27 Mart 2010 Cumartesi

KAMAKURA - ENOSHIMA


Ilk günü dinlenmeye ve kendime gelmeye ayırdıktan sonra bu ikinci günü, crown'larda akşam geç saatte otele varacaklarından, hasansan ve onun arkadaşları f.rotarak grubu ile gezmeye karar verdim.
Doğu'ya gittiğimde jet lag oluyorum ben; şimdi de bir hayli doğuda olduğumdan dün akşam üzeri uykusu sonrası gece bir daha uyuyamamış ve sadece 2 saatlik uyku ile katılsam da hiç tanımadığım 19 kişilik Türk grubuna, haleti ruhiyem yüksek, gezmeye görmeye, tanışıp, sosyalleşmeye açıktı tüm kapılarım. Göreceğim herşey benim için yeni olduğundan, daha öncesi olmadığından, koca şehri tek başıma gezmektense şehir dışına yapılacak bu turda bulunmakta hiçbir sakınca yoktu, beklenti yoktu, beklenti yoksa hayal kırıklığı da olmayacaktı. Her toplu tatil gruplarında olduğu gibi kasan, kıl olan, kendi memnuniyetsizliği ve bıdı bıdıları ile diğerlerinin de tadını kaçıran veya kaçıranlar varsa bile, konuk sanatçı olarak katıldığımdan varsa dertleri dert edecek halimde yoktu.
Benim için hasansan ve kazumi vardı, ben onları takip edecek, bol bol fotograf çekecek, gördüklerim ile kafamdaki Japonya'yı birbirine birleştirecektim.

Işte bu yüzden, sabahın 08:00'de bol şekerli çayımı duyumlarken karşıma çıkıveren, hazır ve nazır çok şeker gelin ile damat ve ekibinin de verdiği neşe ile bindim otobüse ve düştük yollara.

Ekip, yaş ortalaması 50'in üzerinde ve sabahın o saatine nazaran super neşeli, enerjik ve samimi çıktı. Otobüse adımı attığımın 10. cu dakikasında hepsi ile sohbet ediyor, şakalaşıyordum zaten kendilerini ilk cümlede deli ve arlanmaz-uslanmaz insanlar olarak tanıtan bir grup ile benim kaynaşmam sözkonusu olamazdı. Deli deliyi çeker diye düşünmüş olacaklardı ki onlarda, 45 dakika sonra ulaştığımız, şehir içindeki Yokohama'ya vardığımızda beni kendi rötarak klüplerine transfer etmek için ikna etmeye çalışıyorlardı.
Şeker insanlardı yani; neşeli, şakalaşan, şaka kaldıran, gezmeyi, görmeyi, yemeyi, içmeyi seven şeker bir grup.

Tahmin ediyorum Japonya'nın en büyük limanlarından biri olan Yokohama, biz çok fazla vakit geçirmesek de crown'lar geldiğinde mutlaka buraya geri gelmeliyiz diye içimden geçirdiğim, alçak binaların, sakin ama şık mağazaların, çin mahallesinin olduğu sevimli bir yer olarak gözüktü gözüme. Topu topu 20-25 dakikada sadece limanı ve şehri yukarıdan görebileceğimiz tepeye, ağaçların ve yüksek merdivelenlerin arasından geçerek çıktıktan ve çıktığımız süreden daha az vakit orada kalıp, tekrar aşağıya inerek tekrar Kamakura'ya dolu yol almak için otobüslere bindik.

Kamakura, Tokyo'nun güneyinde, verilen bilgilere göre şehirden 1 saatten az ama gerçekte trafikten olsa gerek rahat 1,30 saat veya fazlası mesafede bir sahil kasabası. Samuraylar'ın şehri... Aldım bilgileri bari tam yazayım; 1192 yılında ülke yönetimi Aristokratların elinden Samuraylaræin eline geçince hatta 150 yıl Japonya başkentliği yapmış bir şehir.
Ama başkentlik yapmayacak şehir de değil hani, içinde ve çevresindeki sayısız tapınakları, önemli abideleri, yemyeşil alanları, yollarda bahçelerde sakura ( kiraz) ağaçları ve uçsuz bucaksız kumsalları ile şahane küçük bir şehir.
Yani Samuraylar'ın devri kapanmış, başkentlik payesi alınmışsa da yüzyıllar önce elinden bugün hala Doğu Japonya'nın Kyoto'su ünvanını taşımaya devam etmekte, bana göre de bunu çok da hak etmekte, zira daha şehrin kalbine akıpta sokaklarda serseri mayın misali dolaşarak, hiçbir zaman şahir haritası ile gezmediğimden kaybolmadıysam da, iki gündür trafik yüzünde de arabalarda geçirdiğim saatler boyunca Tokyo ne mimari olarak ne de ruh olarak, diğer metropollerden, New York'tan veya Honk Kong'dan farklı görünmedi bana.


