7 Aralık 2009 Pazartesi

HAMLET - 1 Aralık



İtiraf ediyorum hiçbir zaman Shakespeare özel bir sevgim ve ilgim olmadı, hatta belki sevmiyorum bile denebilir; o ağdalı dili, her daim kelime oyunlarını ama en çok da entrikayı pek çekici bulmuyorum.
İtiraf ediyorum Shakespear'in eserlerinde belki en çok sevmediğim de Hamlet. En son lise yıllarımda okuyup, o zaman ki kafamla sıkıcı, benim algılamamla çarpık ilişkiler, her daim mutsuzluktan başka birşey bulamadığım bir eser. Sadece okudum, sahne de hiç seyretmedim, yıllarca da "Olmak yada Olmamak, işte bütün mesele bu" cümlesinin abartıldığını düşündüm içten içe.
Ve itiraf ediyorum (NY yada Londra'ya gidiyorsan mutlaka tiyatroya gitmelisin, aslında her yeni yerde gitmelisin de bu ikisinde kesin gitmelisin) Hamlet'e sadece ve sadece Jude Law'ı sahnede görmek için gittim.
Yine tembellikten gitmeden önce bilet ayarlamayıp, son dakika zar zor, otel sayesinde bulduğumuz pahalı ama super yerlerdeki biletlerimizle, crownla beraber kokoş kokoş giyinip gittik.



Jude Law inanılmaz, yakışıkli, karizmatik ve çekici idi. Adamda içten gelen bir çapkınlık ve piçlik var, çok şeker. Ancak daha etkileyici olan inanılmaz başarılı performansıydı. Sahnede bütün vücudu ile rol yapan ve o ilk 10 dakikadan sonra seni oyunun içine çekip, tanrım hiç bitmesin duygusunu veren bir yaratık adeta.
Abartısız söylüyorum, Hamlet benim hayatımda seyrettiğim ennnnn güzel oyundu. Kadronun tamamı inanılmazdı ve yorum çok etkileyiciydi.
Bu sefer bambaşka birşey gördüm eserde, belki yaşla alakalı, belki oyunun sahneye konulma şekli ile bilemiyorum ve anlamam için yeniden okumam gerekiyor ki anotherstar Eyüboğlu'nun çevirisini tavsiye etti,onu alacağım, bu sefer gördügüm tek şey bir çocuğun babasını kaybetmenin vermiş olduğu acı ve anneyi de elden kaçırıyor olmanın telaşı ve kıskançlığı. Zır deli ama çok akıllı bir adamın, acı çeken, isyan eden hali. Yine hatırlamadığım noktalardan biri de orjinalin sahneye konulduğu kadar nükteli olup olmadığı, zira oyun boyunca gülümseme bir şekilde yüzünde asılı kalıp duruyor.




Kadronun tamamı muhteşem, oyun olağanüstüydü. Gerçekten hiç bitmesin istenilen türlerden.
Cok güzel geçen bir seyahati bundan daha güzel bir final ile kapatamazdık. 

CIRQUE DU SOLEIL / WINTUK - 29 Kasım



Enteresan bir şekilde seviyorum bu Cirque De Soleil'i, hatta ilk defa gittiğim ve kalbim güm güm ata ata seyrettiğim Warakei gösterilerinden sonra bayılıyorum. Etrafımdakiler de bildiğinden bu durumu, daha gitmeden camellini sayesinde NY da gideceğimi kesin olarak bildiğim showlardan biriydi.
Tembelim ben tembel, son dakikaya kadar hicbirşey yapmam, herşeyde bu böyle, bir rahatım, nasıl olsa yapılır, nasıl olsa bulunur bir çaresi der, uğraşmam böyle şeylerle, başkası yaparsa ne ala. Işte bu yüzden ballandıra ballandıra anlattığım ve mutlaka görmeniz gerekiyor dediğim showa, daha önceden bilet ayarlamadığım için son dakika sadece 3 kişilik bilet bulduk ve dr.u,crown ve ben gittik.

