerim merakımı gideverdi hemen, zira bu Japonya'daki en büyük ikinci Buddha heykeli idi. 1200'lerin ortasında yapılan ve yıllarca kapalı bir mekanda tutulmuşken, 15.yy daki bir tsunami felaketi ile tapınak yer ile bir oluyor ancak buddha bütün ihtişamı ile oturduğu yerde ama bu sefer açık havada kalmaya devam ediyor. 11,5 metre boyunda ve içi boş olmasına rağmen 120 ton ağırlığındaki buddha'yı yakından görmek ve hasansan'ın extra anlatımları ve derin mevzu sohbetleri hakikaten çok hoştu.


Bu muhteşem ve bol sprituel sohbetli tapınaklar arkasında çiçekli tramvay ile 10 dakikalık mesafedeki ENOSHIMA yarımadasına gitmek daha da hoştu. Samuray'ların ruhları hissediliyor hissedilmesine ama uçsuz bucaksız kumsallar sonundaki küçücük yarımadada şimdi onların yerini yüzlerce yelkenli, yelkenci, dalga ve rüzgar surfçüsü almış. Tepelerinde uçuşan sayısız karga ve ne olduğunu anlamadığım kuşları ile ada minik binaları ile rengarenk göründü gözüme. Ben hiç gitmedim, bilemiyorum ama kimileri Cunda adasına benzetti, ben hiçbir yere benzetemedim ama çok sevdim.
Yarımada gezintisi keyifli, ortasındaki italyan bile olsa öğlen yemeği keyifli, insanlar keyifli, ben keyifli idim.
Bol bol fotograf çektim, bol bol sohbet ettim, güldüm, eğlendim.
Anca dönüş yoluna geçtiğimizde yorgunluğumu hissettim ama nasıl olsa akşam erken dönüyordum otele, nasıl olsa crown'lar gelene kadar ayaklarımı uzatıp, dinleyenecek kadar zamanım vardı, dert etmedim.

Otele dönüşte ise değişen otel odası ile çok daha keyfim yerine geldi. Grand Prince Takanawa'dan Grand Prince New Takanawa'ya geçirdi kazumi bizi ve bu çok daha güzel ve tam bizim istediğimiz gibiydi. Şimdi crown'u bekliyorum heyecanla, bundan sonrası daha güzel olacak inşallah...

26 Mart 2010 Cuma

Japonya'da Ilk Rüya


Rüyalar ile bu kadar alakalıyım ve onların mesaj taşıdıklarına inanıyorum ya, bunun peşi sıra totemlerim de var benim. Mesela ilk defa uyuduğun yerde gördüğün rüya gerçek olur gibi :)

Yorgun geldim otele, yorgunluk kronik bir şey artık benim için ama uzun yol bahanem vardı bugün, geldiğim gibi odaya uzanıverdim rahat yatağa...

Japonya'dayım 11.000 km uzaktayım ama italyanlarım burada da benimle. Hep onlar vardı, tiger da vardı. Sıkıntidaydı, işini kaybetmekten korkuyordu, ben sizin gibi değilim, bu iş benim için çok önemli diyor ve ağlıyordu. Sen delirdin mi tiger diyordum, hatırlasana nelerden geçtim, ne zorluklar atlattım son aylarda ama geçiyor, merak etme diyordum.Ben onu benimle Italya'ya gelmeye ikna etmeye çalışıyor, Moncler satan bir mağaza ile kandırmaya çalışıyordum.
Indas'tan biri vardı, ihsan vardı telefonun öbür ucunda. Kartvizitini verdin mi diye soruyordu meraklı ama birazda kendi işini kaybetme korkusuyla, ben vermem diyordum kimse sormadıkça, kimse istemedikçe seninle çalışalım mı diye de sormam diyordum, şasırıyordu nasıl bu kadar kendine güveniyorsun, nasıl kendini tutabiliyorsun diye.
Leader vardı biraz mahçup, elini kolunu nereye koyacağını bilmez hali ile ama yumuşaktım ben, geçti gitti diyordum. Sonra mr.italy vardı her daim yanımızda. Sonra bir sürüleri daha, kocaman bir alışveriş merkezi kapısında, kocaman bir mağaza önünde duruyor ve konuşuyorduk.

Telefon ile uyandım, hasansan geldiğini bildirdi. Saat 22.00 olmuştu, üşenmedim, indim, yemek yedim onlarla...

TOKYO ile Kavuşma


Biraz gürültülü kalktıysa da koca gövdeli uçak, 11 saatlik uzun yolculuk sonunda gerçekten de kuş gibi konuverdi toprağa. Yolculuğun ilk beş saatini film seyrederek harcadığımdan sonrasında uyuyup, uyanınca sersem gibiydim ama büyük ama düzenli ve hızlı Narita Havalimanında herşey yağ gibi aktı ve indikten 45 dakika sonra kapıda otele gidecek otobüsü bekler durumdaydım.

Ilk şokum hava oldu tabiiki; bu kadar okumayı seven biri olarak dünyanın neresine gidersem gideyim, önden iki satır okuyup da bilgilenmek gibi bir huyum olmadığından ve gittiğim her yerde rüzgar nereden eserse, koklaya koklaya şehirleri tanıdığımdan ve ayrıca uzak olan her yer sıcaktır cehaletimden 10 derece, bulutlu ve keskin soğuk hava suratıma çarpınca üzülmedim dersem yalan olur.

