28 Şubat 2010 Pazar
Ara Şu Kadını...
Burada hava heryerden farklıdır, kar kıyamet olsa dünyada burada şahanedir, başka yerlerde güzel ise o zaman burada çok daha güzeldir dedim dedim nazar değdirdim...Gri gıpgri bir sabaha uyandım bugün Rapallo'da..Dün, önceki gün ile alakası bile yok. Soğuk değil, içini titretmiyor ama gri işte, tepelerin arkasındaki yüksek dağları, diğer burunları göstertmiyor sana. Bu havanın tek güzel yanı ise, balkon kapısı sonuna kadar açık odanın içine giren dalga ve çığlık çığlığa bağıran martı sesleri. Havanın güzel olan tek yanı, aklın dışarda kalmadan, içerlere kapandım diye için için yemeden evde, buradaki ev otel odasında huzurla kalıp tembellik yapabilmen....
Yine acayip bir rüyadan uyanılmış, gri birgün bugün...O kadar karışık ve o kadar kalabalık bir rüya ki hatırlıyorsam da her detayını, uzun uzun yazmaya üşendiğimden sadece enteresan noktalarını not etmeye karar verdim.... Yine bir gazeteci, ama bu sefer bir kadın, sarışın, çok güzel, çok havalı...Yine Italyan kültürü objesi , lise yıllarında gezinti, yine bu dünyanın insanları , mr. italy bu sefer, yine onun evinin arayışı, yol gösterenim, yolu bilen ise tiger....
Rüyalarda ardı ardına aynı mekanlar ve aynı temalar ve aynı objeleri görüyor olmanın da bir anlamı olmalı. Yok mudur bunları yorumlayacak profesyonel biri acep? Var tabii ki biliyorum da kim olduğunu ama araştırmak, kontağa geçmek, gitmek için zaman ayırmak lazım...Neyse ben biraz daha toparlayayım bilgileri, kocaman bir dosya olduğunda ararım kendisini...
Şimdi odadayım, akşama yine program aynı...Yine Genova'ya gideceğiz; bu sefer önce sinema, bu sefer gerçekten Invictus, sonrasında yemek yenilecek. Yine kadro aynı.. Güzel yani...
27 Şubat 2010 Cumartesi
Boğarım Seni Tek Hamle ile...
Çok şükür ruhum değil de bedenim yorgun artık...Sabahların köründe uyan, uçağa bin, in, yüzlerce km araba kullan, oradan oraya koştur ve bunu bütün hafta ardı ardına yap derken beden yoruluyor haliyle. İçin dalganıyor yorgunluktan, nefes almakta zorluk çekiyorsun, bacakların seni taşıyamaz oluyor. En şaşırtıcı olan tarafı ise artık bir adım bile atamayacağını ancak hiçbirşey yapmak zorunda olmadığın tatil gününde anlıyorsun; ertesi sabaha uyanmak zorunda olmadığını bildiğin anda beden bir rahatlıyor, kendini bırakıveriyor ve o andan sonra zorlasan da kaldıramıyorsun onu yataktan.
Işte bugün o günlerden biriydi; dün de dediğim gibi akşama kadar uyudum...Sabahın köründe tiger'ı yolcu ettim, uyudum, uyandım, birşeyler atıştırdım, tekrar uyudum ve yine enteresan rüyalara daldım...
Yanımda e.e ile birlikte 4.Levent'deki eski evin kapısındayız. Anahtar ile kapıyı açtığımda evde bir gariplik hissediyorum, sanki bizden önce birileri girmiş gibi. Uzun koridorda yürürken biran herşey yeniden normal görünüp de rahatlasamda yine de odaları kontrol etmek için evin içinde dolaşmaya başlıyorum.