Madison Square Garden'da olan gösteriye dr.u tam anlamı ile son dakika yetişerek heyecanıma heyecan katsa da başlangıçta çok ümitliydim gösteride. Ben bazen böyle beklenmedik durumlarda ve olaylar karşısında 5 yaşindaki çocuk kıvamında heyecan yaparım, bu da son zamanlarda farkettiğim birşey. Gidicez diye sabahtan beri öylesine heyecanlı ve mutluydum ki, bir bir devamlı konuşuyor ve ilk  defa canlı seyredecek dr.u'ya ise nasıl muhteşem olduğunu hatırlatmadan duramıyordum.
Ammaaa gel gör ki açıkçası benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu Wintuk.
Broadway'e uygun bir show yapma derdine düşmüşler gibi hissettim, fantastik öğeleri az, kalp çarpıntısı hiç yok. "Çok çalışırsan yapamayacağın şey yok " var tabii yine ama " bunlar insan degil " yok. Bir kere trapezcilerden eser yok, bol müzik, bol dans, ehhh ne anladım ben boyle Cirque Du Soleil'den...
Işin özü o muhteşem kareografinin, inanılmaz kostümler, inanılmaz muzikler ve yüreğini çarptıran ve ağzını açıkta bırakan tehlikeli akrobasi hareketleri zenginleştirilmiş olması.
Ilk yarım saat ha şimdi ha birazdan diye kendimi avuttuysam da, sonra anladım ki bu böyle devam edecek.
Ama dr.u yine de çok beğendi, sevindim ben de. Sonuçta koştur koştur geldiğine ve heyecanına değdi.
Diğerlerinin gelmemiş olmasına da çok sevindim, zira bilmem kaç dolar verdire verdire gelselerdi açikçası kendimi suçlu hissederdim, iyi oldu.

Neyse açıkçası Wintuk'u özellikle kimseye tavsiye etmem ama yapılacak daha iyi birşey yoksa yada çocuklar varsa gidip görülsün tabii. Ben diğerlerini buldukça gideceğim, bir sürü şeyden korkan bana  "korkma bak, korkmayınca neler yapabiliyorsun" u hatırlatıyorlar. Inanılmaz bir topluluk olduğu da tartışılmaz tabii.

O da Oradaydı...




Kötü veya başedilmesi zormuş gibi durumlar sözkonusu olduğunda ilk güdüdür kaçmak, dikkat, biraz uzaklaşıp dışardan bakmaktan değil, mevcut sorunu geride bırakıp, onun üzerinde düşünmemek için kaçmaktan bahsediyorum...Bende de bayağa sağlam bir şekilde vardır bu güdü, canım sıkıldığı anda bir yerlere gitmek, buralardan uzaklaşmak ilk aklıma gelen şeydir.

New York'ta otelin kapısında oturmuş sigara içiyorum, saat sabahın 10.30 civarları. Saat farkından attığı mesajı anca uyandığımdan gördüğümden ve onun ile ilgili herhangi birşeyde, hiç normal bir duygu yaşayamadığımdan, içim içime sığmıyor yine. Öyle ki sabahın o saatinde, kasım ayı ve serin birgün olmasına rağmen, arabasının tüm camlarını açarak dışarıya yayın yapan zencinin, daha önümden geçmeden duymaya başladığım hiphop müziği ile, bir elimde sigara, bir elimde tekrar tekrar okuduğum mesaj, istem dışı kafamı sallayıp, ritim tutuyorum, daha da mutlu daha da özgür hissediyorum.

Araba önümden geçiyor, zenci bana bakıyor, ben hala ritim tutuyorum, gülümsüyorum, eli ile selam verip uzaklaşıyor, otel görevlisi deli bu diyor. İşte tam o anda, kaçmak diye birşey yok diyorum. Ne kadar uzağa gidersen git, canını sıkan şeyden kurtulamanın yolu yok, çünkü herşey kafanın içinde ve o kafa nereye gidersen git hep seninle beraber. Nasıl ki bir mesajı ile binlerce binlerce kilometre öteden biri seni dünyanın en mutlu insanı, hayat çok güzel duygusunu hissettirebiliyorsa , sorunlar içinde aynı şey geçerli. Nasıl o mutluluk duygusunu beynin kabul edip de vücuduna yayıyorsa, sorunlar içinde birebir aynı şey geçerli.
Kötü haber yani, kaçmak bir işe yaramıyor, ertelemek bir işe yaramıyor...

