16 Şubat 2010 Salı

Bu nedir böyle?...



Düşün gelsin...
Deri koltuksa eğer doğal renk olacak, koyu olacak, mümkünse güzel bir ahşap ile sarmalanacak, yüzyıl yaşayacak...Üçlüsü olmaz, beyaz olmaz, renklisi hiç olmaz. Evde de olmaz, otelde de, iş yerinde de. Sevmem, sevemem...Şaşırdım, hiç beklemezdim, yakıştıramadım :)
Bu kadar farklı olabilir miyiz gerçekten? Yok canım olamaz, vardır mutlaka bir açıklaması...

visitors : palazzi & adri...erken çıkan yol alır. Vintage da basic de benimdir, kurtarılmış bir 2011 yaz...önümüze bakalım...

15 Şubat 2010 Pazartesi

Dönüşü Fantastik Olcaktı Tabii...



Normal insanlar için gece uykuya dalmadan önce kitap okumak, güzel yada sıkıcı farketmez, geçmiş bir günün arkasından kafaları boşaltmaya, hayal güçlerinin diyarında biraz dolaşıp, rahat bir uykuya dalmak anlamına geliyordur herhalde. Bildiğim birçok insan için kitap okumak uyumayı kolaylaştıran birşey. Bu alışkınlığı olanların benim gibi işin bokunu çıkardıklarını duymuyorum; her gece bir, bilemedin iki chapter okuyup adabı ile yarı baygın bir şekilde yorgan altındaki yerlerini arıyorlarmış, hatta kimisi de var ki ikinci sayfaya gelmeden gözleri kapanıyormuş.

Ben mi ? Bir kere aldın mı elime, bir bölüm daha bir bölüm daha derken kendimden geçip, ne saatin, ne ertesi sabah erken toplantıların, ne de başka bir şeyin farkında oluyorum; kaptırıp kendimi, sonrasının merakından saatlerce okuyorum. Dün gece, birazda inattan yeniden okumaya başladım bir türlü konusuna bile giremediğim kitabımı; bu sefer heyecanımı kontrol ettim, ettim de yazarın dili o kadar akıcı ki sabahı da 3.30 ettim, üstelik ertesi gün palazzi'nin gelip de deli gibi koşturacağımı bildiğim halde. Çok az kişiden çekinirim ben profesyonel hayatımda, zorlasam sayıları 3 ü geçmez ve palazzi bunların en başıdır;  en çok sevdiğim, en çok saygı duyduğum, en güvendiğim ama en çok da çekindiğimdir. Palazzi, telefonun üzerinde adını gördüğünde, cevaplamadan önce kendine çeki düzen verdiğin, oturuşunu bile düzelttiğin, telefonun zilini 3 kere çaldırtmadıklarındandır. Buna rağmen bir kitabı elinden bırakamayarak , ertesi güne 5 saat uyku ile başlayacağımı farkettiğimde allah allah nidaları ile uyku öncesi klasik düşünce diyarlarımdan dolaşmamaya çalışarak, uyumaya çalıştım.

Sonuç; den klasiklerinden fantastik bir rüya, nihayet!

Beş yıldızlı bir otelde, açık renk, uzun bir ahşap masanın ucunda italyan bir aile ile iş görüşüyorum. Bir aile şirketi, anne-baba, biri kız diğeri erkek 2 çocuk. Bulunduğumuz salon bir otelden çok bir sarayı andırıyor, duvarlarından şırıl şırıl sular akıyor, muhteşem ihtişamlı avizeler tavanlardan sarkıyor, küçük, zarif aplikler duvarları süslüyor. Kabartmalı duvarların, çicek desenli ipek halıların, mobilyaların hepsi yumuşacık pastel renkli.
Aile çocukların benim ile bir süre kalmaları gerektiğini söylüyor iş için; 25 yaşındaki oğlan bizim f.boari ye benziyor ve gözleri iş için değilde başka birşey için kalmak istiyormuş gibi bakıyor. Çocuk bu daha diyorum, gülüyorum, anlamamazlığa gelip yanlarından ayrılıyorum.
Koridorda yürürken birden en büyük dayı ile karşılaşıyorum üzerinde beyaz bornozu, saçlar yataktan yeni kalktığını belli eder şekilde dağınık. Ama duruşu, ses tonu hepsi o eski ihtişamlı günlerdeki gibi. Önünde el pençe divan duran otel çalışanları ile konuşurken yanina yaklaşıyorum, birkaç saniye bana baktıktan sonra "ahh cadı seni tanımadım" diyor ve öpüyor, hemen sonra yine o hükmeden otoriter sesi ile "bana bir kalem lazım, rengi, şekli, ebadı normal birşey olsun " diyor, ben hallederim deyip yanından uzaklaşarak yan odaya giriyorum. Leader ve lions ile karşılaşıp bana bir kalem lazım palazzi için diyorum. Leader gömleğinin cebindeki siyah, köşeli kalemi çıkartıp bu olur mu diye sorarken, ne garip bir bu kalem diye düşünüyorum ama işimi görür diyorum ama birden leader tereddüt edince vermekte "ne kadar ki bu kalem?" diye soruyorum "220 tl" diyor , " iyi işte olur, çok da pahalı değilmiş" diyorum ama vermek istemediğini anlayınca "neyse biz ona başka bir tane alalım o zaman, şöyle 80 tl lik birşey olur, alt tarafı geçici birşey istedi" diye düşünüyorum ve birden salonun dikiş makineleri ile dolu olduğunu ve ikisi ile birlikte çalışan işçiler arasında dolaştığımı farkediyorum...