Bunu arasıra normal yaşantımda da yaparım. Heryerde alarmlar olmasına rağmen, bazen küçücük bir his bütün evi kontrol ettirir bana; dünyanın en saçma şeyidir aslında, gerçekten biri varsa içerde bakıp da ne yapacaksam tek başıma, ama yaparım işte merakım giderilsin diye.
Neyse yatak odalarına açılan geniş kare koridora geldiğimde birden annemlerin odasından bir el boğazıma yapışıyor ve hiç tanımadığım bir adam ile göz göze geliyorum. Haklıymışım diyorum, inanılmaz korkuyorum ve çığlık atıyorum. Rüyadayım, şimdi çığlığım çıkmayacak, e.e beni duymayacak diye düşünüp daha da korkuyorum ama bu sefer yanılıyorum, sesim inanılmaz güçlü çıkıyor. Adam beni kavradığı gibi tek hamle ile d.p.s'in odasına sürüklüyor ve üzerime abanıyor. E.e gitmiştir diye korkuyorum ama odaya da gelmesini istemiyorum, adamın evde başka birinin daha olduğunu bilmesini istemiyorum, bir şekilde yardım çağıracaktır diye düşünüyorum. Adama karşı koymamaya karar veriyorum, istiyorum ki ben de istiyorum zannetsin, istiyorum ki rahatlasın, kendini kaybetsin ve o kendini bıraktığı anda yapıştırıp bir tekmeyi kaçayım diye hesaplar yapıyorum.
Ne kadar zaman geçiyor bilmiyorum, birden odaya d.p.s giriyor, olduğundan daha uzun ve ince, üzerinde beyaz V yaka keten bir elbise. Onun odaya girdiğini görünce adam birden kendini bırakıyor ve ben o anda tek bir hamle adamın altından kendimi kurtarıp, üzerine abanıyorum ve tek elimle boğazına yapışıyorum. Orta boylu , hafif toplu bir adam, boğazı kalın ve benim elim küçük olmasına rağmen öyle bir kavrıyorum ki boğazını, oracıkda tek bir hamle ile onu öldürebilirim; ellerimde öyle bir güç hissediyorum ki tek saniyede işini bitirebilirim. O kadar kızgınım ki yüzünde ki korku ifadesi bile etkilemiyor beni, sonra d.p.s "yapma, gerek yok" diyor. " Polise haber verdin mi? " diye soruyorum d.p.s'e " hayır, adam bir gazateci, bırak onu " diyor. Biran tereddüt edip, istemesem de aslında bir saniye sonra bırakıyorum. Adam toparlanıyor, yakasını paçasını, ceketini düzelterek ayağa kalkıyor, yüzünde kibirli ifade ile. D.p.s adama öbür odaya geçmesi için komut veriyor, onu dinliyor. Onlar önde ben arkada benim yatak odama geçiyoruz ve birden d.p.s çok sert, çok katı ve çok net bir şekilde adam ile konuşmaya başlıyor. Adamın suratında ki ığrenç kibirli ifade hiç eksikmiyor. Yaptığının çok yanlış olduğu söylendiğinde " o da istedi " diyor korkunç bir soğuklukla, d.p.s " sen şaşırdın galiba, olmayacak bir hikaye bu, sen türk kültürü ile büyümüşsün, den italyan kültürü ile büyütüldü, nasıl bir bağlantı kurarsın kendin ile " diyor ve adam serbest bırakılıyor. Kapıya kadar adamı geçiriyoruz, ben hala korkuyorum yeniden peşime düşecek diye ama bugün sokakta ğorsem tanıyacak kadar iyi hatırladığım adamı, kapıdan çıkarken ki yüz ifadesinden bir daha hiç görmeyeceğimi anlıyorum
D.p.s'e nasıl haberin oldu diye soruyorum, "biz hamilelerin bir ağı var, ben önce onu kullanmayı bilmiyordum, hep isim sırasına göre bakıyordum ama anlık mesaj bölümü de varmış, e.e'den mesaj geldi" diyor. E.e'nin de hamile olduğunu hatırlıyorum, oradan hiç ayrılmadığını anlıyorum, d.p.s'deki o kararlı ve güçlü hale şaşırıyorum ve salona giriyorum.
