2 Nisan 2012 Pazartesi

Bahar Dalları


Ne korkunç, ne iğrenç, ne çirkin bir şey şu bağımlılık denen illet!
Son 5 gündür sigara içmiyorum ve hem fiziksel hem de duygusal gel-gitlerimi hayretler içerisinde deneyimliyor, Allah beni korumuş da uyuşturucu veya alkol bağımlısı falan olmamışım diye deli gibi şükrediyor ve gerçekten kelimenin tam anlamı ile kafayı yiyorum.

Bu nasıl bir yoksunluk duygusu, bu nasıl güçlü zaptedişdir yarabbim...Ben hangi ara birşeye bu kadar teslim oldum da kendi arzumla ondan vazgeçmekte bu kadar zorlanıyorum, ara ara nasıl yolda kendimi kaybediyorum, anlayamıyorum...

Son 5 gündür hiç aralıksız kendimi dinliyor, hissettiğim duygularımı, verdiğim veya çoğunlukla vermemeyi tercih ederek içimde patlattığım tepkilerimi şaşkınlıkla izliyor, anlamaya çalışıyor, bir nevi yeni bir tarafımla tanışıyorum. Ve açıkçası sıkı sıkı sıksam da elini, çok haz alamadığımdan kendisinden, sahtekar gülüşümle selamlıyor ve tam olarak necidir kavramaya çalışıyorum.

Şimdi, evlere şenlik, acayip durumum şundan ibaret;
Birisi dirseğini beyinciğimin üzerine dayadığından, boyun kökümden huni şeklinde yukarıya tırmanan bir uyuşma ve karıncalanmanın vermiş olduğu salaklık ile ortalığa zaman zaman boş bakıyor, söylenenleri ya tam olarak anlamıyor ya da anlamak istediğim gibi anlayıp püskürüyorum. Bir diğeri de yüreğimi stress topu misali elleri ile mıncıkladığından, yeterince nefes alamıyor, boğulacakmış gibi olup sıkılıyorum. Kafamın etrafı her daim bir dumanla kaplı olduğundan, kulaklarım tıkanıyor, sesleri boğuk duyuyor ama o boğukluğu bile çığlık gibi hissedip acayip rahatsız oluyor, yine sıkılıyor ve tabii yine püskürüyorum. Canım tam olarak sigara içmek istemiyor ya da elim onu aramıyor ama her daim inanılmaz bir boşluk hissettiğimden devamlı birşeyler atıştırıyor ve sadece su içtiğim zaman o yoksunluk duygusunu birkaç dakikalığına unutabiliyorum. Normalde bir bardak suyu bile doğru düzgün içmeyen biri olarak, günde ortalama 3 litre su tüketmeye başladığımdan her 5 dakikada bir tuvalate gidiyorum ve buna da kıl olup, ofisimin yada evimin dışında bir yerde olmaktan çok haz etmiyorum. Içimden çıkmak isteyen, oluk oluk akmak isteyen birşey var hissediyor, bir an evvel çıkıp gitsin de kurtulayım diye haftanın neredeyse her günü ya pilatese ya da yüzmeye giderek, deşarj olmaya çalışıyor, bu sefer de yoruluyorum.
Ve bunlar sadece fiziksel zorluklarım ki asıl şenlik duygusal tarafımın yanında malesef çocuk oyuncağı kalıyor.