Hoop hooopp 4.Leventte ki eski evin uzun koridorun peşi sıra 5 ayrı kapıya açılan dikdortgen holdeyim. Duvar dibinde, köşeleri birbirine dokunacak şekilde simettrik bir şekilde iki beyaz kurutma makinesini,  her ikisinin üzerinde de iki koca siyah tabutu ve başlarında d.p.s i buluyorum. Bunların burada hala ne işi var diye soruyorum sakince ama şaşkın bir şekilde. Gönderemedim diyor şimdi hatırlamadığım sebeplerini sıralıyor, içindeki ölülerin gözlerinin oyulması gerektiğini ama bu fikirden hoşlanmadığını söylüyor ve birden sağ tarafta, onun tarafındaki tabutun kapağını açıp, siyah fermuarlı bir torbanın içindeki cesedi, sanki tüy gibi hafifmiş gibi tek eli ile yukarı dogru kaydırıp, altındaki beyaz torbayı çıkarıp, tabutu kapatıyor. Korkmuyorum hiç, sadece ölülerin ağırlaştığını zannederdim nasıl tek eli ile hareket edebildiğini düşünüyorum, içındekinin behiye olduğunu duyunca, rüyada olduğumu düşünerek "ahh ömrü uzadı" diyorum. Elime bir tenis raketi ve yeşil yeşil topları alıp saydırmaya başlıyorum....

Birkaç zamandır böylesine net hatırlyamadığımdan rüyalarımı, pek bir neşeli uyanıyorum. Neremden uyduruyorum bütün bunları hiçbir zaman cevabını veremeyeceğimi biliyorum ama fantastik bir şekilde de dönmüş olsalar, mutlu oluyorum....

Gün palazzi ve adri ile gayet rahat, güzel ve verimli geçiyor. Akşamında sunset deki keyifli, bol kahkahalı, bol dedikodulu yemekten üçümüz de iş dışında herşeyden konuşup ayrılıyoruz....

14 Şubat 2010 Pazar

Ne Var Bu Kitapda Yahu????


Ilk defa böyle birşey başıma geliyor, şoktayım!!! iki gündür yeni başladığım, Fabio Volo'nun kitabını elime alıyorum, birkaç sayfa okuduktan sonra birden nefesim kesilmeye başlıyor.
Daha kitabın başındayım, konuya bile adam akıllı giremedim, öyle ağır bir kitap falan da değil, ne oluyor anlamadım. Ama elime aldıktan, birkaç sayfa çevirdikten sonra daha derin nefes almaya, iç çekmeye, kalp atışlarımı duymaya başlıyorum.

Acaba son zamanlarda çok okudum, ara mı vermek lazım diye bile düşündüm de bunca yıldır okuyorum, birşey olmadı da bu ne? Acaba başka bir kitaba mı başlasam dedim ama şimdi de içim içimi yiyor bu kitabın içinde ne var , acaba hayatımı değiştirecek bir mesaj falan mı var diye :).
Onun için inat ettim yeniden elime alacağım birazdan da çok acayip birşey bu...Öleceğim sonunda galiba ya meraktan yada heyecandan ...

Buarada olması gereken, eskilerden bir pazardı bugün. Öğlen anotherstar'ın telefonu ile uyanıp, nişantaşında keyifli bir kahvaltı, arkasından HK, arkasından ev, telefon trafiği; önce bebish, sonra l.buddha, sonra amour...hepsinin hikayesi üç aşağı beş yukarı aynı, hepsi şahane kadınlar, hepsi birbirinden kool...Nihayet ve nihayet aylardan sonra konu ben değilim durumu halen devam ediyor; onlar anlatıyor, ben dinliyorum ve bundan çok memnunum...