Son haftalardaki yumuşak hava New York seyahatinde de devam etti. Neredeyse hergün gönderdiği ve kelimeleri seçerken gösterdiği özen belli mesajlar, New York'u daha da güzelleştirdi.
Onun yüzünden gittiğim hiçbir yerden adam gibi keyif alamadığım ve bir tarafımın hep buruk kaldığı çok olmuştur benim.
Ama bu sefer o da her anında oradaydı...Sohbetlerden hiç eksik olmadı, o olsaydı neler yapılırdı, o olsaydı o anki duruma nasıl tepki verirdi, hep konuşuldu, şerefine hep kadehler kaldırıldı, kulakları bol bol çınlatıldı...Ilk defa buruk değil, neşe içinde, umut içinde, heyecan içinde...

New York, 29.11.2009
Den,saresti proprio la mia donna ideale!!!...Portami tanta serenità ed allegria...Magari un giorno riuscirò a vederla pure io New York...Sei una persona speciale,a prestooooooooooooooooooooooooooooooooooo

Birgün beraber de gideceğiz tatlım, heryere gidip, bir sürü yeni şey yapacağız...

NEW YORK...26 Kasım-2 Aralık


2,5 saat rötar, 11 saat yolculuk ve 1 saat 10 dakika pasaport kontrolü bekleyişinin ardından nihayet JFK havaalanını terkediyoruz, çaktırmasa da, içi içine sığmayan dr.u ile birlikte. O kadar komik ki tanımasam, içini bilmesem geldiğimize sevinmedi herhalde diyecek kadar mesafeli ve donuk. Genel halidir bu onun, boynuna atlayıpta sarıldığında neredeyse kollarını dolamayacak, "off yapışma öyle, düş bir yakamdan" diyecek şimdi gibi hissettirir ama işin aslı öyle değil tabii; sevgisini ulu orta bilindik, herkesin ve benim kullandığım yöntemle göstermez, dokunmatik değildir, durup durup sarılıp boynuna öpüp koklamaz seni ama yanında olduğun her an sana ne kadar değer verdiğini, nasıl sevdiğini, ne çok önemsediğini ve orada onunla birlikte olduğun için ne mutlu olduğunu kendine has yöntemi ile durmaksızın belli eder. O rahattır, sen rahatsındır, çok şahsına münhasırdır. Kendi de bilir, sen de söylersin hiç sıkılmadan, onun ile arkadaş olmanın en güzel yanı da budur sanırım, hesapsız kitapsız, özgür olmak.


Neyse, dr.u ile havaalanında, crown ile de, daha bavulları bile bırakmadan direk gittiğimiz Pastis'te buluşarak ekibi tamamladık ve official olarak 6 gece 7 günlük New York tatili başladı. Pastis'e daha doğrusu içeride ki kalabalığa girene kadar, onca yorgunluğa rağmen gayet iyi olan moodum birden düşüverdi, sanki yorgunluk, geride bıraktığım cok çalışmam lazım meselesi üzerime yıkıldı ve "Allah dedim, yandım ben aslında doğru zamanda gelmedim galiba". Ama yanılmışım yorgunlukmuş, o NY da hissettiğim tek gergin an oldu.


Alel acele yenilen akşam yemeğinden sonra dr.u ve diğerleri Connecticut'a doğru yola çıkarken bizde, tembel ben ve beni çok fazla iyi tanıyan crown sayesinde yeri super, servisi super, odaları gayet güzel Soho Grand Hotel'e yerleşiverdik. Crown ile aylardır görüşmüyorduk, öyle eskisi gibi hergün de telefonlaşmadığımızdan, konuşacak, hasret giderecek çok şey vardı ama yorgundum, ama karışık bir kafa ile varmıştım, ama canım bavulu bile açmadan yatıp sadece uyumak istiyordu ve oyle de yaptım, erken bir saatte derin ve uzun bir uykuya daldım.


Ertesi sabah, uyku alınmış, kafa hala biraz karışık ama mood iyi bir şekilde, otele çok yakın The Cupping Room Cafe'de kahvalti ile başladı. Ilk çaylar ve kahveler içilip de adam gibi cümleler kurabilme noktasına geldiğimizde ise ben eteğimde ne kadar taş varsa dökmeyi tercih ederek, o ana kadar kimse ile konuşmadığım şu can sıkıcı "çok çalışmam lazım" meselesini, blogu ve crown'un bilmediği birkaç şeyi daha anlattım ve rahatladım. Uzun zamandır onun ile konuşmadığımı ve bunu özlediğimi, rey ile birlikte en rahat onunla seyahat ettiğimi, alışveriş yaptığımı (ki bu çok önemlidir altında yatan bir süru sebeple), bana kendimi ne kadar iyi hissettirdiğini hatırladım. Bir bakıma yıllardır süre gelen LA'da buluşma ritueli yerine ikimiz için de yeni ve heyecan veren bambaşka bir şehirde buluşmanın ne kadar iyi bir fikir olduğunu anladım.

