20 Temmuz 2011 Çarşamba

AVARE


Elindeki çok sevdiği oyuncağı alınmış da dudaklarını büzmüş, boynunu bükmüş küçük bir kız çocuğu gibi hiç sesimi çıkarmadan, sakin,alışkın olduğum iniş ve çıkışlar olmadan geçen son bir senede yaşadıklarımı yazsaymışım; ya bir seyyahın ya da takılmış plak gibi hep aynı şeyleri tekrarlayan bir zır delinin günlüğü tadında şeyler çıkacakmış ortaya...Çünkü anlıyorum ki bütün o aylar boyunca belirgin olarak yaptığım tek şey, Istanbul'a adımımı atar atmaz istem dışı yüzüme yerleşen ciddi ifade ile herbiri diğeri ile aynı gibi görünen günleri geçirmek ve bir sonraki yolculuğu planlamak olmuş.
Gittiğim yerde yüzüm gülmüş, döndüğüm de ise düşmüş.

Birbiri arkasına yaptığım tüm o yolculuklar aslında bir kaçış olduğundan ama ne kadar ve nereye kaçarsan kaç, kaçtığın şeyi de kendinle beraber, dünyanın en ücra köşesine bile götürdüğünden, vardığında yabancı topraklara, aslında sadece ilk birkaç gün kendini hafiflemiş ve özgür hissediyorsun. O kandırıkçı hafiflik duygusu ile bir an yeniden normale döndüğüne, yeniden birşeylere heyecan ve merakla baktığına inandırıp kendini mutlu hissediyor; sanki boğazındaki tüm düğümler çözülmüşcesine, sanki daha önce hiç oylesine dolu bir nefes almamışcasına, derin bir ohh çekip "geçti artık!" diyorsun ama o da fazla sürmüyor; çünkü çok değil sadece birkaç gün sonra "nedenler, acabalar, keşkeler" dönmeye başladığında yeniden kafanın içinde,başladığın noktaya dönüyorsun ve bu sefer  tek fark, pencereden dışarı baktığında gördüğün hiç bitmeyen trafiği ile muhteşem boğaz manzarası değil de bambaşka bir şehirin yabancı telaşı oluyor. Sanki hiç valiz hazırlamamış, sanki saatlerini havaalanlarında binbir cesit  insanın hayatlarını tahmin etmeye çalışarak gecirmemiş, sanki uçaklarda muhtemelen hayatın boyunca bir daha hiç karşılaşmayacağın insanlar ile birkaç saatliğine aynı kaderi paylaşmamış, sanki benjaminin gölgesindeki deri koltuğundan hiç kalkmamış gibi hissediyorsun.  Işte o zaman tüm bu yolculukların da tıpkı gelip geçici sevgililer gibi aklını bir süreliğine çelip, gözünü boyadığını, kısa süreliğine sana iyi geldiğini ama aklını başından alan kalp çarpıntısı olmadığından bir solukta, girdikleri hızla kendilerini imha ettiklerini anlıyorsun.

Çözüm sandığının işe yaramadığını anlamak iyi hoş da sonrası pek öyle olmuyor, hemen sonra "şimdi ne olacak, denemediğim ne kaldı ki?" diye düşünmeye başlıyorsun; yine o deri koltukta , yine elinde bir kitap, gözün dışarda kara kara düşünerek saatler geçiyorsun. Büyük şehir efsanesi, her derde deva olduğu söylenen zamanın da senin için farklı işlediğini, içinde esen fırtınaları dindirmese bile bir başarısız deneme karşısında daha sakin kalmana yaradığını öğreniyorsun ve yine kara kara ama bu sefer sakin bir şekilde düşünmeye, yeni bir çıkış yolu aramaya başlıyorsun...

Çok gezdim geçtiğimiz aylarda; uzak, yakın demeden, daha önce gördüm, görmedim ayrımı gözetmeden
yollara düştüm. Her dönüşümde buradan daha uzaklara, daha farklı olana gitmek istedim. Sanki mesafeler uzadıkça , gördüklerim farklılaştıkça ben normale dönecektim. Kaç uçağa bindim, kaç saatimi 30000 fitin üzerinde geçirdim, tanımadığım kaç bin kişinin fotografını çektim bilmiyorum ama dünyada görülecek dev budha kalmadı onu biliyorum. Uzaklaştıkça özgürleştiğimi zannettim, özgürleştikçe  hayatta korktuğum ne varsa tek tek yaparak içimdekini koparıp atmaya çalıştım. Çalıştım çalışmasına da işte yine birgün o deri koltuğa oturup da oturduğum yerde kalmak istediğimi, artık rüyalarımı hatırlayamadığımı, geleceğe dair beni heyecanlandıran birşeyin olmadığını farkettiğim anda geçici sevgililerim gibi seyahatlerin de bana yetmediğini anladım. Aslında hiçbirşey yetmiyordu; en çok da Istanbul. Söylemiyordum kimseye ama kızgındım Istanbul'a...Her türlüsüne binlerce seçenek sunduğuna, herkesi mutlu edecek kadar zengin olduğuna inandığım şehir bana yetmiyor, yenisi bile eski gibi geliyor, bütün suç onda olduğundan içimi sıkıyordu ki birden ikili hayat fikri belirdi aklımda. Iki ayrı ev, iki ayrı hayat, iki ayrı dünya; tıpkı Audrey'in söylediği gibi "hangisi canını sıkmıyorsa orada olmak"...Audrey'den mi etkilendim, yoksa o gün bu parlak fikir ile heyecanlanıp hemen hayata geçirdiğim için mi Audrey oradaydı bilemem ama Italya'da bir evin olması, yarı dönemli Italya'da yaşama kararı bir gece yarısı böylece giriverdi hayatıma.