Her lafı istediğim gibi anlama eğiliminde olduğumdan ve anlatılanların ilgimi çekme yüzdesi düşük olduğundan çok çabuk sıkılıp, anlamsız ve sert bir tepki verme ihtimalim olduğunu çok iyi bildiğimden geçirebildiğim kadar sessiz geçiyorum günlerimi. Gerek olmadığı sürece çok konuşmamak, yorum yapmamak işime geliyor, dumanlı kafamla etrafa bakmayı tercih ediyorum. Herkes bir ilgi gösteriyor, sıkça gelip kafamı okşuyor, sukunetimi alkışlayıp, cesaret veriyor ama içimde dışarıdan görünenin tam aksine, deli bir fırtına kopuyor, söylemezsem kimse anlayamıyor, anlatınca da şok oluyorlar. Şöyle ki oldum bittim, kavgadan dövüşten hoşlanmayan hatta korkan biri olarak hayatımda gerçekten ilk defa olarak tekme tokat birine girmek, ağzını burnunu kırmak istiyorum. Bunu yazarken bile gülüyorum zira kum torbasını bile tekmeleyemem ben ama nerden hortladığı belirsiz bir canavar var içimde, onu biliyorum. Son iki aydır snob ve acı tarafım yüzeye çok yakın duruyor, zaman zaman su yüzüne çıkıp kendilerini göstermelerine izin veriyordum da şu son beş gündür öyle destursuzlar ki artık; kimseyi beğenmiyor, beğenmediğimi gördüğümde tepki veriyorum. Tanımadığım insanlara, sırf hareket tarzlarından, kılık kıyafetlerinden dolayı kıl oluyor, kendi kendime dırdırlanıyorum. Gözünü sevdiğim memleketimin medeniyet, görgü, özgüven yoksunu, kendini bilmez, cüretkar insanlarını gördükçe hırtlaşıyor, hepsini bir güzel benzetmek istiyorum. Ben tasavvuf aşığı, öğreti meraklısıyım; herkesin özündeki iyiliğe inanır, birgün bir şekilde ayılacağını beklerim de bu günlerde hiç sabrım yok, canımı sıkana deli gibi saydırıyor, çok feci ahdediyorum. 5 gün öncesine kadar neşe veren, heyecan veren bayıldığım bahar dallarına bugünlerde kıl oluyor, en çok da buna üzülüyorum. O kadar traji komik bir ruh hali içerisindeyim ki sokağın başındaki eski püskü ahşap eve taktım; her sabah önünden geçerken, şu ev artık yıkılsa da kurtulsak diye söylene söylene, tam gaz önünden uzaklaşıyorum.

Lafın kısası durum pek parlak değil, içimde bir canavar var, feci sıkılıyorum.
Ipek normal, çok insani tepkiler bunlar diyor, kendimi bırakmamı istiyor ama ben dayanamıyorum ve kendime yüklenmeye devam ediyorum. Kurtulmam lazım bu illetten en kısa zamanda ve çıkarıp atmam lazım, ne üdüğü belirsiz canavarı. Yoksa bahar geçecek, bahar dalları gidecek, keyfini çıkaramayacağım...

Hem bahar dallarının suçu ne ki?


Fotograf; 88 - bahar dallarinin hastasiyim @ İstinyehttp://instagr.am/p/IuoVenweIE/ by ZEYNEP MATRAS


Müzik ( yazarken ); Bir Çaresi Bulunur Elbet by SERTAB ERENER





29 Mart 2012 Perşembe

GITMEDEN HEMEN ONCE # 82 "Son Sigara"


Yaptığım iş ve sürdürdüğüm mobil hayatım sayesinde abartısız neredeyse hergün yeni biri ile tanışıyor, birileri ile konuşuyor, bir şeyler paylaşıyorum. Sahip olduğum metabolizma, damarlarımda akan kan gibi kafayı da hızlı çalıştırıyor, hızlı algılıyor, hızlı cevap veriyor, birini dinlerken bir diğerine de laf yetiştirebiliyorum ya genel kanı IQ um yüksek olduğu yönünde ve hakkımda ilk dile getirilen şeylerden biri bu oluyor ama aslında çok yanılıyorlar. Şimdiye kadar hiç bu konuda test yaptırmamış olsam da çok normal bir seviyede bir IQ'ya sahip olduğumu biliyorum. Hatta zaman zaman olaylar karşısında verdiğim tepkilerden dolayı vasatın bile altında bir zekaya sahip ve "dünyadaki zeki görünümlü en gerizekalı insan"olduğumu düşünüp sıkça kendimle dalga geçiyorum. Diğerlerini kandıran, beni de kurtaran gerçek ise IQ'um değil de EQ, duygusal zekamın normalin üzerinde olması. Aslında her türlü insanla çabuk iletişime geçebildiğim için söylediklerini çabuk algılayabiliyor ve tanrının bana bahşettiği en büyük hediyesi hissiyat ile işlerimi, ilişkilerimi yönetiyor, sonuç alıyor; EQ'nun nimetlerinden gani gani faydalanıyorum.