Herkes haberdar olduğundan olaydan, birden evi doluvermiş buluyorum. Salonun ortasına açık büfe kurulmuş, bir kazanda şerbet gibi birşey kaynıyor..Ne zaman geldiler bunlar diye düşünürken birden yerde oturan uga'yı farkediyorum, yanına gidip, sen ne yapıyorsun burada diye soruduğumda " bir saattir buaradyım, kimse birşey söylemiyor, biliyorum ki kötü birşeyler oldu, ne oldu, çok korktum" diyor. Önce dudakları titriyor, sonra gözlerinden yaşlar akmaya başlıyor, omuzdan tutup onu tek tek anlatmaya başlıyorum ve uyanıyorum. Uyandığımda ise e.e'nin sms ile karşılaşıyorum "where r you? "....
Rüyadan uyandığımda saat 18:30, amour ve gallo ile randevum ise 19:15 de idi. Biraz yorgunluktan, biraz bütün gün uyumaktan, biraz da bu rüyadan dolayı sersem, sakin ve sessiz kaldım sonrası 2 saat.
Kalktık yemek ve sinema için sinema için Genova'ya gittik; onlar konuştular, güldüler ama ben hemen kendime gelemedim. Aklımın bir köşesinde "neydi şimdi bütün bunlar" diye bir kemirgen vardı ama sonrasında geçti gitti. Şahane bir yemek ve üzerine benim sevdiğim tarz, şahane bir italyan filmi ile şahane bir akşam geçirdim.
Oldum bittim Italyan sinemasını severim, bu akşam aslında Invictus'u seyredeceğiz diye hareket etmişken, geç kaldığımızdan Genitori e Figli ; Agitare Bene Prima Dell'uso diye bir filme gittik ki gerçekten çok eğlenceli ve keyifli idi. Dvd koleksiyonuma eklenecek parçalardan biri idi.
Geç bir vakit otele döndüğümde ise şaka gibi aklımda sadece yeniden uyumak vardı...Zavallı beden, son zamanlarda çok zorlanıldığından artık isyanlarda....
26 Şubat 2010 Cuma
FIDENZA - RAPALLO
Camellini; kendilerine yakışır şekilde hızlı hızlı, ama daldan dala atlayarak, bir konudan öbüre geçerek, etrafta ki hamile kadınları görüp şaşırarak ( katuscia - loredana ), fazla hareket ve fazla insandan başım dönerek, kafamın bir köşesinde biran evvel yola çıksamlarla koştur koştur bitirip herşeyi, yine son gaz yollara düşüp bir ihtimalle vardım Rapallo'ya yanımda tiger ile... Hava tahmin ettiğim gibi burada daha da şahane idi, iki haftada nasıl renkler değişmiş, yavaş yavaş yaklaşan bahara nasıl kol kucak atmıştı.
Umduğumu bulamadım ama yorgunluk önce başımıza, sonra dilimize vurdu, kendimiz söyleyip kendimiz güldük. Bir noktadan sonra herşey dalga geçilecek bir mevzu oldu; 21 yaşına geri dönüp, şapkalar ile kamufle edildi yüzler, tiger bulsa kendisini saçını başını yolmak istedi, deniz'e "my firt sailor" ı alındı bayıla bayıla, amour ile nettunoda yemek yenildi, neyse ki deri koltuk mevzuunun ortadan kalktığı öğrenildi...
Eğlendik yani; çok çalıştık yine, çok gaza bastık, çok deli danaydık gene ama eğlendik işte...Önemli olan da bu işte, ne kadar çok seversen sev işini , özünde çok da sevilecek birşey değil çalışmak, eğlenmek lazım, gülmek lazım, dalga geçebilmek lazım...