Sonrası....Sonrası tam anlamı ile şahane idi; sanki hergün aynı şeyi yapıyormuşsun gibi görünsede hep hiç bulunmadığın yerlerde, yeni birşey keşfederek, şehri talan edercesine dolaşmak ve tanımak ile geçti.
Bir mağaza 2 cafe, koşturmadan, kendini hırpalamadan, etrafa, insanlara baka baka, onlar hakkında olup olmadık yorumlar yapa yapa, güle eğlene, tadını çıkara çıkara.

NY diğer tüm Amerika şehirleri gibi tüketim üzerine kurulu bir şehir. Her an her yerde alışveriş yapmaya ve para harcamaya itiyor seni. Aslında birkaç yer dolaştıktan sonra diğer hiçbiryerden bir farkı olmadığını anliyor ve görüyorsun ama yine de alışveriş tabii ki tatillerin olmazsa olmazı olarak çok sağlam yerini koruyor.
Birbirinden iki ayrı dünya kıvamındaki zevklerimize ve alışveriş yöntemlerimize rağmen, bir dükkana girdiğimizde yansıttığımız hava enteresan bir şekilde aynıdır crown'la. Yeni bir yere girildiğinde 30 saniye içerisinde sana uygun olup olmadığını anlayıp, değilse hiç vakit kaybetmemek, uygun olanı bulduğunda ise satıcıya benim ile ilgilen ışığını yakıp, hoşuna gidebilecekleri kendine getirterek, zaman kazanmak, hoşuna gideni, alabileceğini almak ve çıkmak. Çabuk, temiz, keyifli, yani alan memnun, satan memnun durumu.
New York'ta da durum farklı olmadı. Tabii ki en çok ayakkabı mağazaları gezildi, hep ihtiyaçtan louboutineler alındı ama en çok zaman geçirilen ve en çok beğenilen mağaza What Goes Around Comes Around adlı vintage dükkanı oldu. Gerçek anlamda 3 saatimizi geçirdiğimiz ve neredeyse hoşumuza giden, bizi eğlendiren herşeyi denedik ve çok eğlendik. Eski şeyleri seviyorum, kim kullandı, nasıl kullandı bilmiyorum ama rahatsız etmiyor beni, tıpkı antika mobilyalar gibi eski kıyafetlerde de bir yaşanmışlık, bir tanıklık olduğunu düşünüyorum ve bu durum hoşuma gidiyor benim. Ayrıca tabii ki benim ölçülerimde başka insanlar var bu dünyada, tabii ki çok garip bir durum değil ancak üzerime giydiğim ve benim için yapılsa ancak bu kadar olur dediğim ve zevkime de uygun bir şey gördüğümde "Tanrım bir yerlerde benden bir tane daha varmış" demeyi eğlenceli buluyorum. O kişinin şimdi nerede, ne yapıyor, öldü mü kaldı mı meseleleri ilgimi çekiyor.



Güzel ve çekici, sana bin türlü seçenek sunan bir şehri en yakınlarınla, en çok sevdiklerinle gezmenin keyfi ise hiçbirşey de yok.
Crown superdi, dr.u superdi, e.e. superdi...Herkes kendi istediği zamanda kendi istediğini yaptığından ve canların istediği zamanlarda buluşulduğundan herşey superdi. Yolculuklarda kasmam ama kastırmam da, eskiden böyle durumlarda extra çaba sarfeder, yanımda ki mutsuzu mutlu etmek için deli olurdum. Artık yapmıyorum, baktım ki rahatsızlığın benim yaptığım birşey ile alakası yok, anında uzaklaşıyorum. Her adımı beraber atmak, bütün zamanları beraber geçirmek rutin düşmanı,sabahın köründen, gece yarısına kadar görev misali koşturmak, belli zamanlarda belli yerlerde olmaya çalışmak ise sefa pezevengi ruhuma aşırı aykırı birşey. Onun için böyle durumlar mevcutsa, kimseyi kırmadan ama mırın kırın ederek değil direk olarak ben ayrı takılacağım der ve olaydan sıyrılırım. Bu tatilde de her tatilde olduğu gibi, they always will be grubu dışındakiler aynen o mood da olduğundan meseleyi, gaddarlığımdan değil tabii ki onların arkadaşları olduğundan, dr.u ve e.e nin omuzlarına yıkmayı tercih edip, olayın bir tek keyifli dedikodu kısmına takıldım.


