12 Nisan 2012 Perşembe

Bağımsız Günler nr.15


Bir bağımlının bağımsızlık savaşı kıvamındaki günlerinin 15.cisi de bugün itibari ile bitti ki çok gururluyum.
Bu yazıyı yazmadan önce ilk 5 günümü anlatan Bahar Dalları'nı yeniden okudum karşılaştırma yapabilmek için de bayağa güldüm...

Sigarayı bırakmış olduğum 15.ci gün itibari ile durum aynen şöyledir;
Fiziksel olarak azap çektiren tüm zorluklar son bulduğu, beynimdeki tüm karıncalanmalar çok şükür yok olduğundan söylenenleri artık çok net bir şekilde anlıyor, anlık salaklıklar yaşıyor olsam da hala ara sıra, sosyal yaşantıma normale yakın bir şekilde devam edebiliyorum. Kulaklarımdaki tıkanmalar son bulduğundan artık seslerden rahatsız olmuyor, kalabalıklardan uzaklaşmıyorum. Işıktan rahatsız olmuyor, görüş alanım gayet net etrafı eskisi kadar keskin gözlemliyebiliyorum, gözümden hiçbir şey kaçmıyor.
Hala en büyük yardımcım su olduğu için 3 litre su içmeye devam ediyorum ve hala her beş dakikada bir tuvalete gidiyorum ve hala bu duruma çok kıl oluyorum ama yıllardır icmediğim su hayatıma girdiği için, gelsin pürüzsüz popolar bacaklar diyerek kendimi iyi hissediyorum. Bıraktığım günden itibaren neredeyse hiç aralık vermeden, hasta masta demeden spora gittiğimden hala biraz yorgun düştüğüm oluyor ama gözlere zarar, evlere şenlik, deli bir iştah açılmasına rağmen değil bir 1gr kilo almak yerine 1 kilo vermiş olmanın haklı gururunu yaşıyorum.

Duygusal olarak ise hala süper süper snob bir halde dolaşıp ortalıkta milletin şuursuz hal ve tavrına kıl olsam da, ne üdüğü belirsiz canavarın yeniden derinlere gömüldüğünü rahatlıkla ve sevinçle müjdeliyebiliyorum, zira son bir kaç gündür, kimseye dalma yada kimsenin ağzını burnunu kırma isteği duymuyorum :)
Sinir bozucu olmaktan çok dalga ve neşe kaynağı bir şaşkolozluk, dalgınlık, unutkanlık anlarım hala bir hayli fazla ama artık sıkıcı hissetmediğimden kendimi, bunun üzerine çok düşmüyor, kendime çok yüklenmiyorum.

Ben senelerdir, düşünülenin aksine sigara içiyor olmaktan hiç hoşnutluk duymayan ve seneler içerisinde bu mereti bırakmak için 1256 ayrı yöntem kullanmış bir insan olarak ilk defa bu sefer bu işi bitiriyor olduğuma inanıyor ve kendimi gerçekten bu konuda super iyi hissediyorum. Ve anladım ki, en azından benim gibi bağımlıklar konusunda iradesi çok güçlü olmayan insanlarda, olay yöntem değil, olay irade değil olay tamamı ile bir bağımlığı başka birşey ile yer değiştirmekte bitiyor. Bunun da en iyisi kendini ciddi bir disiplin içerisinde spora vermekle oluyor.

Sonuç olarak ; haftada 3 pilates, 2 yüzme ( ki yüzme ile pilatesin ne şahane bir kombinasyon olduğunu keşfettim, birlikte inanılmazlar ) , günde 3 litre su, yarılanmış hatta neredeyse bana göre sıfıra indirgenmiş şeker tüketimi ile hayatıma devam ediyorum. Yepyeni bir Deniz ile yaşıyorum, şaka gibi!

Bugünlerde ki tek sıkıntım ise yıllardır evimin her kapısını açtığımda ne kadar nefis koktuğuna inanırken, şimdi her açışımda adeta duvarlara sinen sigara kokusu....Sanırım bahar bitmeden komple evi badana boya yaptırmam gerekecek!
Offf çok zahmetli iş ama o da artık devede kulak deyip bir geçeceğiz.