Karar vermek işin zor kısmı hayatta, bir kere karar verdikten sonra gerisi çorap söküğü gibi geliveriyor. Ben ki hayatı boyunca içgüdüsel olarak hızlı ve radikal kararlar vermiş biriyimdir, bu kararı da bir gecede verdiğimi zannettim uzun süre ama bu yazıyı yazmadan önce nereden nereye geldiğimi anlamak için  okudukça geçmiş yazıları, aslında bu fikrin nasıl usulca, ince ince, oya gibi ruhuma işlenildiğini, aslında o gece o kararı vermeden çok öncesinde sinyallerini verdiğini anladım. Ama işte o gece kalktım o koltuktan, gerisi kendiliğinden geldi ve bir sabah uyandığımda Genova'daki evimde buldum kendimi.


Rapallo'da başlayan ev arayışım Genova-Nervi 'de, adı gibi gerçek bir cennet bahçesinin içinde bitti.
Ev arayış bitti ama hayatıma getirdiği yenilikleri, bende yarattığı değişiklikleri, unuttuklarımı zorunlu olarak hatırlatmaları hala bitmiyor. 
Ilk ögrendiğim kaç kere gidersen git, ne kadar insan tanıyorsan tanı, ne kadar dillerini konuşup işlerini doğal bir rahatlıkla halledersen hallet, yabancı bir ülkeye ziyaretçi olarak gitmek ile orada yaşamak arasında inanılmaz bir fark olduğu oldu. Öylesine kolay olacağını hayal etmiştim ki herşeyin, oturtana kadar düzeni şaşılacak kadar gözümü korkutan durumlar yaşadım ilk aylarda. O kadar alışmışım ki hayatımın  belli bir düzen ve kolaylıklar içinde gidiyor olmasına, bulamadığımda en basit şeyi anlamsızca sudan çıkmış balığa döndüğüm anlar oldu; şimdi hatırlayınca gülüyorum ama en kan çektirici sorunlar karşısında bile soğukkanlı kalabilen bu kadın bir süper markete girip, gördükleri karşısında gözleri boncuk boncuk yaşlar ile dolu, ben burada ne yapıyorum diye kendini zayıf hissetti. Yaşadığım hayatın bir lutüf olduğunu biliyordum, zaten yaşama şeklim ve onun içini dolduran tüm kıymetlilerim dolayı da hep çok şanslı olduğumu, reankarnasyona inanan biri olarak içimdeki ruhun iyi bir evrede olduğunu düşünüyordum ama ki buradaki "ama" çok önemli; bana bahşedilen bu ayrıcalıklı durumu artık normal birşeymiş gibi algılamaya, hatta bu tür konforlu servisin hakkım olduğunu düşünmeye,hadi korkak alıştırma Den'cim, yazıver direk, şımarmaya başladığımı farketmemiştim. 
Ne zaman ki 4 kapıcılı bir binaya haftalarca koliler taşıdım tek başıma,elektrik-su paralarını ödemek için banka sıralarında beklemeye, market alışverişinden , bozulan arabanın tamirciye götürülmesine kadar herşeyi kendim yapmaya başladım; bir yandan uzun zamandır canımı sıkan Istanbul'daki ayrıcalıklı hayat kafama dank etti bir yandan da, gerçek evimde çok uzun zamandır, ne kadar çok şeyi yapmadığımı farkettim. Mesela ben hiç çöpü çıkarmadım, yıllardır bir bankada, noterde sırada beklemedim, bırak araban inip benzini kendin doldurmayı, yıllardır nakit para ile almadığımdan, benzine ve daha bir sürü günlük şeye ne kadar para harcadığımı bilmedim. Nereye gidersem gideyim arabamı hep vale parkinge bıraktım iki adım fazla yürümemek için. Elime çekici çiviyi alıp da evimdeki tek bir resmi asmadım, en sevdiğim benjaminime gün aşırı 3 litre suyu kendim vermedim. Hep neyin nasıl yapılmasını söyledim, ilgi gösterdim, yol gösterdim ama yapmadım,yaptırdım. Nasıl yapılacağını bilmediğimden, elimden gelmediğinden değil elbet zira görünen o ki aslanlar gibi de yapabiliyorum saymadığım bir sürü şeyi daha ama deli gibi çalışıyor, çok yoruluyor, dünyayı kurtarıyorum ya kurulmuş bir sistem de var onun içine girmiş yapmamayı normal algılıyorum. 
Ama öbür hayatta, Genova'da işler böyle yürümüyor. Zamanla orada da sistemi kurup, kolaylıkları yaratıyorsun elbet organizasyon yeteğinle ama yine de genel olarak herseyi tek başına yapıyorsun. Işte o herşeyi yapmak, o herşeyi tek başına yaparken gününü ona göre organize etmeye çalışmak, mevcut sisteme ayak uydurmak benim gibi yaşını 35 inde dondurmuş ama aslen 37lik kadını acayip terbiye ediyor. Ve bu durum benim çok hoşuma gidiyor.