Her daim yaşayan ve yaşadığını sana hissettiren bir şehri en rahat ettiklerinde gezmenin keyfi de hiçbirşeyde yok. Yenildi, içildi, yapılabilecek en güzel şeyler yapıldı, saatlerce sohbet edilip, içler döküldü, dertler dinlendi, çare arandı ama bulunamasa bile dinleyici bulmak veya olmak yetti, yeni arkadaşlıklar kuruldu, dedikodu yapıldı kahkahalar arasında, yüzlerce fotograf çekilip, her an ölümsüzleştirildi. Hayaller, hayal edilenler, geride bırakılıp da özlenilenler bebekler, uzaktaki sevgililer ve tabii ki geconti konuşuldu neredeyse hergün...Keyfimiz çok yerindeydi yani, gittiğimize çok memnunduk yani, çok sex and the city kızları gibiydik, hepimize iyi geldi yani. En çok da bana şans getirdi.


Çok enteresan şeyler farkettim New York'ta, mesela dünyanın neresine gidersem gideyim turistlik yerlerden uzak durmaya ve oranın insanlarının gittiği yerleri bulmaya çalışan ben, New York'ta kendimi turist gibi hissetmedim. Hiçbirimiz şehri çok iyi tanımadığımızdan bir haftanın sonunda gittiğimiz tüm mekanları ve gelen tipleri gözümün önünden geçirince, çok iyi yemekler yemiş olsak bile bayaga bir turistik yerlere gittiğimizi anladım ( Balthazar, Buddakan, Cipriani, Alfredo, Porter House, Nobu, Ajna )
ve hiç burukluk yaşamadım, sırf bu sebepten "Sultanahmeti'nden çıkamadık, sağım solum turist kaynıyordu" diye herkesin bayıldığı Barcelona'yı sevmeyen ben, bu şehir için bunu hiç hissetmedim.
Sonra ne zaman konusu açılsa Istanbul'un yaşanacak şehir olmadığını ardı ardına sıralayan, saçmaladığını hatta beni sinir ettiğini düşündüğüm crown'un derdinin benim şehrim ile olmadığını, New York içinde aynı yorumları yaptığında, artık onun Los Angeles'ı evi olarak gördüğünü farkettim, hem şaşırdım ama sevindim de galiba, meselenin Istanbul olmamasından dolayı.
Ve e.e'nin kocası sevgili y.e"nin onu ne çok sevdiğini ve daha da önemlisi ona ne kadar saygı duyduğunu farkettim bir kere daha. Nerede, nasıl davranması gerektiğini gayet iyi bilen ve çok şeker olan bu adama gerçekten saygı duydum.

Güzeldi, herşey güzeldi...Ben tabii ki gidip Genova'da yaşayacağım birgün bu şehirden ayrılırsam ama ve  New York o ilk gittiğimde ki gibi inanılmaz yükseklikteki binaları ile ağzımı açıkta bırakmadiysa da yine de benim ruhuma, enerjime, yapıma çok uygun bir şehir.

6 Aralık 2009 Pazar

Yağlı Boyalardan Gittik



Çimlerin üzerinde durup,kafamı çevirdiğimde, ahşap bir evin kapısı ve kapıya yapılmış boydan boya yağlı boya resim dikkatimi çekiyor; "aging with love" yazıyor bir yerlerinde yada biri kulağıma fısıldıyor, hatırlamıyorum. Çocuklar yapmişlar bu resimleri ve evin sahibi bırakmış öyle, dokunmamış, hep orada kalsın istemiş, silinmesin unutulmasın istemiş. Sonra o evin girişmenlere ait olduğunu öğreniyorum, ne alaka bilmiyorum ama acayip hoşuma gidiyor rengarenk, devasa, çocuk ellerinden çıkan resimler. En çok mavi rengini ve kırmızı kalbi hatırliyorum, kalp büyüyor, küçüluyor ama hiç yok olmuyor ve "aging with love" kalıyor kulağımın bir köşesinde....