Fotograf ; Birds by DEN
Müzik(yazarken) ; Candy by PAOLO NUTINI








Kaderin Pin Kodu


Aldığım her kitabın içine aldığım tarihi, satın aldığım yeri, hediye ise kimden olduğunu yazmak gibi çok sevdiğim bir huyum var. Sonra kitabı okurken sevdiğim sayfalarını kıvırmak, boş köşelerine notlar almak, aralarına küçük pusulalar bırakmak gibi alışkınlarım var. Aldığım hiçbir kitabın fiyat etiketini çıkarmamak, okurken aman yırtılmasın, buruşmasın diye ihtimam göstermemek, dökülenlerin lekesi kurusun diye beklemek gibi cins taraflarım da var.
Çay lekesi de kalsın, yapışsın kalsın üzerinde isterim, akıttığım gözyaşlarım da...Çünkü aldığımda yeniden elime aylar belki de yıllar sonra yeniden, o ilk okuduğum zamanı hatırlamak, üzerindeki izleri görmek, bir nevi o zamana dönmek ama hepsinin de ötesinde benden çok sonra alacaklara ipuçları bırakmak isterim.

Bende gerçekten çok güçlü bir şekilde, birgün göçüp gittiğimde, arkamda birşeyler bırakma arzusu var.

Devamlı değişen ama sayısı 4-5 in altına düşmeyen başucu kitaplarım vardır benim; kimisi okunmak için bazen aylarca sıra, kimisi sadece içim sıkıldığında rastgele açtığım sayfasında bir cevap versin diye öylece beklerler. Işte Douglas Forbes'ın Kaderin Pin Kod'u kitabı da, geçtiğimiz eylül ayında, Etiler D&R'dan alınıp, o zamandan beri de başucuma konulanlardan biridir.

Kısaca " doğum tarihinizin kutsal matematiği " şeklinde yorumlanmış, fal ile alakası yok, doğdunuz tarih ile kişilik analizi ve hareket tarzınızı ortaya çıkaran bir teori. Ilk Yasemin bahsetmiş, çok etkilenmiş bir sekilde anlatmış olacak ki meraktan bir koşu gidip kitabı almış, bir çırpıda elimde kağıt kalem yazılanları tatbik etmiş, sonucuna da hakikaten şaşırmıştım. Ancak meraklı olduğum kadar tembel de olduğumdan, daha ileriye gidememiş, bu işi sakin kafa yapmak yada daha iyisi bir bilene yaptırmak lazım diyerek kitabı, birgün yine elime alırım ümidi ile başucumdaki yerine koyuvermiştim.

Bir daha elime almadım tabii ki ama çok şahane birşey oldu ve kızlar sağolsun, sonunda Yılmaz ile tanıştım ve o kadar şeker ki, kırmadı beni, o yorumladı.

O konuştu, ben dinledim çoğu zaman ağzım bir karış açık, kimi zaman onaylayarak, zaman zaman da kahkaha atarak. Çok şey anlattı, çok şey söyledi de bir iki tanesi çok takıldı, adeta beynime kazındı;

Senin hayat dersin ego, olman gereken anne, yapman gereken ise yazmak dedi!

Dedi ve gerçekten bitirdi beni...

Senin hayat dersin ego diyor... Onu biliyorum zaten, boşuna değil neredeyse son beş yılımı Konya'lara, adı duyulmamış manastırlara, dünyada görülmemiş dev budha bırakmayacak şekilde sayısız seyahatlere giderek, nerde bilmem ne semineri var oluk oluk para akıtarak, hepsinden alıp ihtiyacım olanı, gerekmeyeni geride bırakarak geçirdim. Kuantumundan, tasavvufuna, San Francesco D'Assisi'den Yunus Emre'sine okunmadık kitap bırakmadım.Karşılaştığım her insanın bana birşey öğrettiğine, karşıma da zaten o öğretmesi gerekeni öğretmek için çıktığına inandım, tesadüf kelimesini hayatımdan çıkardım. Ama anam ne dağlara taşlara bir ego vardıysa bende, bunca çabaya, bunca zamana, bunca sabıra karşın ancak bu kadar kendisini aşağıya çekmeyi başardım.
Yani bu egonun bir baş belası olduğunu biliyorum yaşantımda da, adam "hayat dersin" diyor, daha da kolay kolay kısa sürede bitmeyecek gibi görünüyor olduğunu bilmediğimden bir ofluyorum derin derin...