Planımı açıkladığımda, en yakınlar hatta biraz daha uzaktalar bile gideceğimi yeri sormadılar, neresi olacağından emin, muhtemelen onun için gittiğimi düşündüklerinden. Bense kararı enteresan bir şekilde onunla tamamen kopardığım ara bir süreçte aldığımdan ısrarla "hayır onun için değil" diyordum kendime bile itiraf etmek istemediğim bir ümit kırıntısı ile ama tabii ki gidilecek yer Italya'da kendimi evimde hissettiğim tek yer, Genova olacaktı.

Genova deniz ile  ormanlarla kaplı dağların buluştuğu, doğası ve havası ile inanılmaz güzellikte bir yer. Genova tıpkı insanları gibi enteresan, bir defada güzelliklerini gösterebilen bir yer değil.
Yaşadıkça, her sabah o muhteşem manzarasına ve temiz havasına uyandıkça, her geçen gün yeni bir semtini, yemeğini, alışkanlıklarını, gizli sokaklarda inanılmaz güzellikteki gizli yerleri keşfettikçe bağımlıklık yaratan bir şehir.
Genova beni erkenden mutlu uyandıran, Istanbul ile barışmamı sağlayan, "evet dünyanın neresine gidersem gideyim yaşarım" teyidini veren şehir.
Abartısız her Allah'ın günü Istanbul plakalı minim ile dağların eteğinde denize karşı kilometrelerce yol yaparken ne kadar şanslı olduğumu, ne kadar güzel bir hayatım olduğunu, bambaşka bir dünyada çok sevdiğim insanlarla ne kadar rengarenk olduğumu hatırlatan şehir.
Ama tabii ki en enteresanı Genova Onu benden koparan şehir!...

Hala orada uyandığım her sabah hayatıma girdiği, hiç ortası olmayan verdiği aşırı mutluluk ve mutsuzlukları ile bana, hayatıma, kişiliğime kattıkları, hissettirdikleri ve beni getirdiği yer için şükrediyorum ama işte Istanbul'da bir türlü kabul edemediğim onsuz yaşamayı, Genova'da öğrendim...

Nasıl mı?
Çıkarıp attığında hayatından "acaba Istanbul'da yaşayabilir miyim?" diye düşündüm diyor. Bana ev arıyor, evi buluyor, boyamaya kalkıyor, "olur mu canim" deyince boyacı gönderiyor. Benim olduğunu hissedeyim diye eski koltuk, eski bir pikap arıyor. Uzaktan ıslık çalıyor dönüp bakıyorum, öpücükler gönderiyor. Atıyor motorsikletinin arkasına çocukluğuna götürüyor, yüzüme yumuşacık meltem çalınıyor, hava miss gibi deniz kokuyor, anlatıyor da anlatıyor, çok acayip şeyleri hatırlıyor, hatırlatıyor. her seferinde döküyor eteğindeki bütün taşları, tüm samimiyeti ile kalbindeki sevgisini de yine de o kapı eşiğinde kalmak istiyor. Çünkü korkuyor ama düşünülenin aksine benden değil, yaşamaktan korkuyor. Hergün yeni bir dert icat edip kendine, mızmızlanıyor..Mutsuzlukla besleniyor sanki...Hani derler ya "istese canımı da veririm diye" ben de bir nevi öyle, onun için yapabileceklerimin sınırı yok diye düşündüm yıllarca ama birgün bir adam giriverdi hayatıma ve öyle birşey söyledi ki  uyandırdı beni...Aramaz, aramasını beklemez oldum...