Hop hoopp Sirmione'de patika bir yolda yürüyoruz,gerçekte orası değil, crown koluma girmiş, e.e ve birkaç kişi daha; yanımızdan tümerdem geçiyor bir kız arkadaşı ile, e.e selamlaşıyor ki gerçek hayatta tanımaz, ben kafamı öbür tarafa çevirip görmemezliğe geliyorum, bizden uzaklaşıpta kıvrılan yolun altına geçtiklerinde, fikir değiştirip "z....." diye sesleniyorum, kafayı yukarı kaldırıp da baktığında beni tanımıyor, kendimi tanıtıyorum, nerden tanıştığımızı söylüyorum ama "kusura bakma hatırlayamadım" diyor. Yanındaki arkadaşı ise uyumadan önce facebookta fotografını gördüğüm mıncık'ın sevgilisi ama burda sanki onlar sevgililer (gerçek hayatta lezbiyen durumu yok tabii )...
Neyse yürürken yolda laser'i aramak var aklımda, gelmişten o kadar yakınına aramamak olmaz diyorum. Hepimiz açız, sushi yemek istiyoruz, küçücük bir dükkana giriyoruz ve laser ve annesi ile karşılaşıyoruz, gerçek hayatta da çok sevdiğim anneye sıkı sıkı sarılıyorum, hadi sizde bize katılın derken laser biraz telaşlı, istemiyor bizim ile oturmak, tam ayrılacakken onlardan masalarında ki uzun kestane renkli saçlı kız dikkatimi çekiyor, görmüyorum yüzünü, saçları kapatıyor ama uzun boylu, endamlı bir kız olduğunu ve laser'in acaba neden rahatsız olduğunu düşünüp kızların yanına dönüyorum. Restaurant küçücük ama biz özel bir bölmedeyiz, bir tezgah ve karşısında bir masa var o kadar, oturacak yer bile yok. Siparişler verilmiş, kızlar abartmış, masada yok yok, ayak üstü atıştırırken niye bu kadar çok sipariş ettiniz, delirdiniz herhlade diyorum ama kimse bana aldırmıyor, e.e'nin kardeşi e. tabağıma birşeyler koyup duruyor.

Hop hooppp yemyeşil bir denizin uzerinde bir iskeledeyim, iki kere çantamı denize düşürüyorum ve ikincisinde 6 yaşındaki bir çocuk dalıp çıkarıyor, kim olduğunu hatırlamıyorum çocuğun ama gerçek hayatta tanıdıklarımdan biri, yakınız, sözümü dinliyor. Son düşen çantanın içinde cep telefonu var ama kart benim değil, benim kartıma birsey olmuyor, hemen telefonun içi kurusun diye açtığımda ıslanmadığını, birşey olmadığını görüyorum, hem seviniyorum hem de biraz şaşırıyorum.

Hoop hop yeniden kızlar ile birlikte ayni küçük restauranttayım, gidip gelmişim belli çünkü döndüğümde herbirinin önünde kağıtlar, oturmuşlar yağlı boya resim yapıyorlar ve o kadar inanılmaz şeyler yapmışlar ki, nasıl olabilir böyle birsey diyorum, hepsi mi bu kadar yetenekliydi resme karşı derken, e.e daha fazla dayanamayıp, sırrı açıklayıveriyor, karbon kağıdı ile kopya çekip sadece boyamalarını yaptıklarını söylüyor, gülüyorum, birden gözüme küçücük kız çocukları gibi görünüyorlar. Hatta simonpour öylesine kaptırmış ki kendini kopya resmi facebook'una post ediyor :)

Hoop hooop acayip bir odadayım, çok ağır koyu mobilyalı, çok büyük bir yer, benim ofisimmiş orası. Birileri geliyor, toplantı yapmam lazım. Yüksek tavandan boydan boya inen pencerenin önündeki masama yürüyorum, crown da peşimde, bakıp kendisine masaya oturuyorum, canım şimdi benim iş yapmam gerekiyor dercesine, sonra bir dönuyorum soluma bir koltuk daha var masada hoopp o da benim yanıma oturuveriyor. Ofis benim ofisimmiş ama devsa ekranlara, yüksek tavanlara, tüm duvarı kaplayan kütüphaneye, hiç benim tarzım olmayan ağır mobilyalara hayretler içerisinde bakıp, karşımda kim olduğunu hatırlamadığım amcalara ciddi ciddi anlatmaya başlıyorum.