Yılmaz bana sen "anne" olmalısın diyor...Zaten yapıyorsun bolca etrafındakilere, eşine, dostuna, sokaktaki adama ve böylesi de seni kurtarır belki ama sen ancak anne olduğunda tamamlanacak, çok şahane olacaksın diyor, şok oluyorum. Çokça sevsem de çocukları, biyolojik saati durmuş bir insan olarak gördüğümden kendimi ve hiçbir zaman öyle deli bir çocuk hasreti çekmediğimden gayri ihtiyari "gerçekten mi?" diyiveriyorum, "gerçekten!" diyor. Doğurmayacaksan da evlat edin, o senin çok acayip bir tarafını çıkaracak ortaya diye ekliyor, şaşkınlıktan susuyorum....

Ve sen yazmalısın diyor. Bazı insanlar vardır, bilmezler neden olduğunu, onlara bir tek yazmak iyi gelir, onları bir tek yazmak iyileştirir, onlar içlerindeki kalemden habersizdir ama dünyaya doğuştan yazar olarak gelmişlerdir, sen de onlardansın işte diyor, şok oluyorum. Sonuçta Yılmaz beni hiç tanımıyor, en büyük zevkim ve hayalimden habersiz, sakin sakin bu cümleleri sıralıyor; acayip gaza geliyorum, acayip heyecanlanıp, boynuna sarılıveriyorum.

Inanılır veya inanılmaz önemli değil benim için; tesadüf diye birşeye inanmadığımdan, Yılmaz'ın bunları söylemesinin altında mutlaka birşey olduğuna inanıp, acayip keyifleniyor ve hayattaki gerçekleştirdiğim hayallerimin yanına birini daha koyacağımı, gerçekten de arkamda birşey bırakabileceğim düşünüp  heyecanlanmaya başlıyorum bile...

Zaten o heyecandır hayalleri gerçek kılan...hadi hayırlı olsun!


Fotograf; @ Equense by DEN
Muzik(yazarken) ; Tchaikovsky Violin Concerto 1. by JASCHA HEIFETZ















10 Nisan 2012 Salı

Tükenmez Aşk Var mıdır?


Çok enteresan bir döneme tanıklık ediyor, tanıklık etmekle de kalmayıp, katılıp oyuna başrol oyuncuları olarak her birimiz kendimizden bir şeyler katıyor, ince ince bir geleceği yazıyoruz da tam olarak ne yaptığımızın veya neye hizmet ettiğimizin farkında mıyız bilmiyorum.

Bir yandan deli bir tüketim çılgınlığı içerisinde, herşeye çarçabuk ulaşıp, ulaştığımız hızla bir köşeye fırlatıp şişkin egoları daha da şişiriyor bir yanda da "farkındalık" diye bir kavramın farkına varıp, bütün kötülüklerin anası ego'dan kurtulmak için debelenip duruyoruz. 
Herşeyin ve herkesin önüne kendi mutluluğumuzu, kendi başarımızı, kendi arzularımızı, komple kendimizi koyuyoruz ama bir yandan da Mevlana'dan, Şems'den, Osho'dan dem vurmayı, günlük yaşatımızda, duvar yazıları şeklinde öğretileri kullanmayı ihmal etmiyoruz. Bunu kötü bir şeymiş gibi yazmıyorum, zira göz gördüğünü sokuyor aklına, okudukça, gördükçe alıyor, koyuyor yaşantısının bir yerine, şahane de yine de alışkınlıklarımızdan kurtulamıyor, herşeyi ve herkesi tüketmeye devam ediyoruz ya kötü olan o işte!

Herşeyi ve herkesi tüketiyoruz şuursuzca; eşyaları da tüketiyoruz, ilişkileri de, sevgileri de , aşkları da...
Maalesef çılgın bir tüketim çağında yaşıyor ve hiçbirimiz, önemli benliklerimize hizmet eden bu sistemin bir parçası olmamayı cesaret edemiyor, haklı olmak yerine mutlu olmayı seçemiyoruz.
Derinlerde bir yerlerde biliyoruz yersiz bütün bu kavga dövüşler, anlamsız bu hırs ve ihtiraslar, gereksiz tüm bu gurur da yine de ne kalbimizin tamamını koymayı becerebiliyoruz ne de teslim olmayı. Velhasıl içimizde ki ilahi güce ihanet edip, aslında Tanrı iken kul olmayı tercih ediyor, zoru seçip hayatımızı daha da güçleştiriyoruz.