Geceye uykuya dalmadan önce güzel birgündü bugün diyebilmek lazım. Ben de çoooook uzun bir uykuya dalmadan önce böyle diyorum daha ne? Yarın annemin bende bulduğu en komik şeyi yapacağım ve uyuyacağım bütün gün, akşama kadar bu yataktan çıkmayacağım....
25 Şubat 2010 Perşembe
MARANELLO - CHIUPPANO
Maranello diye arayınca google'da karşına neredeyse sadece Ferrari fotografları çıkıyor; çok da şaşırılacak birşey değil aslında, zira Maranello da sadece kocaman, koskocaman bir firma ile ayakta kalan, nerdeyse her aileden en az bir ferdinin o firmada çalıştığı küçük Italyan şehirlerinden biri.
Maranello diğerlerinden ayıran tek fark ise gerçekten Ferrari'den başka birşey olmaması, otobandan çıkıp da şehre adımını attığın anda seni karşılayan şaşalı, devasa bronz şaha kalkmış at heykeli ile birlikte şehrin gerçek sahibinin kim olduğunu hemen anlayabilmen. Sanki önce fabrika kurulmuş, arkasından insanlar buraya taşınmış gibi bir hava var. Her adım başı bir dükkanın, bir otelin, bir restaurantın kapısında, tabelasında Ferrari logosunu görmek sanki Ferrari Wonderland'de geziniyormuş hissi yaratıyor.
Dün yorgun ama gerçekten çok yorgun ve uykusuz bir şekilde vardığımda şehre uga ve mr.italy birden enerjimi yükseltmeyi başardılar, kakara kikiri yaparak ama yapılması gerekenlerde yapıldıktıktan, uga'nın yeni hayat macerasının detaylarını da ögrendikten sonra, akşam yemeğini atlayarak direk erkenden uyumak en akıllıcası oldu.
Uga bir ileri adım daha atıyor ve bu beni çok mutlu ediyor; tanıdığım andan beri emin adımlarla hep ileri gidiyor olması ve genç sayılacak bir yaşında sektöründe ulaşabileceği en yüksek ikinci mertebeye ulaştığını görmek ve hep birarada olacağımızı bilmek hoşuma gidiyor.
Herkesin kaldırabileceği bir adam hiç olmadı; ilişkileri zorladı yıllar boyunca, hep çok fazla verdi karşındaki istemeden ama karşındakinin de tüm detaylarını istedi, alamayınca sık boğaz etti, can sıktı ama hiçbir zaman kötü niyetli olmadı. Buraya yazamayacak kadar enteresan ve zorlayıcı özellikleri olan, olduğu gibi kabul etmezsen, ona onun anlayacağı dilde sınırları çizmezsen kaldırılması zor bir adam oldu ama profesyonel yaşantısında da bir o kadar dürüst, o kadar yaptığı işi sahiplenen ve hata yaptığında "benim hatamdır" diyebilecek kadar cesur oldu. Aldığı işi hep hakkı ile yaptı ve yürüyüp gitti. Çok değil birkaç yıl içinde ise gerçekten olabileceği en yüksek seviyeye gelecek. Ve birinin istediği, bildiği yolda yürüyüp sonunda bir yerlere ulaştığını görmek, bir arkadaş olarak onunla gurur duymak hoşuma gidiyor.
Bugün ise yine sürünerek kalkmış olsam da uga ve 1,5 senedir görmediğim vierka ile çalışınca kendime gelmem uzun sürmedi. Hamile kaldığından beri bir süre çalışmaya ara verdiğinden ve her görüşelim mesajlaşması sonrası bir türlü Milano'da bulaşamadığım vierka'yı bugün karşımda görünce ne çok sevindim. Tanıdığım en güzel, en neşeli, en çatlak, en şeker kadınlardan biridir vierka. Çok akıllıdır, çok eğitimlidir, çok profesyonel ve çalıştıklarım arasında en güzelidir. Platin saçların güzel olduğunu bana düşündüren tek kadındır... Güle oynaya, görüşülmeyen ayların acısı çıkarılarak keyifli bir sabahtan sonra, yapacak çok iş yokmuş gibi bunca yıldır bir kere bile girmediğim araba fabrikasına girip ağzım açık Ferrari'lerin nasıl yapıldığını seyrederek geçti.