Feel Like a Star!


Hiç bir zaman dövmem olsun istemedim, ayrıca cesaret isteyen birşey olduğunu da hiç düşünmedim; lafı gelince "yaptıracaksan senin için özel bir anlamı, hayatın boyunca üzerinde taşıyacağından, çok emin olduğun birşey olmalı" diye bilmiş bilmiş ahkam kestim ama benden o kadar uzaktı ki acaba ben ne yaptırırdım diye aklımdan bile geçirmedim, taa ki geçen aralık ayına kadar.

Her sene olduğu gibi geçen 22 aralık-2 ocak fix, LA, crown ziyaretinde oturmuş yapacak birşeyler aradığımız bir anda, uzun zamandır yaptırmak istediği taç dövmenin mevzusu açılınca ki ismini de oradan almıştır, "hadi kalk gidelim ben de sağ bileğime yıldız yaptıracağım" deyiverdim; nerden çıktı, ne alaka, gerçekten bir fikrim yok. Ne dövmesi, niye sağ bilek, niye yıldız ?
Gaza gelmiş yeni yetme iki kız çocuğu gibi sorgulamadan, tartmadan kendimize iyi bir dövmeci aradıysakta noel tatili olduğundan kimseyi bulamadık. O zaman bulamadık ama bir anda çıkan bu dövme meselesi orada kapanmadı.
LA de karar verdim, Santa Margherita'da yaptırdım...Bin övgülü ve çok güvenilir Luca the star maker'a nazar değdi ve çok basit, çok küçük yıldızın bir köşesini açıkta bırakarak işini hatalı yaptı ama; böylelikle mr.italy ile iki saate yakın ebadi, şekli ve yeri için çalıştığımız yıldız başkası için hatalı benim için ise düşündüğümden daha da mükemmel oldu.
Yok gerçekten bir anlamı yok benim henüz bildiğim, ama böyle birşeyi böyle bir kararlılıkla yaptırmış olmanın verdiği şaşkınlıkla ileride anlayacağımı düşündüğüm, iyi ki yaptırmışım dediğim, her sorana anlatacak başka bir hikayem olmadığında hayatıma sık sık tekrarlanan "I feel like a star" cümlesini sokan birşeydir o.

Yalan da değil aslında, gerçekten öyle hissettiğim çok olur benim. Ofiste, annemin evinde, çoğu arkadaşımın ama özellikle crown'ün yanında, hamamda, alışveriş dünyasında, diğer dünya insanlarının arasında ama en çok da seyahatlerde I really feel like a star!
Işte bu New York seyahati boyunca da hissettiğim en yoğun duygulardan biri yine bu oldu. Yapmışlar adamlar, gerçekten üzerinde oturup, çalışmışlar, biraz abartıp gözüne gözüne de soksalar, kendini birşekilde farklı hissettirmeyi başarmışlar.
Günlerce Istanbul'u esir alan sis yüzünden uçağımız 2,5 saat rötarla da kalkmış olsa, yolculuk süperdi. yedim, içtim, uyudum, uyandım, okudum, sohbet ettim ve 11 saatlik yolculuk nasıl geçti anlamadım. Sigara içen ve uçaklardan hiç hazzetmeyen ben için ise bu durum son derece şahane olduğu gibi, uzun zamandır beklenen tatilin iyi geçeceğine dair de diğer bir işaret oldu ki nitekim doğru çıktı, zira herşey çok güzeldi.

Hahahahahaha ben tam yukarıdakiler ile birlikte crown'un hala o dövmeyi yaptırmadığını düşündüğüm birebir aynı anda,"şeytan dürttü, oturduğum yerden kalkıp, gidip yaptırdım" diyerek meşhur taci oturtması ensesine "ahh cadıyım, psişiğim, telepatiğim, şoktayımmm" dedirtti her ikimize de. Yalnız bu sefer biraz benden korktu galiba...

5 Aralık 2009 Cumartesi

NEW YORK ile tanışma...