Dile kolay, sonuna gelinmiş 15 yıllık bir ilişkiden ve sonu hazırlayanlardan bahsederken; tüketilenlerden bahsetmeden geçemiyor, sonunda da "acaba tükenmez aşk var mıdır?" diye sormadan edemiyoruz.
Tam bu soru havada asılı kalmışken Meral Okay'ın "Aşk bir sızma halidir...Aşka kendinden vazgeçme, kendi benliğini ezmeden "biz"olabilme halidir " cümlelerini okuyor, cevap bulabiliyorum.

Hakikaten de aşk bir sızma halidir; herbirimiz sızarız bir diğerinin hayatına sinsice de niye ise karışamayız olduğu gibi bulduklarımızla, çatalın ucu ile ayıkladığımız gibi kurutulmuş domatesleri, ayırmaya çalışırız tadını bilmediklerimizi. Kaptırır, kendimizden ödün veririz, verdiğimizi düşünürüz de en ufak isteği tehdit gibi algılar, değişmek, değiştirilmek istemeyiz.

Halbuki aşk kalbini olduğu gibi ortaya koyabilmek, teslim olabilmek, götürmeyecekse senden bir parça gerektiğinde değişebilmek, sevgilinin karşısında korkmadan utanmadan çıplak kalabilmektir. Aşk gerçekten egodan kurtulmanın en kolay ve en keyifli yolu, benken biz, birken iki olmak, çoğalmaktır. Aşk bahardır, tutkudur, kalp çarpıntısı, bir yere ait olduğunu bilmektir. 

Ama aşk huysuz ve kaprislidir; harlamazsan ateşi, fırlatıp korunu canını yakar, işte tükenme de orada başlar!

Tükenmez aşklar vardır elbet; yeter ki kendimizi olduğu gibi koyalım, yeter ki ben değil de biz olalım...


Fotograf; @Konya http://instagr.am/p/Z7x_F/ by BERRAK KOYUNCU
Müzik ( yazarken); Masum Değiliz by SEZEN AKSU 
Söz: MERAL OKAY & SEZEN AKSU







8 Nisan 2012 Pazar

Şahane Misafir


Ahhh ben ona buna bok atıp, bol keseden ahkam kesip, önüme gelene it gibi çemkirirken bahar gelmiş iyi mi?

İnşirah Caddesinin efsanevi manolya ağacının her bir dalı muhteşem çicekleri ile pembeleşmiş, Metin Sanat Galerisinin yaşlı teyzesi, her zamanki zarif topuzu ile dükkanın kapısına yaslanıp önünden akan insan selini seyre dalmış bile...
Yılın en güzel zamanı gelmiş, herkesin bir içi açılmış, herkes kendini deniz kıyılarına, parklara, sokaklara atmış. Orhan Veli'nin manzarası el ele, göz göze sarmaş dolaş gezen sevgililer ile renklenmiş, kendisi de ayağının dibindeki rengarenk menekşeler ve omuzunda martılar ile keyiflenmiş.
Güneş dondurmanın önünde kuyruklar oluşmaya, dondurmayı kapan bir aşağıya bir yukarıya aheste avare volta atmaya başlamış, çocuğunu, köpeğini kapan Bebek parkını doldurup taşırmış.
Atılmış paltolar, kazaklar herkes bir açılıp saçılmış, takmasalar da kaskları, çıkmış tüm vespalılar ortaya, renk cümbüşüne katılmış.
Kışın kasveti ile kapanan ruhlar hafiflemiş, kapıp sevgiliyi muhteşem boğazı arşınlama, bulup en sakin ve güzel yerini, Istanbul'un tadını çıkarma, buram buram aşk yaşama zamanı gelmiş.

Ben de sigaraydı, oydu buydu derken az kalsın bütün bunları kaçırıyormuşum ki Allah'tan çok da geç kalmadan ayıldım, attım kendimi sokaklara da bir kendime geldim. Oturup mahallenin bilimum kafelerine, herkes dışarıda olduğundan geçen bir sürü tanıdık ile sohbet edip, bir kere daha baharın ve onun insanların üzerindeki etkisinin ne şahane bir şey olduğunu hatırladım. Tüm bunların üzerine de Ferzan Özpetek'in son filmi Magnifica Presenza'yı seyredip, ruhumu daha da bir şenlendirdim.