İş böyle olunca, kafama koyduğumu yapıyor, tuttuğumu koparıyorum gibi görünüyor ama o zaman da başka bir yanılsamaya sebebiyet verip, "iradeli bir insan" olduğum kanısını oluşturuyorum ki aslında bu da külliyen yalan, zira iradenin meziyetlerim arasında sayabileceğim bir şey olmadığını biliyorum. Çünkü ben tutku ile bağlandıklarımı veya azılı bir şekilde alıştıklarımı öyle bir kalemde silemiyor, yapmazsam bana iyi geleceğini, bırakmazsam faydası olmayacağını bildiğim şeylerden, öyle sade irade ile vazgeçemiyorum.

Bırakmak iyi olduğum bir konu değil benim; ne sevdiğim adamı bırakabiliyorum, ne de bir işi yarıda...Ne günde küp küp tükettiğim şekeri bırakabiliyorum, ne de günde neredeyse bir pakete varan sigarayı...

Bırakmam gereken şeyleri ve bırakmazsam olacakları gayet iyi biliyorum, zekam ile ilgili atıp tutuyorum da gerizekalı da değilim tabii ama yine de işte yine de sanırım sadece düşüncesi ile bile bir yoksunluk hissine kapılıyor, göbek adım direnç ile iradeyi her seferinde alt ediyor, sonunda da beceremiyorum.
Ama artık bu durumdan da gayet sıkılmış olduğumdan, yine verdim karar, bırakılması gerekenleri bırakıyorum. Işe de sigara ile başlıyorum; yarın atlıyorum arabaya, Ankara'ya gidiyorum ve 1278.ci denemem de olsa sigarayı bırakıyorum.
Önce sigarayı bırakıyorum, sonra şekeri; yaptım programı, yoksunluklarını da haftada 3 pilates, 2 yüzme ile kapatıyorum...

Bunu da buraya yazarak, bangır bangır ilan ediyorum ki, bu konuda akıllara zarar reputasyonum olduğundan, harcanan bu kadar efor, zaman ve paraya rağmen bir daha elim o sigaraya giderse utanacak bir sebebim olsun...

Hadi bakalım Ankara, Dr. Nezih ve Ece Hanım, ehh o kadar gitmişken bir de Anıtkabir beni bekler...Gideyim sigarayı bırakıp döneyim...


Fotograf; Last One @ Cihangir by DEN
Müzik ( yazarken ); Sigara by SEBNEM FERAH :)








27 Mart 2012 Salı

BREUIL-CERVINIA


Hahahahayttt yendim seni KORKU...

Big Bear'in küçük tepesinde ateş gibi düştüğün içimden, Alplerin zirvesinde fırlatıp attım seni dışarı; buhar olup, belki de kuşlara yem olup, kaybolup gittin.
O kadar kayboldun ki; ne, daha dağ yolunda araba ile yukarı tırmanırken başlayan yükseklik korkusu kaldı, ne de deli işi demir halata bağlı küçücük kutular içindeki kalp çarpıntıları. Ben çıkıp da bıraktım ya kendimi o 3500 metreden aşağıya, peşi sıra gelen ayak izlerim gibi sen de geride kaldın, bittin...

Bir şeye karar verip, onun peşinden giden ve en çok da aksiyona geçen tarafımı seviyorum... Sabırsız ve herşeyin hemen olmasını isteyen bir yapım var ya, bekleyemeyeceğimden bir sene daha; baharın ilk gününe sıcacık bir güneşin masmavi bir gökyüzünde parıl parıl parıldadığı, mis gibi bir havada, bembeyaz karların içinde girdim.
Dört tarafı 4000 metre dağlarla çevrili, insanları güzel, havası güzel, doğası muhteşem Cervinia'ya gittim (21-23 mart)...
Sardım hiperaktifi Ertan'ın başına, 3 günü, sabahtan akşama, tanıdığım en şahane hoca Luca ile adım adım yukarı tırmandım, güldüm, eğlendim, oksijen sarhoşu oldum. Her gün biraz daha cesaretlenip, sonunda da korkunun yönettiği korkuları atıp bir kenara acayip keyif aldım.

O kadar güzel bir üç gün geçirdim ki Cervino dağının eteklerinde, dönmek istemedim. Evime bu kadar yakın cennet gibi bir yer varken, bütün kış daha önce gelmediğim ve kaybettiğim zaman için pişman oldum. Hep söylüyorum ya korku çok kötü bir şey, bizi yaşayabileceğimiz güzelliklerden uzak tutar diye, işte tam olarak bir kere daha ne kadar haklı olduğumu anladım.
Üstüne gidip, atıp kurtulmak lazım ne kadar karın ağrıtan his varsa içimizden. Tanrı'dan başka hiçbir şeyden korkmayacak kıvama gelip, özgürce yaşamak lazım.