Anlatmışlar, bütün detaylarını vermişlerdi bunca yıl boyunca. Alışıktım her bir dakikada yeni boyadan çıkmış, yeni montajdan çıkmış, denemeye çıkarılmış Ferrari'leri görmeye de o kapıdan hiç içeri girmemiştim. Herşey kırmızı, bir hastahane kadar steril, kendi kendine hareket eden robotlar dünyası. Yüzlerce kişi, binlerce son teknoloji alet ve günde sadece 10 adet tek model araba üreten bir araba bandıydı, etkileyici ve şahaneydi yani.
Öğleden sonrası tiger ile buluşup, çok geç kaldığımızdan ve mauro olmadığından dolayısıyla kiralık araba ile ceza yemekten korkmadan, allah ne verdiyse asılıp asılabileceğimiz kadar gaza Chiuppano'ya doğru yola çıkış, bir saatte gösterebildiğimiz kadar şeyi gösterip, arkasından yine deli gibi bir hızla Reggio Emilia'ya otele ulaştık.
Herzaman ki gibi bir güne olabildiğince çok şey sıkıştırılıp, herkesi yine kendimize yuhhh dedirttik ama güzel oldu. Yarın camellini, arkasından "eve" buradaki evime dönüyorum. Hava şahaneydi bu iki gündür, Rapallo'da kesin daha da şahanedir.
24 Şubat 2010 Çarşamba
GItmeden Hemen Once ≠ 6
Niye ise bir kalabalık bu sabah havaalanı, aslında öyle aman aman bir kalabalık da yok ama yavaş ilerliyor herşey...Belki de ben yavaşım bugün aslında ondan de pek emin olamadım...
Uyumak istiyorum, aklımda ki tek şey uyumak, şuanda yapmak istediğim tek şey uyumak. Yorgunum, inkar etsem de üst baldırlarım hiç sektirmez; yorgunsa bu vücut sallamasan da, görmezden de gelsen, hatta belki hissetmesen de ağrıyorsa üst baldır yorgundur bedenim..
Dün bütün gün rossi ve barbero ile dön dolaş sonrası, sebep malum, çok geç bir akşam yemeği sonrası, geç eve dönüş ve hiç uyumamak bugüne darbe vurdu.
Şimdi tek isteğim rahat ve rötarsız bir yolculuk, öğlen toplantısından önce otele ulaşıp birazcık uyumak, zira uga ile buluşacağım, zira mr. italy de olacak, bır bır bır konuşacaklar, katılmazsam aralarına, surat asarsam burnumdan getirecekler...
Mutluyum gittiğim için, yorgunum ama mutlu....
23 Şubat 2010 Salı
Gölge
O kadar belliydi ki kafamda ne istediğim; en küçük ayrıntısına kadar netti özellikler. İstediklerim öyle at ile deve değildi, tecrübe ise hiç değildi ama istediğim herşeyin tek bir kişide olması gerekliydi. Öyle birşey istiyordum ki, bir kere olsun, tam olsun, sıfırdan bir gölge olsun diyordum. Görünce tanıyacağım, o olduğunu bileceğim diyordum.
Kaç yüz tane Cv elendi, kaç tanesi ile görüşüldü sayısını artık ben bile bilmiyorum, ama beynim hamur oldu onu biliyorum.