Şimdi mi?
Şimdi ben Istanbul'da bir italyan, Genova'da bir Türk olarak, her iki tarafta da bir yanı yabancı ama, hangi eksikliğimi besliyor bilinmez, bu farklılıktan gayet memnun o hayal ettiğim ikili hayatı yaşıyorum keyif içinde. Ve açtım yelkenlerimi bambaşka sularda, bambaşka bir istikamete doğru yol alıyorum. Enteresan şekilde rüzgar her geçen gün biraz daha sert esiyor, şaşırıyorum, şaşırdıkça mutlu oluyorum ve heyecanlanıyorum. Bu denizde rüzgarın serti makbul elbet ama bazen pat pat denize çarptığım, boyumu aşan dalgalar ile baştan aşağı ıslanıp, ürperdiğim ve zorlandığım oluyor. Bazen cok tersten esiyor ne yapacağımı bilemiyor ama yine de yola devam ediyorum çünkü hepimiz biliyoruz ki bana da böylesi lazım. 3 seneden sonra ilk defa sevdiklerime, işime gösterdiğim doğal emeği, özeni bu yeni yolculuğa da gösteriyorum. 3 seneden sonra ilk defa yeniden planlar, programlar yapıyor, mutlu etmeye çalışıyorum miras defektlerim ile...3 seneden sonra ilk defa birşeyin parçası olmayı kabul ediyorum ve kabul edilmeyi arzu ediyorum.

Şimdi mi?
Şimdi ben iyiyim! Dilerim devamı gelsin...

29 Ekim 2010 Cuma

GITMEDEN HEMEN ONCE # 23

Kafamda bir suru sey vardi yazacak, tam oturdugum yerde yazmaya basladim ki sate takildi gozum.Gec kalmak uzereyim, oturup biraz daha yazmaya devil edersem ucaga kosturmak zorunda kalacagim! Aslinda hic alakasi yok , yasasin Tav kartim gatte e her sekilde kosturmayacagim ama sigara icemeyecegim...herneyse Milano beni bekler...oraya varinca yazarim aklimdakileri...

24 Ekim 2010 Pazar

Evimdeyim


5 günlük yolculuk sonrası, yoğun ama çok yoğun, çok insanlı (adri,michi,dünyanın abartısız en çok konuşan insanı lucia*, ale-dsl, nevio-dsl, zaccarin, laura-dsl, ismi herhalde ileride lazım değil avustuyalı çocuk), çok konuşmalı, çok yemekli ve herşeyi ile çok'lu bir haftadan sonra , hatta çok uzun bir zamandan sonra bugün ilk defa evimde ve yalnızdım.

Aslında yalnız değildim, sara evin içinde dolanıp duruyordu ama ben tek başımaydım işte! Yine o etrafa başka bir yerden bakmak ve kendimden bile uzaklaşarak yalnız kalmak istediğim zamanlarda yaptığım gibi çekildim carrie koltuğuma, benjinin gölgesinde Nutini dinleyip önce Sun Tzu, sonra Fabio Volo okudum bugün.
Bambaşka bir yerlerde birilerinin daha ilerideki kendisi ile konuştuğunu görüp, eğlendim çok.

Hava güzeldi, dışarıda çok güzel bir ışık vardı ama çıkmayacak, çıkmadığım için hiçbir suçluluk duymayacak, birşeyler kaçırıyormuşum gibi hissetmeyecektim biliyordum.
Günün salonuma doldurduğu ışık ile kendimi iyi ve hafiflemiş hissettim bugün. Gerçekten beni iyi hissettiren, heyecanlandıran şeylerin neler olduğunu düşündüm uzun uzun.

Bugün ilk defa onu hayatımda istemedim, çok istikrarlı olmayacaktır biliyorum ama işte o koltuğa her oturduğumda evi farklı bir açıdan görüyorum ya ona da ilk defa farklı gözlerle baktım bugün hem de hiç zorlanmadan. Bugün ben ilk defa o herkesin görüp de benim göremediğim şeyi gördüm ve hiç kimsenin göremediğini iddia ettiğim şeyin, bugün çok anlamı olmadığını düşündüm. Ilk defa onun korkuları, cesaretsizlikleri ve şartları ile uğraşmak istemediğimi, hayatımı bile bile bu kadar zorlaştırmanın manası olmadığını düşündüm. Ben oturduğum koltukta beni en çok heyecanlandıran 3 şeyin, ya cesaretsizliğinden, ya şartlarından ya da dünyaya benden farklı bir yerden bakıyor olmasından dolayı onun için imkansızlıklarla dolu olduğunu gördüm. "Bak oturduğun yerden açı çok dar, kalk benim olduğumdan yerden bakmayı dene" demenin ve onu ikna etmenin bir yolu olmadığına karar verdim.

Ben hiç durmadan seyahat etmek, hiç gitmediğim uzak çok uzak yerlere gidip, bambaşka insanlara bakıp ne yerler içerler ne giyerler onları görmek, sokak sokak babetlerim ile dolaşmak, akşamında louboutin'lerimle guzel yerlerde yemek yemek, fotograflar çekmek istiyorum.
Ben iki evli, iki hayatlı olmak istiyorum; sadece tek bir şehirde tek bir ülkede yaşamak istemiyor, her ikisinde de manen değil fiziksel olarak da evimde hissetmek, canım hangisinde kalmak istiyorsa süresiz orada kalmak ama istediğimde dönebileceğim bir evim daha olmasını istiyorum.
Ben birgün sadece kendim için , benden sonrakiler için bir şey bırakmak istiyorum dünyaya.