Düşünüyorum da becerebilsem korkmamayı neler yapardım diye, aklıma ardı ardına bir sürü şey getirip, sadece düşüncesi bile heyecanlanıyorum.
Anladım ki benim adrenalinim özgürlük. Her yapamadığım veya yapamacağımı düşündüğüm şeyi yaptığımda kendimi daha da özgür hissediyor ve yapabileceklerimin sınırını genişletip daha da ileri gidiyorum.

Sözün kısası acayip keyifli, rüya gibi bir 3 gün geçirip, acayip gaza gelip döndüm Istanbul'a.
Aynı gazla da kafamda ki projelere daha bir sıkı sarılıp, koyuldum harıl harıl çalışmaya.
Yaşam kısa, daha yapacak çok şey var, süreyi olabildiğince uzatmak lazım mantığı ile korku gibi çıkarıp atmak için sigarayı hayatımdan doktordan randevumu aldım, yeniden pilatese, yüzmeye başladım...

Yine içim kıpır kıpır, bahar geldi, korku gitti, heyecanlı heyecanlı, biraz avare dolanıyorum ortalıkta...şahane...


Fotograf; @ Plateau Rosa by DEN
Müzik ( yazarken ) ; Margherita by MASSARA ( 1979) - ilk defa yazarken böyle ritimli bir müzik kullandım, bu da enteresan :)







19 Mart 2012 Pazartesi

GITMEDEN HEMEN ONCE # 81


Yanıbaşımda bambaşka bir hiperaktif, kafamda dün gece partide yaşanan olay uçağa gitmeyi ve bindiğim gibi uçağa uyumayı bekliyorum; zira dün gece nerdeyse hiç uyumadım ve o uçaktan inmeden kendime gelmem, dinlenmem lazım. Bu kafa ile önümüzdeki 6 günü en sağlam hiperaktiflerden biri ile geçireceğimi düşünmek birden öyle çok da eğlenceli gelmedi ama yapacak birşey yok, çıktık yola bir kere....

Neyse yorgunluğumu atınca, oraya varınca herşey değişir nasıl olsa...Hem yarın destek güç Ertan da geliyor; bugün ve yarını atlatınca çarşambadan sonrası zaten keyif olacak...

Veee Tanrım sen ne büyüksün! Hala seni şaşırtmaya devam ediyor olacağım ki, hala girmeyen aklıma girsin diye hala cebinden çıkarıp önüme bıkarıyorsun ve sabrınla da sen de beni şaşırtıyorsun.
Biliyorum bahşettiğin akla ihanet ettiğimi düşündüğün zamanlar oluyor ama ne yapayım; bu akıl ile bir de kalp vermişsin...

Ben en iyisi kalkıp uçağa gidip, biraz uyuyayım; çünkü yorgunluktan yazamıyorum bile....


FOTOGRAF: alba by DEN
MUZIK ( yazarken ) : gymnopedie No 1 by ERIK SATIE

16 Mart 2012 Cuma

Kıpır Kıpır


Genova'da ki külkedisi halimden öğrendigim bir şey var ki bir kova su ile biraz sabunun temizleyemeyeceği hiçbir şey yok.
Keşke içimiz kirlendiği veya bulandığında da sıvayıp kolları, su ile sabuna sarılabilsek. Keşke var gücümüz ile bir güzel ovalasak ve akıtabilsek tüm kirleri. Ya da keşke kırmızı ışıkta duraksadığımızda, garfiled gibi cama yapışıp, başında dakikalarca otomatige bağladığı hayır dualarını, birşey koparamayacağını anladığı anda ise tüm samimiyetsizliğini çirkince dışa vurarak ardı ardına beddualarını sıralayan dilencinin sesini bastırsın diye sonuna kadar açtığımız gibi stereonun sesini, duymak istemediklerimize kulaklarımızı tıkayabilsek, keşke görmek istemediklerimize gözlerimizi kapayabilsek. Ama hayatta böyle yürümüyor tabii işler...