Belki de bu yüzden, bu küçük ama sevimli, renkli ama ahenkli, bol yeşilli, bol tapınaklı şehir bu kadar çok hoşuma gitti. Ilk gezdiğimiz tapınak Hase tapınağı oldu; renkli japon bahçeleri, inanılmaz deniz manzarası, çiçek açmış ağaçları, şahane mimarisi ve içersindeki 721 yılında, 2 milyondan fazla insan tarafından yapılan iki adet devasa Kannon Bodisatva heykellerinden biri ile muhteşem bir açılış oldu. Bu heykel büyüklüğünün yanısıra, Kamakura'dan tahminim 500-600 km uzaklıktaki Nara bolgesindeki Hase kasabasındaki dev bir ağacın gövdesinden yapılmış ve insanları kurtuluşa ulaştırması için dualarla denize atılmış ve tam olarak 15 yıl sonra Kamatura'ya ulaşmış olması ile de çok önemli. Gezmiş dolaşmış, hiçbir yerde durmamış, onca yıl içerisinde kimse varlığını görmemiş ve sonunda bulunduğu tapınağı Kanto bölgesindeki 33 kutsal yerder 4.sü bilinegelecek olan evine ulaşmış yani.


Böyle bir şaşahalı heykel sonrası, daha büyüğü olabilir mi acep diye düşünürken ikinci durak Kamakura DAIBUTSU olunca, gözlerim merakımı gideverdi hemen, zira bu Japonya'daki en büyük ikinci Buddha heykeli idi. 1200'lerin ortasında yapılan ve yıllarca kapalı bir mekanda tutulmuşken, 15.yy daki bir tsunami felaketi ile tapınak yer ile bir oluyor ancak buddha bütün ihtişamı ile oturduğu yerde ama bu sefer açık havada kalmaya devam ediyor. 11,5 metre boyunda ve içi boş olmasına rağmen 120 ton ağırlığındaki buddha'yı yakından görmek ve hasansan'ın extra anlatımları ve derin mevzu sohbetleri hakikaten çok hoştu.


Bu muhteşem ve bol sprituel sohbetli tapınaklar arkasında çiçekli tramvay ile 10 dakikalık mesafedeki ENOSHIMA yarımadasına gitmek daha da hoştu. Samuray'ların ruhları hissediliyor hissedilmesine ama uçsuz bucaksız kumsallar sonundaki küçücük yarımadada şimdi onların yerini yüzlerce yelkenli, yelkenci, dalga ve rüzgar surfçüsü almış. Tepelerinde uçuşan sayısız karga ve ne olduğunu anlamadığım kuşları ile ada minik binaları ile rengarenk göründü gözüme. Ben hiç gitmedim, bilemiyorum ama kimileri Cunda adasına benzetti, ben hiçbir yere benzetemedim ama çok sevdim.
Yarımada gezintisi keyifli, ortasındaki italyan bile olsa öğlen yemeği keyifli, insanlar keyifli, ben keyifli idim.
Bol bol fotograf çektim, bol bol sohbet ettim, güldüm, eğlendim.
Anca dönüş yoluna geçtiğimizde yorgunluğumu hissettim ama nasıl olsa akşam erken dönüyordum otele, nasıl olsa crown'lar gelene kadar ayaklarımı uzatıp, dinleyenecek kadar zamanım vardı, dert etmedim.

Otele dönüşte ise değişen otel odası ile çok daha keyfim yerine geldi. Grand Prince Takanawa'dan Grand Prince New Takanawa'ya geçirdi kazumi bizi ve bu çok daha güzel ve tam bizim istediğimiz gibiydi. Şimdi crown'u bekliyorum heyecanla, bundan sonrası daha güzel olacak inşallah...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu gadget'ta bir hata oluştu