Ve imkansız değil hem de hiç değil! Ve olacaklar biliyorum ama hayatımdaki ağırlığı olan herkesin bunları destekleyip, hatta beni itekleyeceklerini bildiğim gibi onun böyle bir hayatın parçası olmak istemediğini de biliyorum...Ama işte ilk defa ilgilenmiyorum çünkü bugün kendisi ile ilgili ilk defa hiçbir şey istemiyorum.

Fi tarihinden beri herkesin diline dolanan şu "zaman herşeyi halleder" meselesi bu mudur acaba diye merak etmiyor değilim ancak bu konudaki akıllara zarar kötü reputasyonumu göz önünde bulunarak ağzımı açmak, bol keseden atmak istemiyorum, zira benden ve en zayıf noktamdan bahsediyorum!



lucia* : bu lucia gercekten o kadar çok ama o kadar çok konuşuyor ki, her türlüsüne alışık bu bünye bir keresinde fiziksel olarak tepki verdi. O kadar çok ve boş konuşuyor ki, arabanın arkasında cama yapışıp, nefesim kesildi! Basbaya nefes alamadım :) Onun için çok gerekmedikçe kendisinden uzak duruyorum!

michi : dünyanın en büyük saçmalığını yapmak üzere! Not düşmekte fayda var...

11 Ekim 2010 Pazartesi

Gitmeden Hemen Once # 21 ve KAPADOKYA

                              

Bunun da yazısı gelecek! Enteresandır ki görülmüş...

8 Ekim 2010 Cuma

AUDREY


İşler canımı sıkıyor...
13 senedir, başlangıçta olduğu kadar sanki ondan daha önemli birşey yokmuş gibi  heyecan ve tutku ile olmasa da hala severek, çocuk yaşta tam olarak ne olduğundan habersiz hayalini kurduğum işi yapıyorum ve şimdi kendisi canımı sıkıyor!

Her daim beni tetikte tutup kendisini boşlamama hiç izin vermiyor olmasına, beni istemediğim zamanlarda bile sıcak yatağımdan çıkarıp, gereksiz kalabalıkları memnun etmeye zorlamasına  birşey demiyorum; zira karşılığında aldıklarım, verdiklerim karşısında lafı edilecek şeyler değil tabii ama işte o ilk günden bu yana hiç uzun soluklu rahat vermemesine, "tamam şimdi oldu, artık önümüzdeki 10 sene rahatız" dedirtmeyip hep ip üzerinde yürütmesine biraz canım sıkılıyor.

Sen işini adabı ile yaparken senden uzak, seninle alakasızmış gibi görünen bir yerlerde depremler, seller oluyor, para pariteleri değişiyor, birileri duydukları ile heyecana kapılıp yeni maceralara atılıyor  ve sonunda hepsinin ucu sana dokunup, seni "bugün ok de yarın ne olacak diye kara kara düşündürmeye", yaptığım iş gibi bugünden bir sene sonraki durumu öngörmeye, gelecek o zaman için bugünden önlemler almaya zorluyor, buna da benim canım sıkılıyor.

Çocukluğumdan beri çok hayal perestim ve hep geleceği hayal ediyorum ya ben, birileri bana devamlı anı yaşamayı öğretmeye çalışıyor ama düşünüyorum da yaptığım iş de bugün ile alakalı değil ki benim; ben herşeyi bir sene sonrası için hazırlıyor, bir sene sonra insanlar onları kullansınlar diye bugün harıl harıl çalışıyorum. Şayet bugünüm benim geçen senem ve yarınım bir sene sonrası ise ben nasıl öğrenirim anı yaşamayı diye düşünüyorum ama cevap öyle kolay gelmiyor.

Velhasıl çok severek yaptığım, beni harika insanlarla harika ilişkiler içine sokup, bambaşka bir yerde bana ikinci bir hayat sağlayan işim bu günlerde canımı sıkıyor ve bana bugünlerde sadece "Audrey" iyi geliyor. Sık sık onu düşünüp, onu ziyaret etmek içimi rahatlatıyor.

Adını ilk defa 23 Temmuz'da e.e ile başbaşa yaptığımız Les Ottaman'daki yemekte duydum, onu ziyaret etmem ise hemen arkasından oldu.