Ehh işte deseler de seyredenler ben bayıldım. Yine çok masalsı bir anlatım, yine Sezen, yine gay karakter, yine bir parça Istanbul, yine kahkaha ve yine gözyaşı...Birçoğu için kendini tekrarlamak gibi olsa da bütün bunlar, benim için bir rituel aslında; o kadar alışmışım ki hep aynı gibi görünen ama her seferinde farklı bir his vererek bunları kullanıyor olmasına, aralarından birini eksik bıraksa ama neden diyesim geliyor, hatta neyse Serra Yılmaz ile aralarında geçen, son iki filminde onun olmamasına içten içe bozuluyor, hala bir köşeden çıkmasını bekliyorum. Her filminden bambaşka bir ruh hali ile çıkıyor, bir süre orada asılı kalıyorum, buna da bayılıyorum.

Ferzan'a da, onun bakış açısına da bahara da bayılıyorum...
Ohh be yılın en güzel zamanı, en şahane misafiri gelmiş, bu bahar ağaçlar daha da mı bir coşmuş ne diye düşünüp eve dönüşte; madem bahar dallarının bir suçu yokmuş diyerek, gidip kendime en güzeli ve renklisinden bir demet alacak çiçekçiyi arıyorum ama malesef bulamıyorum.
Ama olsun, ne yapalım, nasılsa dışarıda bir sürü var, o da yeter...


Fotograf; by YASEMIN OCAKLI
Müzik (yazarken); Gitmem Daha by SEZEN AKSU 












6 Nisan 2012 Cuma

Yuh desem...


Yaklaşık 3 hafta kadar önce bir partide, çokça sevdiğim renkli bir karakterin, senelere meydan okuyan yaş almasını kutluyoruz. Neşemiz yerinde, ruhi haliyetimiz keyifli, sanki mesele önceliklerimiz değilmiş gibi numara yapıp her konuşmanın başında tüm suçu hayat koşuşturmasının üzerine atıp, uzun zamandır göremediklerimizle hasret gideriyor aralarda da yepyenileri ile tanışıp sosyalleşiyor; eğleniyoruz yani.

Ev sahibesi canlı olunca, ortam da tabii ondan hallice oluyor; gruptan gruba, konudan konuya atlarken, gecenin sonuna doğru 4-5 kişilik bir kız grubunun ortasında ve biraraya gelince ne konuşur kadınlar, tabii ki ağdalı bir "ilişkiler" sohbetinin içinde buluyoruz kendimizi. Aralarından tanımadığım kız birkaç giriş cümlesinden sonra, lök diye medeni durumumu soruverince ben bir afallıyorum ama sevmediğim, içimden konuşmak gelmediği bir konu olduğundan o günlerde, geçiştiriveriyorum. Ben geçiştiriryorum geçiştirmesine de onun hikayesinden kaçmamız mümkün olmuyor.
Malum çevre geniş, süre gelen hayat da sex and the city'i aratmayacak kıvamda olduğundan, şahsen yaşadığım veya tanık olduğum, duyduğum bir sürü enteresan ayrılık ve sonrası hikayeleri gırla da olsa, belki içinde bulunduğum durumdan, belki yaşımdan, belki yaşanmışlıklarımdan belki de artık olduğumuz konumdan bilemiyorum, şimdiye kadar bana en absürd gelen ayrılık hikayesini dinliyoruz.

Kız 38 yaşında. Kolej+iyi bir üniversite mezunu, konuşması, oturması kalkması yerinde, "düzgün" bir kız. Bir adamla birlikte oluyor, ama ne oluş! Adam 40 küsur yaşlarında, hali vakti yerinde, işinde başarılı, capcanlı , neşeli ve ilişkide acayip motive. O kadar şahane bir ilişki ki adam hasretinden işe gitmeden mutlaka sabahları kıza uğruyor, tatil programları, gelecek planları yapıyor, onu en yakınları ile tanıştırıyor vs vs vs..Eh bu zamanda böylesini bulmak kolay değil, kız gökte ararken yerde buldum diye sevinip, ister istemez gelin güvey oluyor, beklentileri oluşuyor, indiriyor kalkanları, daha da fazlasını istiyor. Kim istemez, kim beklemez ki?
Ancak gel gör ki hayat o kadar pespembe, belli ki adam da kızın olduğu yerde değil, ondan bin fersah uzak; kız adamı başka bir kadınla yakalıyor. Dedim ya düzgün bir kız, bir gururu var, adamdan ayrılıyor. Adam da kendinin ne olduğunun farkında ve ayrılırken " sen belki de bu şehirde ki en düzgün kızsın ama malesef ben böyleyim " diyor ve ilişki bitiyor. Ilişki bitiyor ama kızcağız darmadağın, her kadın gibi biten ilişkide kendini suçlayacak birşeyler buluyor. Hayallerinden, olabileceklerden bahsedip kaybettiği güzelikler için kahroluyor.