Yürümüyor yürümesine de son zamanlarda kendimde farkettiğim bir şey var ki, mis kokulu sabunlar, bangır bangır çalan şarkılar gibi işe yarıyor; duymak istemediklerimi duyup da geçmemi, görmek istemediklerime boş gözlerle bakmamı sağlıyor.
Çünkü şöyle bir gerçek var ki içimi kıpırdıtıp beni heyecanlandıran yeni bir şeyler bulduğumda focusum değişiyor ve farkettim ki ben tanıdığım, çok tanımasam da bir şekilde karşılaşıp sohbet ettiğim hatta hiç tanımadığım insanların bile heyecanlarından ve hayalinin peşinden gidiyor olmasından positif etkileniyor, onları kendi hayatıma taşıyor ve geleceğe dair ümitleniyorum.

Enteresan bir şekilde çok önemli bir döneme girdiğimi ve sanki uzun yıllardır biriktirdiğim, geliştirdiğim projelerimin tek tek saklandıkları yerlerden çıkıp, hepsinin aynı anda gerçekleştirilmeyi beklediklerini hissediyorum. Hissettikçe heyecanlanıyor, heyecanlandıkça fikir üzerine üzerine fikir üretip, çeşit çeşit insanla görüşüyor, yepyeni yüzlerle tanışıyor ve  hangisini hangi sırada yapılması gerektiğinin hesaplarını yapıyorum. Kafamın içinde dönen her bir projeyi aynı zaman dilimi içinde, aynı itina ile çalışıyor, her birinin aynı mükemmellikte çıkması için en küçük bir ayrıntıyı bile gözden kaçırmamaya çabalıyorum.

Her ne kadar, daha neredeyse bir bebe iken hayal ettiğin işi yaparsan yap, 15 seneden sonra çokça sabrını ama en kötüsü de o seni hiç terketmesin istediğin çaylak ruhunun heyecanının birazını malesef kaybediyorsun. Işte en çok da bunun için koydum bütün fikirlerimi, hayallerimi, projelerimi önüme, Derin'in üzüme diktiği gibi koca gözlerini, ben de diktim gözlerimi kaçmasınlar diye onlara bakıyorum.

Çok acayip şeyler olacak; hissediyorum ve bunun için çok heyecanlanıyorum.
Hadi bakalım hayırlısı!



visitors; Pier Paolo, Laura




FOTOGRAF; 36 Üzümün Gözünden Derin http://instagr.am/p/obLrU/ by ZEYNEP MATRAS
MUZIK ( yazarken ); Mr. Bojangles by ROBBIE WILLIAMS








13 Mart 2012 Salı

Akıllı Kadın


Bazen bir şeyi yapmayı çok ister, gerçekleşse olabilecekleri son detayına kadar hayal eder, peşi sıra hayaline kaptırır kendini gerçekten olmuş gibi heyacanlanırsın. Saatlerini, gecelerini hatta yıllarını geçirirsin aynı tek bir hayalin detaylarını kurgulayarak. Zaman geçer, sen büyürsün, yaşanmışlıklarla fikirler ve vizyon değişir ama o tek bir hayal, aklının bir kenarında, kalbinin bir köşesinde olduğu gibi kalır, seninle yola devam eder.  Içinde de yapabileceğine dair çok büyük bir inanç ve yeterli beceri olduğunu hissedersin ama yine de yüreklendirilmek, dışardan biraz itiklenip, destek görmek ister, doğru zamanın gelmesini beklersin sabırla...

Bazı arkadaşlar vardır uzun sessizliklerinde huzur bulur, diğer bazılarının saatler süren, her konudan dem vurduğun sohbetlerinden bilgiye olan iştahın kabarır, beslenirsin.

Bazı adamlar vardır; adam gibi adam dersin. Duruşları, fikirleri bellidir. Konuşursun dinler. Sormazsan fikrini söylemez, söylediyse bir kere sonradan ağız değiştirmez. Bakar, bekler sorunlar karşısında ani hareket etmez. Yaşamın anlamını sorgular, kendine olan arayışı bitmez; çünkü bilir ki değişmeyen tek şey değişimdir ve her değişimde yeni bir ben vardır bulunması gereken, pes etmez. 