Audrey 51 yaşında; Istanbul'un tepelerinden birinin üzerindeki evinin kapısını bana ilk açtığı görüntüsü ise maksimum 40-45 yaşlarında. Bakımlı, güler yüzlü, incecik bir kadın. Üzerindeki lacivert capri pantalonu, incecik bir kumaştan lacivert kayık yaka t-shirtü ve ayaklarındaki lacivert babetleri ile hem rahat hem de nerden geliyor bu şıklık diye bir daha baktıran türden şık.Yaşından beklenmeyecek kadar uzun ve açık bıraktığı saçları, yakasına iliştirdiği broşu dikkatimi çeken ilk şey, "onun da siyahı hala lacivert" ise hakkındaki ilk düşüncem oluyor.
O kadar sıcak karşılıyor ve o kadar içten sarılıyor ki bana, tavandan yere boğaza açılan devasa pencereler sayesinde aydınlık ama bir o kadar da büyük salonda kendimi evimde hissediyorum; ama garip bir hisle. Öyle bir enerjisi, öyle bir yaşamışlık, görmüşlük, sindirmişlik var ki üzerinde bu kadının, içi titreyen gözlerle de baksa bana, ismini koyamadığım, sebebini bilmediğim birşeyden dolayı bir an çekiniyorum da kendisinden.

Audrey çok genç yaşında kendi şirketini kurmuş, kendisinin dışında hiçbir yerde çalışmadığı halde hep bir patron ama hep de bir çalışan olarak, hayatı boyunca iki dünya arasında gidip gelip, sonunda da her iki dünyada da kendine yer vermiş bir kadın. Hangisi evin diye sorduğumda "ikisi de" diye cevap veriyor; "hangisi canımı sıkmıyor ve hangisinde kendimi daha canlı ve ben gibi hissediyorsam onda kalıyorum" diye ekliyor. Çocuk denecek yaştan itibaren çok çalışmış ama para hiç amaç olmamış, hep araç olmuş; onun için de "ne yaşadıysam istediğim için yaşadım" diyor. "Çok çalıştım ama çok da eğlendim; hayat tek kişilik bir oyun değil, etrafın kalabalık ise keyfini çıkarabiliyor, madden ve manen elindeki ve içindekileri başkaları ile paylaştıkça çoğalıyor, canlı kalıyorsun" diyor.

Karşısında otururken, daha önce okunmuş hatta daha önce kendisi tarafından yazılmış bir kitap gibi hissediyorum kendimi; o bu yollardan geçti, yaşadıklarımı bir bir yaşadı ve görünen o ki üstesinden de bir güzel geldi ve bir şekilde gözlerime düşen bu endişeleri çoktan geri bıraktı biliyorum. Sorsam şimdi ne olacak, ne yapmam gerekiyor diye onun da cevabını tek tek verebilecek tek kişi o biliyorum ama bunu bana bu kadar açıkla anlatmayacağını da çok iyi biliyorum onun için sadece ne öneriyorsun şimdi bana diye sorduğumda;
"Kadere inanıyorsan Den'cim ki inaniyorsun, çok zorlama kendini; yaşadığın hiç bir zorluk seni yok etmek için değil daha da güçlü kılmak için unutma. Bu günler, bu zorluklar geçecek, bir daha ki sefere bunlar çocuk oyuncağı gelecek ama arkası hiç kesilmeyecek. Işin ucunu hiç bırakmadan, sorunu çözümsüz bırakmadan, sakin sakin üstesinden geleceksin. Çünkü ikimiz de biliyoruz ki bugün ne oluyorsa olsun, eninde sonunda buraya geleceksin, onun için içini rahat tutma zamanıdır şimdi" diye cevap veriyor ve bu cevap ile hissettiğim tek his gerçekten büyük bir iç çekiş, kocaman bir rahatlama oluyor. Tek tek ne yapmam gerektiğini söylemiş olsaydı bile bundan daha iç rahatlatıcı olmazdı herhalde diye düşünüyorum.

İşte bu yüzden bana gerçek anlamda güç veren o olduğundan, bu işimin canımı bir hayli sıktığı bu günlerde bol bol Audrey'inin söylediklerini düşünüp, her fırsatta kendisini ziyaret ediyorum. Artık o çekingenlik de kalmadı, artık yanında kendimi rahat hissediyorum. Hangimiz daha çok eğleniyor bilmiyorum ama onunla her karşılaşma daha eğlenceli ve neşeli geçiyor. Ben bana biraz daha açık tiyolar versin diye oyunlar kuruyor, laf ebeliği yapıyorum ama dedim ya hem onun için açık bir kitabım ben hem de cin gibi hiç tuzağa düşmüyor :)

5 Ekim 2010 Salı

Alışmak


Herzaman misafiri ve misafir yatak odası doludur yaşadığım evin; geleni gideni boldur ama gelip geçici sevgilileri de dahil herbiri misafirdir işte. 7 yılı aşkındır her gelen gidicidir bu evde, kimisi 2 gün kimisi 1 hafta... Ve yalnızlık kıskanç bir sevgili gibidir; istemez fazla kimseyi kalıcı olarak. Alışmışsan yalnız kalmaya, bir süreden sonra sıkılmaya başlarsın düzeninin içinde düzeni bozandan, kendi dağınıklığının dışında dağınıklık yaratandan. Bir nokta vardır, oraya kadar herşey güzeldir de işte ondan sonra kendi evinde kendi yalnızlığında, kendin ile başbaşa kalmak, istediğin zaman uyanmak, uyandığında kimseye laf anlatmamak istersin. Alışmışsan her istediğini istediğin zamanda istediğin gibi yapmaya, alışmışsan aklından geçenlerle sohbet etmeye, alışmışsan kendi dünyandaki gürültülü sessizlikte gezinmeye, istemezsin uzun süreli kimseyi.