Geri Gelmiş Olabilir Misin ?


Bütün bir cuma gününü, aklımın bir köşesinde hatice sultanı düşünerek ve her geçişinde arkasından rahmet okuyarak geçirdim. Her inanışımda ölenlerin arkasından dua etmek olduğundan, her duada ruhlarının hafiflediğine, rahata erdiklerine ve buna ihtiyaç duyduklarında sana kendilerini hatırladıklarına inandığımdan gün boyu devam ettim.

Budist inanışa göre cennet de cehennem de burasıdır; şimdi hatice sultanı düşündüğümde ne yazık ki bu yaşantısında kendi cehenneminde yaşadığını düşünüyorum, zira ne yazık ki genç sayılabilecek bir yaşta ansızın gözlerini kapadığı güne kadar pek gün yüzü görmeyen, hayata çile çekmeye gelen kadınlardan biriydi o.

Çocukluğumun en sevilen karakterlerinden biri, Adile Naşit kıvamında bir kadındı; tıpkı onun gibi mini mini ve tombul. Güler yüzünü hiç esirgemez, ne istesek yapardı biz çocuklara; en çok onun evine gitmeyi, en çok onunla gezmeyi, en çok onun bizim evimizde kalmasını isterdim. Büyümem gerekti yaşadığı dramları ögrenmek için ama artık iki kadın olarak arkadaş olduğumuz da bile dert yandığını, isyan ettiğini, bir tek damla bile gözyaşı döktüğünü görmedim. Şimdi düşününce herşeyi, anlamakta hala zorluk çekerim nasıl katlanabildiğine.

Iki hayırsız oğlunun arkasından dünyaya getirdiği küçük kızını iki yaşında kaybetmek yetmezmiş gibi, koca bir hayatı ve güya bu hayatın arkadaşını kumar ile, içki ile ama en acısı bambaşka ikinci bir aile ile paylaşmak zorunda kaldı, bile bile. Adaşım diğer kadını, o kadından olan kız çocuğunu hep bildi, hepsi bildi, bir hayalet gibi içlerinde yaşadı ama hiç olay çıkarmadı. Öyle bir yerden alınıp, diğer bir tarafdan bolluğa gömülmedi; her ne kadar benim hafızamda çok güzel anılarla saklı da kalsa, kemerli kapısından adımını attığın anda buram buram ortanca kokan bahçeli, süs havuzlu çağlayanda ki ev, aslında hiç de benim hatırladığım kadar şahane değildi. Son yılların geçirdiği bodrum katında ki ev ise oradan da beterdi.

Annesinden ayrılan, herkesin evinde rahat rahat kalan bir çocuk değildim ben. Kimsenin evinde acıktığını, susadığını, canını çekeni rahat rahat söyleyen de olmadım; onun için sepet gibi her gittiği yere beni de götüren annem ile gezer tozar ama mutlaka onun ile geri dönmek isterdim. Ama onda kalmak ister, kendi evimdeymişim gibi rahat ederdim. Komşudan öte, kocaman bir aile aynı çatı altında yaşıyormuş gibi, her kapının üzerindeki anahtarlar ile bir başkasının evine zili çalmadan girebilme özgürlüğü, bir yandan şaşırtıci bir yandan da çok eğlenceli bir oyun gibi gelirdi bana.

Çok komik, ufacık tefecik, şisman bir kadındı ama arı gibiydi. Hiçbir şeye erinmez, annem gibi heryere yetişirdi. O kadar iyi bilirdi ki nereye nereden gidilmesi gerektiğini, üçümüz yollara düştüğümüzde, biraz geride kalsa, hemen annemi durdurup onu beklememiz gerektiğini söylerdim; korkardım herhalde kaybolacağız, annem yolu bulamayacak diye...
Kimsenin bilmediği zamanlarda bile onun yanında sigara içer, erkek arkadaşımla daha uzun vakit geçirmek istediğimde gece onda kalırdım. Ne girdiğime karışırdı, ne sigarama, ne telefon konuşmalarıma. Hayatı boyunca kimseye hesap soramadığından, sormuşsa bile cevap alamadığından olsa gerek, hiç sık boğaz etmezdi.