Sonra cuma günü öğlen vakti kalkıp geldi...Hem de ben sabrımı, kelimelerimi tüketmişken, hem de o tüm ümidi kaybetmişken; geldi, oturdu karşıma, ışıl ışıl parlayan gözleri ve hanım hanımcık şık hali ile anlattı kendini heyecanını gizleyemez bir halde. Vardı görüşülecek çok kişi daha ama kocaman harflerle Cv'sinin üzerine yazılan "BUDUR!" ibaresi ile bulmuştuk aradığımı, ben de biliyordum, pamuk da biliyordu, ofisin geri kalanı da.
Nasıl şeker, nasıl hanım hanımcık, nasıl eğitimli, nasıl istekli.... Bu mudur budur yani. Al yanına götür heryere, gölgen olsun...Cumadan beri bildiğim halde, ancak bugün arayıp da haber verince kendim şahsen sesindeki sevinçle bir kere daha emin oldum kararımdan ve adı da l'ombra oldu.
Gelen diğerleri mi ? Bulutlar üzerinde dolaşan da vardı, kendi değerini bilemeyen de; hepsi gençti, hepsi heyecanlıydı ama hiçbirinin hayali yoktu geleceğe dair. Ne istediğini bilmeden bir yerlere nasıl ulaşırsın ben bilmem, bilemem; hayal etmeden, amaç belirlemeden, hedef koymadan geçirdiğim tek bir dönemim bile olmadı benim. Nereye varacaklar, nasıl varacaklar bilemedim. İçimi burkanlar da vardı, canını acıtmadan omuzlarından silkip şöyle, kendine getirmek istediklerim de. Her yerden, her kesimden birileri çıktı karşıma, 23 ila 30 yaş arası bir gençlik geçti son üc günde ofisimden de aralarında birşeyler olacaklar çok yoktu ya... Ve bunların hepsi üniversite mezunuydu, hepsi öncelikli italyanca olmak üzere en az iki dil biliyordu ve hepsi daha önce yurtdışına çıkmış veya yaşamış çocuklardı. Vizyon yoktu, hedef yoktu...Ağır geldi bana yani, üzüldüm bir çoğu için....
L'ombra değil, o farklı...Sevdim ben onu hemen! :)
22 Şubat 2010 Pazartesi
Çatlak
Çok çalışır, çok okur, çok seyahat eder oldum gene, buraya kadar şahane bir durum bu tabii ama aynı zamanda çok da düşünür, yeniden çok hayal kurar oldum... Vurmadı dilime, konuşmuyorum, anlatmıyorum da son birkaç gündür yine şöyle olsa, böyle olsa der oldum...
Dönebilseydim o güne, uyandığımın günün neler getireceğini bileseydim eğer yine aynı şeyleri yapar mıydım, yine kendimi böylesine bırakır mıydım diye düşünür oldum.
Onun varlığından bile habersiz bir şekilde uyandığım o günün arkasındaki 1,5 senenin hergününü onu düşünerek uyanacağımı bilebilseydim eğer yine de atar mıydım kendimi bu hiçsizlik denizinin içine diye sorar oldum.
Cevap mı, cevap sorunun kendisi kadar saçma aslında; o gün biri bana gelse ve bak böyle böyle böyle olacak deseydi eğer, bu kalbine, hislerine ve heyecanına hükmedemeyen kadın yine giderdi, yine düşerdi, yine aynı şeyleri yapardı elbet.
Aldım alacağımı, öğrendim de öğreneceğimi ama özlemi dindirmek zor işte. Sevmek gibi sebebi olmuyor özlem duymanın, bir şekilde bir yerin eksik kalıyor, özlüyorsun...Eksik kalınca da böyle, bitmedi hala, yaşanacak birşeyler daha var diyorsun. Susmak lazım aslında; susmak, düşünmemek, yazmamak, hayal kurmayı bırakmak lazım. O fincan kırılalı çok oldu, parçalarını yapıştırıp yapıştırıp sanki tek parçaymış gibi tutmayı bırakmak lazım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