Kız anlatıyor ve o kadar iyi biliyorum ki yaşadığı duyguyu, içim parçalanıyor. Mangal gibi yürek vardır bende de, seneler içerisinde fırtınalı ilişkilerde, çakılıp çakılıp durmuş, yere yapışmışlığım çoktur benim. Bilirim yaşanması olası güzelliklerin yaşanamamasının ne denli büyük bir acı, kimsenin göremediğini görerek, olsa ne kadar muhteşem birşey olacağını bilerek yaşamaya devam etmenin ne denli büyük bir ızdırap olduğunu . Bilirim hayalkırıklığının, yarım kalmışlığın, aldatılmışlığın, kandırılmışlığın ne demek olduğunu.
Kız anlatıyor, zaten yaralıyım, gözlerim boncuk boncuk gayri ihtiyari soruyorum;
-ne kadar zamandır birlikteydiniz? ve cevap
-3 haftadır!

Pardon? Benim gözlerdeki boncuklar kuruyor, diğerlerininkine şaşkınlık otuyor. Afallıyor yine soruyorum;
- Sex mi çok iyiydi?
-Yok o kadar da iyi değildi, ama o kadar ilgili ve o kadar motiveydi ki!

Birincisi bu kadınların seksi salt erkeklere ait bir olgu gibi görmesine ve ilişkide çok da önemli birşey değilmiş gibi hareket etmesine kıl olduğumdan, ikincisi acı tarafımın yüzeye çok yakın bulunmasından dolayı kıpırdanmaya başlıyor, Azra'nın dürtmesi ve gözlerini devirerek "sakın ha" uyarısına bile kulak asmadan, biraz hırtlığımdan biraz da gerçekten anlamaya çalıştığımdan:

- Pardon ya, nasıl yani???? Adamla sadece 3 haftadır beraberdiniz, herifi başka bir kadınla yakaladın ve üstüne üstlük seks de iyi değildi, ehhh? sen neye bu kadar çok üzüluyorsun ki? diyorum; bana hala gelecek planlarından, nasıl onu en değerlileri ile tanıştırdığından, ona gerçekten değer vermeseydi böyle birşey yapar mıydılarından, olsa idi hayatın onunla ne kadar güzel olabileceğinden bahsediyor.

Kızın ilk imajı biraz şaşkoloz ve buldumcuk olarak değişip, insan sarrafı olmadığı da çok açık olduğundan, acı tarafım dağlara taşlara; yaaa sen adamın kimi kimle ne kadar sürede tanıştırdığını, onun için böyle birşeyin önemli olup olmadığını nerden bilebilirsin ki 3 haftada? Bu bir kıstas mıdır? Senden öncekilere veya herkese yapmadığını nereden biliyorsun? diyorum ama o zaman henüz sigarayı bırakmamış olduğumdan! hem ortamı hem de kendimi germemek için;

- Zor tabii, her ayrılık zordur ama bence "neden bana böyle yaptı?" diye soracağına yada keşkelerinde boğulacağına, Tanrı'na şükret ve "ben neden bunları ve bu duyguları yaşıyorum"diye sor, mutlaka iyi gelecektir diye bağlayıp ve daha fazlasını yüreğim kaldırmayacağından bir iki laf geçiştirmeden sonra gruptan ayrılıp, gidiyoruz.

Yolda eve giderken, ertesi gün uçakta hep bu konuyu düşünüyorum; kızı yargıladığımdan değil belli ki acı çekiyor, belli ki çok inandırmış kendini de "niye?" diye sorup duruyorum kendime.
Ve bu kıza özgü birşey de değil bu durum, hepimiz, tüm kadınlar olmadık benzer yere yapışmaları yaşıyoruz, niye?