Neden katlandı, nasıl katlandı böyle bir hayata bilmiyorum. Böyle bir yaşantıyı tek başına kaldırabilecek kadar güçlü iken, buna katlanmaya zorlayan güçsüzlüğün sebebi neydi bilmiyorum. Başka türlü davransa idi, başkaldırsaydı, isyan etseydi farklı olur muydu onu da bilmiyorum ama ruhunun iyi olduğunu ve gelecek seferde daha iyi bir yaşantıya merhaba diyeceğini ( belki de dediğini) biliyorum. Yıllar oldu aramızdan ayrılalı, uzun zamandır da aklıma gelmiyordu, vardır bir sebebi elbet. Rahat uyu haticecim...

13 Şubat 2010 Cumartesi

Heyecan


Uyandığımdan beri önce fikir almaya gelen ceylan, arkasından i.k.d derken sabahtan akşama dolu ev boşalınca, kalktığımdan beri aklımda olan kitabımı elime alıp okumaya koyuldum. Italyanca okumayı özlediğime karar verdiğimden, hazır yazı şeklini beğenmişken Fabio Volo'nun bir önceki kitabını "il giorno in piu" okumaya başladım.
25-30 sayfa okumuşken , birden heyecanladım, birden nefes almam derinleşti, birden daha sık ve daha derin nefes alma ihtiyacı hissetim. Fiziksel bir sebep değil hissi yaratan ama tam olarak nedir anlamadım.
Kalktım yataktan, evde dolaştım, elim telefona gitti crown'u arayayım diye ama yapmadım. Ne oldu ki birden heyecanladım, hala yazarken bile biraz öyleyim...Anlamadım...

12 Şubat 2010 Cuma

Yarınların ilk günü

Rüyalarımı hatırlayamıyorum birkaç zamandır; her sabah bir rüyadan uyanıyorum, biliyorum ama kelimelere dökemiyorum nedense. Hep bir his ile uyanıp, hislere yoğunlaşıp sahneleri hatırlamaya çalışıyorum ama yine de olmuyor. Magical saatleri devamlı yakalıyorum da rüyalarımı bulamıyorum. Belki bedenim çok yorgun, çok koşturuyorum ve daha derin uyuyorum bilmiyorum ama her sabah bir rüyadan uyanmaya alışık ben, afallıyorum.

Bu sabah da onu gördüğüme emin olduğum bir hisle uyandım. Uzun uzun düşündüm olmadı. Belki yeniden uyursam geri dönerim dedim, yine olmadı. Kalkmak istemedi canım hiç, günlerin yorgunluğu ve kargaşasından uzak durmak istedim belki; başım dönüyor, hastayım galiba, yataktan çıkmayayım dedim ama o da olmadı. Kalkmak, gidip çalışmak , bu döngüden çıkmak lazımdı. Keyifsiz başladı gün yani; akşamına kadar da dünyayı kurtarmadım açıkçası, çıkmasaydım da o yataktan bugün birşey eksik kalmayacaktı...

Ama akşam mesailer bitip de telefonlar çalmaya başladığında üç kıtadaki üç arkadaşıma ne iyi geldiğimi hissettim, daha doğrusu onlar sözleri ile öyle olduğumu hissettirdiler. Böbürlenmek değil bu yazdığım; değer verdiğin, emek harcadığın, kıymet bildiğin arkadaşlarının dertlerine ortak olduğunda (tıpkı onların sana yaptığı gibi), karşılığında da yorumlarınla hafiflediklerini ifade ettiklerinde, hayata dair hiçbir iz bırakmayacağını düşündüğün günlerden biri, bir anda çok önemli birgün haline dönüşebiliyor.
Yarın birisi için bir dönüm noktası, bir diğeri için daha sakin davranacağı birgün olacak...
Uyuz başlayıp, sakin ve önemsiz detaylarla başlayan bugün aslında sağlıklı yarınların ilk günü olacak.

Kıymet vermek lazım der durur anotherstar, ben de severim bu lafı, katılırım da sonuna kadar. Bazen gelmese de elinden hiçbirşey, sadece karşındakini dinlemek, içini dökmesine izin vermek, destek olmak kıymet vermektir. Yapacak birşeyin olmasa da ben buradayım demek, dertli olduğunu bildiğin kişiyi yalnız bırakmamak, açmasa da telefonlarını, aklımdasın mesajını bırakmak kıymet vermektir. Derdine dert demesen bile sırf onun için dert olarak görmek, önemsemek, dur bakalım buluruz bir çaresini deyip elele vermek kıymet vermektir.