Ben de o alışanlardanım işte; hep kalabalık içerisinde olup ama bir noktada kendine dönenlerdenim. Evimi açtıklarımı baş tacı edip ama mümkünse suyunu çıkarmasın, tadında bıraksın, canımı sıkmasın, zamanı geldiğinde evimi bana bıraksın diyenlerdenim. Çat kapı gelmeleri saygısızlık gibi görüp, yalnız kalmak istiyorsam önceden arasalar bile " yok ben bugün yalnız kalmak istiyorum, gelmeyin " diye açık açık söyleyebilenlerdenim. Çok kalabalık ve şimdiki gibi geleni gideni hiç eksik olmayan bir aileden çıkmış olmama rağmen yıllar içerisinde 'evinde yalnızlığa' çok feci alışanlardanım yani.

Son iki senede bana bir sürü şey oldu ve içerisinde bulunduğum durumdan çıkmak için hep yeni birşeyler deniyor, bir şekilde kişisel gelişimime katkıda bulunuyorum ya şimdi de bu yanlızlık döngüm ile ilgili enteresan bir tecrübe yaşıyorum.

Son 4 aydır açtım evimi italyanlara, onlarla yaşıyorum. 4 aydır bu evin içinde hiç aralıksız, uzun süreli birileri kalıyor, benimle beraber benim hayatımı yaşıyor ve ben de bunu bazen şaşkınlıkla, bazen memnuniyetle, arada sinir gel-gitleri ile deneyimliyorum. Alışmak garip birşey, ne kadar zamanda insan birşeye alışıyor bilemiyorum ama yalnızlığa alıştığım gibi şimdi de evin içerisinde benden başka birilerinin yaşıyor olmasına alışıyorum. Hala ara sıra sabahları gözümü açtığımda evde şuku'dan başka birilerinin gezindiğini duymak enteresan gelse de, gözümün korktuğu kadar olmadığını, hala birileri ile  bir denge içerisinde yaşayabilme becerisinde olabildiğimi görmek ne yalan söyleyim hoşuma gidiyor.
Bana birşey söylemiş değil ama bence bu durum şuku'nun da çok hoşuna gidiyor; zira artık sabahları anlamasa da fazla birşey onu dinleyen, kahvaltılarını yiyen birilerini bulmaktan memnun görünüyor.
Her sabah sanki daha yüksek sesle söylerse karşısındaki daha iyi anlayacakmış edası ile bağrış çağrış yeni kelimeler öğretmeye çalışırken arada benden zılgıt yese de çok eğleniyor.
Sabahı insanı olmaktan öte sabahları kıl bir insan olduğumdan onlara belli etmesem de aslında onların bu hali ile ben de eğleniyorum; bu apayrı iki dünyanın insanlarının kendi aralarında yarattıkları dil ile anlaşıyor olmalarını ve en basit bir kelimeyi birbirlerine anlatabildiklerindeki sevinç nidalarılarını görmek sabah sabah aslında bana da iyi geliyor, hatta bazen onlara katılıp ben de gülebiliyorum...

Son 4 aydır yaşları ve yaşantıları birbirinden çok farklı birileri ile birlikte yaşıyorum ve annemin despot düzenini nasıl çaktırmadan bizlere geçirmiş olduğunu hayretler içerisinde deneyimliyorum. Evimde kendi dağınıklığım dışında kimsenin dağınıklığını sevmediğimi farkettiğimden onlar da düzenli olsunlar diye daha önce yapmadığım şeyleri yapıyor; gece yatmadan evi toparlıyor, mutfakta bulaşıkları hiç biriktirmiyor, ne kadar geç kalmış olursam olayım cumartesi-pazar demeden yatağımı toparlamadan dışarı çıkmıyorum. Onlara farkettirmeden ve hiç sözünü etmeden nasıl davranmaları gerektiğini gösteriyorum, onlarda aynen ben nasılsam öyle davranıyorlar ben de şaşırıyorum...
Son 4 aydır evimde devamlı birileri ile yaşıyorum ve her biri ile farklı bir beni keşfediyor, bazen karşılaştığımı seviyor bazen de rahatsız oluyorum ama sonuçta yine şaşırıyorum...
Sıkıldığım, yine kendim ile başbaşa kalmak istediğim, biri ile devamlı bir evi paylaşmanın aslında çok zor olduğunu düşündüğüm zamanlar oluyor elbet ama işte yine de, ben de dahil çevremdeki herkesin düşündüğü gibi "yapamayacağım birşey" olmadığını görmek hoşuma gidiyor, evin içerisinde benden başka birilerinin olmasına alışıyorum.