Hangi dine mensup olursak olalım, yaratıcı bir gücün varlığına inanan tüm dinlerin temelinde insanoğlunun o gücün nefesi ile yaratıldığı olgusu vardır. Tanrı insanoğluna nefesini üflemiş, Buddha içinde bir yerlere yerleşmiştir. Kadına ise en büyük mucizesini, yaratma gücünü, doğurganlığı bahşetmiştir ki kadınlardaki asıl güç ve bereketin kaynağı da budur. En narin, en saf, en çelimsiz görünen kadın bile gerçek zorluklar karşısında dik durmayı başarıp, hayatına devam eder. Kadın yeri gelir korumak için yavrularını kaplan kesilir, yeri gelir erkeğine güç verir, bereket getirir, istese dünyayı yönetir, kariyer de yapar çocuk da ama niye ise mevzu bahis kalp ağrısı olduğunda yere yapışıverir, kalkamaz, kendine gelemez bir süre...Niye?
Anladık kadının içine giren sistemine girer de Türk standartlarında ortalama 5 dakikada giren birşeyin, o sistemden atılması niye günleri, ayları, bazılarında yılları bulur? Gerçekten niye?
Gitseniz bir psikoloğa hemen çocukluk yıllarınıza, ananızla babanızla ilişkilerinize girer, orada bir travma arar ( ok mutlaka dogrudur da ), oradaki herhangi bir eksiklikten kaynaklı kaybetme, sevilmeme, bla bla bla korkusuna bağlarlar da kardeşim her kadın aynı mı olur, neredeyse herbiri sözkonusu aşk acısı olduğunda üç aşağı beş yukarı aynı mı hisseder, aynı mı hareket eder?
Niye bu kadınlar kalbini açtığını hayatının merkezine koyar, niye hemen olaya kaptırır kendini, niye 3 haftada gelin güvey olur, niye en büyük hakarete uğradığı halde hala kendini suçlayıp, kahrolur, niye????

Gerçekten çok ama çok acayip bir durum....

Şimdi 3 hafta önce bu yazıyı yazmış olsaydım, muhtemelen burada bırakır, noktayı koyardım; çünkü o günlerde içim kıpır kıpır, ruhum hafif ve hala sigara içiyor olduğumdan yumuşaktım. Ama gel gör ki aradan 3 hafta geçti, ben sigarayı bıraktım, içimde bir canavar uyandı, buarada pıt pıt önüme birşeyler düştü, o düşenleri toplayıp bir güzel, bağladım birbirine ve resim komple değişip, orataya bambaşka bir durum çıktı. Kısacası takke düştü kel göründü..

Her hikayenin gizli, anlatılmayan bir tarafı vardır ya çok değil birkaç gün sonra anladım ki kız öyle adamı 3 haftada tanıyıp da hayatının merkezine falan koymamış. Çok daha öncesinden tanıştığı, sağolsun facebook var, çok görüşmese de bu sanal mucize sayesinde adamın içini dışını, ne kadar muhteşem bir sevgili, ne kadar şahane bir baba, ne kadar eğlenceli bir arkadaş, ne kadar başarılı ve çalışkan bir adam olduğunu görmüş; hasbel kader yollar kesişince de hop hop photoshop, eski fotograflara kendi kafasını yerleştirip o hayata girivereceğini zannetmiş. Yuhhhhh desem sana!

Kızın ikinci imaj da kocaman bir LOSER ile yer değişip, bir kere daha hayattaki duruşumuzun ve başkalarının hoşuna gidecek şeyleri değilde, kendimiz olarak, istediğimiz şeyleri yapmanın ne kadar önemli olduğunu düşündüm...Al işte, bu da okumuşu, gezmişi görmüşü de artık nasıl bir toplumsal baskı, ne tür eksiklikler yaşıyorsa hayatında, sanal ortamdan tanıdığını zannettiği adamla 3 haftada hayaller dünyasına dalıp, aldatılmış olmasına rağmen hala darmadağın oluyor.