Ikinci şokum ise , sigara oldu. Açık havada bile sigara için kapalı duman odalarını görünce, nasıl yani yaaa oldum. Yorgunluk, soğuk zaten vurmuştu da bu bana yapılır mıydı? Allahın açik havasında, leş gibi kokan küçücük odaya girmek tatsız tabii tatsız olmasına da yapacak birşey yoktu.

Sonrası.... Sonrasında saat gibi tik tak işleyen sistem ile otobüse binip 2 saatte otele vardım. Beni tanıyan ve daha evvel burada bulunmuş herkesin ilk tembihi sakın taxiye binme olduğundan, allahtan söz dinlemişim dedim, çünkü havalimanı gerçekten şehrin çok dışında ve 300 dolar yerine sadece 30 dolar harcayarak otele varmış oldum.

Grand Prince Takanava otelimiz; bu sene her yerde Grand'lardan gidiyoruz. Otel güzel, temiz, tüm merkez istasyonlara yakınlığı sebebi ile yabancılar için çok uygun olduğunu söylediler ama şehire daha henüz çıkmadığımdan nasıl bir semtteyiz anlamadım. Yarın öbür gün şehri koklayınca tam fikir sahibi olacağım ama çok şahane bir japon bahçesi var, onu çok beğendim.

Meğersem acayip önemli ve güzel bir zamanda gelmişiz. Kiraz ağaçlarının çiçek açtığı ve Japonların yeni yıla girdikleri dönemmiş bu. Yol boyunca ve bahçede de gördüm muhteşem çiçek açmış ağaçları ama hasansan havaların bu kadar soğuk olmasından dolayı hepsinin daha henüz açmadığını söyledi. Bilemedim bana bu hali ile bile şahane gözüktü.

Bugünü otelde dinlenerek geçirdim; evet biliyorum sadece bir haftam var, evet biliyorum ilk defa geliyorum ve evet biliyorum kim bilir bir daha ne zaman gelirim ama bu yorgunlukla deli danalar gibi dolanmak bana göre değil. Keyif adamıyız biz. Tanıdı çıkaramadıktan sonra eziyete dönüşüyorsa zevk, zevk değildir.

Bu gece yalnızım, yarın akşam crown, snm ve borga geliyor. Yarın onun için hasansan'lar ile şimdi yine adını unuttuğum samurayların şehrine gidip, bir sürü fotograf çekeceğim :)

7 saat ilerideyim, onun için kendi dünyamdan çok kopuk değilim...En çok doa güldürdü beni " coming soon; Den is in the moon ".... çok şeker...

25 Mart 2010 Perşembe

Gitmeden Hemen Once ≠ 8


Son dakikaya kadar koşturdum, son dakikaya kadar çalıştım, halledip işlerimi, sonunda, nihayet yola düşüyorum.
Kime niyet kime kısmet l.buddha ile planladık, crown ile gerçekleştiriyoruz. Her ikimizde dünyanın bir tarafından dolaşıp, çok değil saatler sonra crown ile buluşuyoruz.

Nihayet bir saat sonra binip o uçaklar arasından en çok sevdiklerimden birine, ayaklarımı uzatacağım, kitap okuyacağım, kimse ile konuşmak zorun olmayacağım, uyuyacağım ve gözlerimi, bizden ve dünyanın geri kalanından bir hayli farklı bir köşesinde Tokyo'da açacağım.

Bir hafta boyunca sadece canımın istediği şeyleri yapıp, canım arkadaşımla hasret gidereceğim, gezeceğim, ögreneceğim, yeni yeni tecrübeler edineceğim.
Tanrı gördüklerimizden eksik bırakmasın, şükretmek lazım; yine öyle bir zamana denk geldiki bu seyahat, istesem başka zaman bu kadar huzurlu ve istekli gidemezdim herhalde.

Yol uzun, hadi bakalım kuş gibi kalkıp, kuş gibi inelim. Keyfimiz yerinde olsun.

24 Mart 2010 Çarşamba

Tam Zamanı

Tam da en cıvcıvlı zamanda gitmek şımarıklık mıdır acaba diye sorgulayıp, kendimi ödevini yapmamış çocuk misali huzursuz yalakarken zaman zaman, şaka değil boru hiç değil tam üç aydır insan üstü bir tempo ile çalıştığımdan, son iki üç gündür yarınki yolculuğun TAM ZAMANI olduğuna karar verdim.

Tam zamanı gitmenin, biraz uzaklaşıp herkesten, herşeyden, kafayı ve enerjiyi toplayıp geri dönmenin. Herşey yerine yerleştirilip, geri dönüşümler için beklenildiğinden tam zamanı gitmenin.
Ofis de oturmaya başlamışken tam zamanı çocuklara biraz nefes aldırmanın, biraz kendi başlarına nasıl hareket ettiklerini görmenin.
Deniz'in gelmesine de çok az kaldığından, tam zamanı şimdi yollara düşmenin.

Nasıl bekliyorum o uçağa binipte saatlerce uyumayı ve bambaşka bir şehirde uyanmayı...
Evet evet tam zamanı dinlenmenin!

visitors; rossi, katyana, nicola (hımmmm!), camellini, lucia, r.ghierghia