Bense hem veririm hem de bilirim kıymet; dinlerim sonuna kadar, ihtiyaç duyanı asla bırakmam yalnız da bırakıldığımda öyle, bir yolculuk sonrasını bile anlatmak gelmez içimden...

10 Şubat 2010 Çarşamba

Değiştiremezsin, zorlama!


Çok insan tanıyorum, hergün de yenileri ile, her cinsi ile tanışıyorum; hayat hikayeleri duyuyorum, başlarından geçen olayları, hayallerini, amaçlarını dinliyorum ve hala şaşırıyorum; ne istediğini veya istediği şeyin gerçekte ne olduğunu bilmeyen insanları gördükçe ağzım hakikaten hala açık kalıyor.

Bugün iki ayrı insan, iki ayrı dünya ve iki ayrı şaşırtıcı şey duydum...

Biri geliyor karşına, oturtuyorsun ve anlatıyorsun; dışardan çok havalı ve müthiş göründüğü için herşey, içinin aslında o kadar da kolay olmadığını karşındakinin anlama kapasitesine göre, bazen saatlerce anlatıyorsun. En baştan kuralları, olmayacakları, olamayacakları tek tek sıralıyorsun. İşin özünde çok medeni bir ortam da olsa en kötü senaryoyu önüne koyuyorsun ki kafasında kurduğu süslü dünyanın sadece ondan ibaret olmadığını anlasın diye. Herşey iyi giderse, yok ya o kadar da gözümün korktuğu kadar değilmiş densin diye. Kalırsa uzun süre kalsın diye. Ama işte gel gör ki, küçük dağları ben yarattım halini dışarıda bırakmayı kendi özgür iradesi ile bırakmayı tercih eden, illa da burada olmak istiyorum, muhtemelen, değişirim yada değiştiririm diyen zihniyet kısa bir süre sanki bunlar kendisine hiç söylenmemiş, sanki kendisine başka şeyler vaat edilmiş, sanki kendisi o gün orada değilmiş de siluetini göndermiş onun için de bunlardan bi haber hareket edince, sadece şaşırıyorum. Ne bir kızgınlık, ne bir öfke, ne bir yargılama; duygusal olarak hiçbirşey hissetmiyorum da hala şaşırıyorum...

Bugün ilk defa sevgili bir çiftin ki anlatılan hikayede oğlan ağır arıza, sorunlarını çözmek için terapiye gittiklerini duydum. Cift yeni evlenmeye karar vermiş ama gel gör ki terapi ondan çok önce gelmiş.
Kızın, saçma sapan bir sebepden dolayı, ortada evlilik gibi zor bir kurumun sorumlulukları, rutini vs vs vs sorunları yokken, hayatını daha şimdiden karartan bir adam ile hala evlenmek için inat etmesine, sırf kaybetme korkusundan, onun daha varlığını bile bilmeden önceki önemsiz bir hikayesini yokmuş gibi örtbas etmek için deliller yaratmaya çalışıyor olmasına, kendini inkar etmesine çok şaşırıyorum.
Ben aşka inanırım; aşkta gurur olmaz, mesele aşk ise gerisi teferruat diye bangır bangır bağırıyorum ama bu kadarına yuhhh diyorum.
Adam da bağırıyor bangır bangır bu evlilik işi benim ile olmaz diye ama kız dangalak ( hep öyle olduğunu düşünmüşümdür , piştt detay verme Den bütün dünya okuyor), bildiğin kör işte...Ne ise derdi, evlenince, tek başına kalmayınca ne konacak başına bilmiyorum ama bu kadar aşikarken herşey, nasıl hala çabalıyor gerçekten anlamıyorum ve şaşırıyorum.

Herhalde yine ben değiştiririm, bu da geçsin herşey güzel olacak hayalperestliği var altında ama kimse söylememiş mi bu çok okumuş, çok bilmiş, kocaman firmanın bilmem ne çok müdüresine ki ; evlilik zor kurum, herşey mükemmel uyumlu iken bile zor kurum, özünde insan doğasına aykırı bir kurum diye. Daha geçmeden eşikten, terapiler, yalanlar, örtbaslar, entrikalar varsa değiştiremezsin hicbirşeyi diye...Seni yalana dolana iten adam varsa karşında (sebep ne olursa olsun), düzelmez birşey, arkana bakmadan kaçman lazım diye. İşte bu durumda gururuna sıkı sıkı sarılman, aslanlar gibi kendini savunman lazım diye.

Insan psikolojisi gerçekten çok acayip birşey, eğitim meğitim hikaye bu durumlarda, ne istediğini veya neyi istediğini bilmemek çok feci çok....