Ayol facebookun ipi ile kuyuya mı inilir şaskoloz? Biri klavye başında, istediğini istediği kadar ve istediği şekilde gösterirken, sen beyaz camın önünde kedinin ciğerci dükkanına baktığı gibi bakacak kadar, tüm algılarını, filtrelerini kapatacak kadar gerizekalı, o kadar çaresiz misin?
Ve bunlardan o kadar çok var ki; herkes kendi facebook arkadaş listesindeki bir iki destansı bekarın sayfasına hergün bir iki göz atsa, hemen farkederler bu türlerin ne kadar çok olduğunu. Sözüm ona hepsi düzgün kızlar; belli okullarda, belki yurtdışında okumak, belli bir ekonomik düzeyin üzerinde olmak, belli yerlere girebilmek, gidebilmek "düzgün ve kaliteli" olmak için yeterli bir kıstas olan ülkemde bana göre çoğunluğu sonradan görme, bir sürü salak var bu memlekette...Çoğunluğunun da ar damarı çatlamış, hayatta kaliteli yaşamanın marka çanta takmakla, zengin koca bulmaktan ibaret olduğu zannedip, her post edileni anında beğenip, sıralarını bekliyor, kendilerini komik duruma düşürüp, böyle 3 haftalık hikayelerde yere yapışıyorlar...

Olan da sonra bana oluyor...Bu salaklar yüzünden hem beynimi, hem çenemi yoruyorum..

ÇOK AMA ÇOK ACIYIM, SNOBUM, KIMSEYI BEĞENMIYORUM AMA BUNLARIN DA BEGENILECEK TARAFI DA YOK KI BE KARDEŞIM....



Fotograf ; The door! http://instagr.am/p/JEgiYYvPD0/ by BERRAK KOYUNCU
Muzik ( yazarken ) ; Sultanım by RAHMAN ALTIN ....yine yeniden, bu sira boyle
























4 Nisan 2012 Çarşamba

Perili EV


Arnavutköy'ün tepelerinin birinde, yokuş başında derme, çatma küçük bir ev...
Yanındaki eve yaslanıp da güç almasa, yıkılacak; eski, bakımsız, kimsesiz, sabah akşam önünden geçiyor olmama rağmen, dikkatimi bile çekmeyen, bana hiçbir şey ifade etmeyen ahşap bir ev...

Bir sonbahar sabahı ısrar üzerine ayak sürterek, sırf gönül almak için girip de içinin dışından daha küçük, daha eski olduğunu, kırık merdivenlerinden yukarı çıkarken şimdi başımıza yıkılacak, buradan bir şey olmaz diye düşündüğüm  alçak tavanlı, kutu ev... Ne içi güzel, ne bahçesi diye geçirip aklımdan, çıkıp gitmek istediğim ama gitmeme izin verilmeyen ev.
Hayal edemediklerimi en ince detayına kadar anlayabileceğim şekilde koyup önüme, acaba gerçekten olabilir mi diye merak ettirilen ev.

Sonrası çorap söküğü; kendimden başka birinin heyecanına ve hayal gücüne inandığım, evimi başka birinin yapmasına izin verdiğim, sadece "o kadar güzel bir şey yap ki..." cümlesi ile teslim olduğum ev o.
Kıpır kıpır bir heyecan, sahil kasabasında tokuşturulan rakı kadehleri, ileriye yönelik çok büyük bir adım, gerçekleşeceğine çok emin olduğun hayal, güvenmek, sevmek, huzur bulmak o ev.
Eski ile yeniyi harmanlayacak, Kuleli'ye karşı yapılan kalabalık pazar kahvaltıları, bahçedeki misafirhanesinde italyanı, türkü eksik olmayacak neşeli, canlı, sıcak, yaşanacak bir ev o.

Sonrası mı?
Sonrası yine çorap söküğü; kapılan anlık heyecanlanlarla tutulamayacak koca koca sözlerin verildiği, bir gecede herşeyin altüst edildiği, tüm güvenin yıkılıp, ona dair ne varsa hayal kırıklığı yaşatan bir ev o.

Bahar geldi; hala kimsesiz, hala bakımsız, hala yıkık dökük ama artık malesef görünmez değil. Ve görünen o ki sağır da değil, zira her sabah akşam önünden geçerken canımı sıkıp da "yıkilsa da kurtulsak" dediğimi duymuş olacak, gece yarısı vardığım evimde onun önü dışında park edecek başka bir yer bulamadığımdan, arabamı park edip, sabah lastiğimi patlak bulduğum perili bir ev o :)

Şaka gibi...


Fotograg; 22 - @ Balat http://instagr.am/p/jrXEP/ by ZEYNEP MATRAS
Muzik (yazarken) ; Sultanım by RAHMAN ALTIN