Sanırım 9 yada 10 yaşımdaydım abim beni onunla tanıştırdığında. Hayatımda ilk defa sinemaya gitmiyordum ama "New York New York" akşam seansında ve altyazılı gittiğim ilk filmdi. Abimin benden sedece 7 yaş büyük olduğunu düşünürsek oyle gece seansı falan da değildi herhalde ama yine de çıktığımızda her yerin karanlık ve bindiğimiz o körüklü otobüste kimseciklerin kalmamış olduğunu hatırlıyorum.
Neden beni o filme götürmüştü hiç bilmiyorum, yaşımın küçüklüğünün yanı sıra, altyazı da filmden hiçbirşey anlamamama sebep olmuştu ama hatırliyorum da ben yine de halimden super memnundum, herhalde hem o.p ile başbaşa birşeyler yapıyor olmaktan hem de büyüklerin sinemasında, büyüklerin filmini, etrafımda hiçbir emsalim olmadan seyredip, kendimi büyümüş hissettiğim içindi. Gerçi yazamadan geçemeyeceğim, o.p ve sinemada yakınımızda oturanlar benim kadar benim varlığımdan memnun olmamışlardı, zira öyle süper hızlı ve özellikle henüz gözlerimle okumayı tam olarak beceremediğimden, herkesin duyabileceği yükseklikte okuyor, yazılanların yarısını kaçırdığımda devamlı  "ne dedi" diye yüksek sesle soruyor, dikkat dağıtıyordum...
Muthemelen o gece oradakiler o filme benden sonra bir kere daha gittiler, adam gibi seyrebilmek icin, muhtemelen bazılari için süper sıradan bir gece idi, hiçbir iz bırakmayan, muhtemelen bazıları hiç hatırlamıyordur bile bugün o günü, o filme gittiklerini...Bense bir daha hiç seyretmedim o filmi yeniden, gittiğim en güzel filmlerden biri olduğunu düşündüğüm hale, o günü hiç unutmadım, en sevdiğim çoçukluk anılarımdan biri olarak sakladım ve sanırım ilk defa o gece bizim dünyamızın dışında bir şehri gördüm ve beynime kazıdım ve sonra hep oraya gitmek istedim.

Aradan yıllar geçti, üzerine yüzlerce film, dizi seyredildi, arkadaşlar gitti, d.p.s gitti, yaşadı, okudu ve böylelikle şehir daha da yakinlaştı ama birbirimiz ile tanışmamız 25 yaşımda oldu, bu sefer d.p.s araci oldu. D.p.s ve onun en yakın arkadaşları,ben ve benim en yakın arkadaşım i.k.d, toplanıp New York'a gittik. Nasıl heyecanlı ve nasıl büyüleyici bir seyahatti, içinde bir sürü ilki barındıran, hayatta hayal edilmiş birkaç şeye daha check attıran bir seyahat.

Bırakıp kendimizi sokaklara, inanılmaz yükseklikteki binaların arasında kendimizi küçücük hissederek sabahtan akşama, heyecan içinde yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Ancak topu topu 10 günlük seyahate sanki bir daha gelemeyiz telaşı ile olsa gerek, araya da 5 günlük bir Cancuun'u sıkıştırınca, anca sehrin havasını koklamış ve dönmüştük. Ama o kısacık seyahat bile yetmişti bu şehre aşık olmak, İstanbul dışında yaşayabileceğim şehirlerin başında geldiğini anlamak için. Sonuçta içinden su geçiyordu, 24 saat yaşıyordu ve sana bin türlü seçenek sunuyordu.

Yıllar içerisinde seyahat etmek bir hayat tarzı oldu benim için; mesafeleri hesaba katmadan, üşenmeden, üzerinde fazla hesap kitap yapmadan, para ve zaman mevcutsa gerisini fazla irdelemeden seyahat edebilme özgürlüğüne sahip oldum, onun içinde olsa gerek nasıl olsa hep giderim düşüncesi vardı herhalde ama zaman akıyor, hayat geçiyor ve bir bakmışsın aradan koca bir 10 yıl geçmiş oluyor...Işte bu yüzden hiç benlik birşey olmasa bile önceden ayarlanılıp, heyecanla beklenen bir seyahat oldu. Giderken bilgisayarımı da aldım yanıma, gün gün yazabilmek için ama bırakınca bu şehre kendini, yorgun argın geldiğin gecede yazacak gücü tabii ki bulamıyorsun; ama bir sürü yazacak şey birikti, üşenmeyip yazacağım tek tek...