Alışmak çok garip birşey; ne kadar zamanda, kim bilir neden alışıyoruz ?
Ya da aslında bir becerebilsek bize iyi gelecek şeylere neden hiç alışamıyoruz?

Alışamadıklarım mı ? Tabii söylemeden geçmek olmaz; alışamadığım şeyler de var...Mesela onunla bağlantısız yaşamaya, onun olmayacağı bir hayat üzerine hayaller kurmaya, onu kafamdan silmek zorunda olma fikrine alışamıyorum...Niye mi? Belki saplantıdır , belki de böyle adlandırıp kendimi durumdan soğutmalıyımdır ama hala bir tarafım " aşk " diyor başka birşey demiyor.





visitors ; rossi ve yine peşine takıp getirdigi ismi ileride lazım değil 3 kız...

3 Ekim 2010 Pazar

Bir Arpa Boyu


En son yazıdan bu yana neredeyse 4 ay geçmiş, aylarca dört gözle ne ümitlerle beklediğim koca bir yaz bitmiş...

Hayallerimi, rüyalarımı, kalbimin sesini bir de bu zamanı durduramıyorum. Benden çok önde, çabuk hareket ediyorlar...Can sıkıyorlar...

Nasıl göz açıp kapayana kadar geçti anlamak mümkün değil 4 ayın; yapılan sayısız seyahatlerle kaleme alınmayan kaç "gitmeden hemen önce...." yazısı çıktı, crown geldi (dile kolay az degil 3 ay burada kaldı, gitti), crown doğdu, madam marika dogdu, d.p.s doğdu, büküşük doğdu, little budha doğdu, yılın en önemli günü ben doğdum, deniz ele avuca geldi inanılmaz birşey oldu, 20 hazirandan bu yana önce testarda michi jr, arkasından date, arkasından sara derken öbür hayatın insanları bu hayata taşındı yani hergün yeni birşey oldu ama hiçbirşey değişmedi. Sözün kısası az gittim, uz gittim dere tepe düz gittim ama bir arpa boyu yol alamadım; zira ben yine aynı kafa , aynı inatla, ne kadar uğraşsam da, ne kadar kendimi gezgin misali yollara vursam da, sayfalarca hiç durmadan okuyup, sayısız filmlerin içinde kaybolsam da kafamın içindekileri, kalbimden geçenleri değistiremedim, içimdeki özlemi bir türlü dindiremedim.

Şımarıktım ben bu geçtiğimiz koca 4 ay boyunca, hala da öyleyim. Şımarıklık iyidir eğlenceliysen ama bu öyle bir şımarıklık değil işte; hiçbir şeyden zevk almamak, en küçük ilgiyi fazlalık gibi algılamak, hep bir yerlere kaçmak için fırsat kollamak ama mümkünse çevremdeki harika kalabalıktan uzak durmaya çalışıp onu da başaramayıp kıl davranma şımarıklığı...Öylesine şımarıktım ki, oradan oraya çekiştirildiğim bir anda " bir single olarak evlilik hayatı yaşıyorum, ama herkesin bir kocası, benim 18 kocam var " isyanı ile bunu dile getirme şımarıklığı. 

Madem bir günlük bu, madem ilerde birgün açıp okuyacağım hatırlamak için veya okuyacaklar benden sonrakiler, o zaman lafı dolandırmanın bir anlamı yok; tam anlamı ile bir baş belası, oyun bozan, sıkıcıydım bu yaz. Ben ben değildim yani! Hala da değilim...Pes etmeden hiç, hep yeni birşeyler deneyerek aklımı çelmeye çalışsam da, herkesin bir zamanı olduğunu bilerek yine buradayım ve bekliyorum. 

Hala uyandığımda aklıma gelen ilk şeyin ve  yastığa koyduğumda kafamı düşündüğüm son şeyin "o" olmayacağı sabahın ve gecenin gelmesini bekliyorum. Gittiğim en uzak diyarlarda kafamın içinde onun olmayacağı seyahatleri bekliyorum. Burada "ondan" bahsetmeyeceğim yazıları bekliyorum. Ucunun öyle yada böyle ona dokunmayacağı hayallerimi, konuyu artık neredeyse hiç açmasam da ondan haber verebileceklerle beklentisiz sohbetleri bekliyorum. 
Yada hala beni aramasını, yersiz gururunu bir kenara bırakmasını, bu hayata uzaktan bakmak yerine onun bir parçası olmasını bekliyorum.

Ve beklemek öylesine zor birşey ki, insanı olduğunun dışına çıkarıyor, şımarık, oyun bozan, sıkıcı yapıyor, upuzun güneşli bir yaz, rengarenk günler geçiyor ve insan farketmiyor! 

Ben öyle bir adama aşık oldum ki beni çok uzun zamandır bekletiyor, ben de bekliyorum !