Bir de benim gibi akıllı kadınlar vardır; herşeyin şuursuzca tüketildiği günümüzde, bu korkunç düzene kaynak sağlamakta en baş rolü oynayanlardan biri olmasına rağmen, çocukluğundan beri en büyük yatırımı arkadaşlarına yapar. Yukarıdakiler gibilerini buldun mu emek verir, kıymet, sevgi verir, sonrasında da oturur bir güzel meyvesini yer. 
Bildiklerinden bu arkadaşlar onun ciğerini, hayallerini her yeri geldiğinde itikler, yüreklendirir, kendileri ve bilgileri ile beslerler...O da biraz keyifli uzun sohbetin biraz da yuvarlanan rakıların tatlı sarhoşluğuna rağmen oturur beyaz sayfanın karşısına yine yazar. 

Canımsınnnnn Yavuz... 


visitor; Bigi


FOTOGRAF; Tucan@Iguassu by DEN
MUZIK ( Yazarken ) These Streets by PAOLO NUTINI







12 Mart 2012 Pazartesi

ZEYNEP DOĞUKAN


Al işte yeniden o nasıl bir sabaha uyanacağını bilmediğin, aldığın bir haberle hissettiğin, söylediğin,yazdığın, isyan ettiğin herşeyin birden anlamsızlaştığı, kafanın karışıp afalladığın günlerden bir tanesi daha.
Bazen kafalarımızın almadığı, anlayamadığımiz o kadar acayip bir düzen var ki yukarıdan yönetilen; çok değil daha birkaç saat önce "hey sen! hayat kısa da o kadar da değil" ahkamını sana itina ile yedirip yutturan, hayatını ve gidişatını acımasızca sorgulatan, dert ettiklerinin dert olmadığını sert bir tokat gibi yüzüne vurup, içine çığlık çığlık bir sessizliği ve kafana geçmişten görüntüleri lök gibi oturtan birgün bugün.

ZEYNEP DOĞUKAN; 36 yaşında, genç bir kadın, benim liseden sınıf arkadaşım ani bir şekilde ölmüş dün...

O kadar garip, o kadar anlamsız ve olamayacak birşeymiş gibi geldi ki haber ne hissettiğimi bile anlayamadım; sabah oturdum uzun uzun onu düşündüm. Liseden sonra belki de hiç görmediğim ender kişilerden biri olduğu için gözümün önünde 16-17 yaşlarında sessiz, sakin ama her daim sıra arkadaşı Ayşe ile kikirdeyip, oval gözlüklerinin arkasında gözlerinin içi gülerek bakan, rengarenk atkıları ile çiçekli basma etekler giyip, bez çanta taşıyan küçük bir kız belirdi gözümde. Bunca senedir görmemiş olmama rağmen en net sesini hatırladım.

Taşıdığı ruhun arınması neden bu kadar kısa sürdü bilinmez; geride kalan ailesini, varsa sevgilisini veya kocasını, ona canımmmm diye sarılan can dostlarını ve nasıl hissediyor olabileceklerini düşündüm, içim ezildi çok feci. Her ölümde akıttığımız göz yaşlarımızda biraz da kendi senaryolarımız olduğundan, geride kalanların hallerini hayal bile etmek istemedim, korktum. Acaba onu bir şekilde yarım bırakan, kalbini kırıp canını acitan birileri var mıydı ve varsa, garibanım nereden bilsin olacakları, o kişinin bu yükü nasıl taşıyacağını, bunun hayatını nasıl etkileyebileceğini merak ettim, üzüldüm.
Her ölüm haberi kötüdür de daha yapacak, hayata katacak çok şeyi olan, yıllarca aynı dört duvar arasında, aynı sıralarda, aynı korku ve güzellikleri yaşadığın, bir şekilde hayatından geçmiş, ona dokunmuş gencecik birinin ölüm haberini almak çok kötü, gerçekten aptallaştım.

Yine hayata dair birşey bilmediğimi kabul ettiğim birgüne uyandım bugün; bizim başımıza gelmez diye düşünüyoruz ama belki de hayat gerçekten çok kısa. Onun için kırmamak, kimsenin canını yakmamak, fazla ahkam kesmemek; başımıza gelenleri de yukarıya havale etmek lazım...

Ruhun şad olsun Zeynep, gittiğin yer ferah, dönüşün muhteşem olsun! Yukarıdan ailene göz kulak ol gözünü seveyim....


visitor; Lobsang


Müzik ( yazarken ) ; Un'altra corsa by PAOLO BUONVINO