31 Ocak 2010 Pazar
bACK in town...
Mauro arabayı kullanıyor, yine güzel bir cd, her telden çalıyor, aynen sevdiğim gibi; yolculuk Rapallo'dan Fidenza'ya topu topu iki saat. Gidip 2-3 saat sonra yeniden geri döneceğiz. 4 senenin sonunda Mauro tam kıvamında, göremese de kocaman gözlüklerimin altından gözlerimi, anlıyor halimi, koyuyor cd'yi, bırakıyor beni kendi halime. Sabahın körü, hava soğuk, bir noktadan sonra yer gök beyaz, heryer karlarla kaplı, aklımda ise tabii ki yine aynı düşünceler...Hani bunu yas diye adlandırmışlardı ya önce anotherstar, arkasından t-la-bar, birden yas ile obsessionu birbirine karıştırma ihtimali var mı diye düşünmeye başlıyorum.
O günden beri de birşeye çok çok çok ama çok üzülüp, ondan başka birşey düşünemez halde olmak ile konuyu saplantı haline getirmek arasında ne tür bir fark olduğunu, aradaki ince çizgiyi geçip geçmediğini nasıl anlayacağını düşünüyorum. Zira her türlü güç gösterisini bir kenara bırakarak, zayıf taraflarını bile göstermekten çekinmeyerek, salt kendin olarak birinin karşısına dikilmek okey de saptlantı gibi hastalıklı bir ruh haline girmeyi bu beden, bu ruh, bu beyin kaldıramaz; bunu da yaşamam gerekiyormuş, demek ki buradan da birşeyler öğrenmem gerekiyormuş diyemez, işte o kadar kendini bırakıp, ileriye gidemez.
Birkaç gündür yas ile obsession arasında ki farkları düşünüp, listelerken, hala çizginin bu tarafında olduğumu anlıyorum anlamasına ama aradaki çizginin adeta gözle görünmeyecek kadar ince olması da rahatsızlık vermeyecek gibi gelmiyor. Her ne kadar heryerde ve herşey de güçlü olmak zorunda olmadığımı, olamayacağımı, ne kadar görmezden gelip, göstermemek için de başkasına extra çaba sarfettiğim zayıf noktalarımın varlıklarını kabul edip onlarla yaşamayı öğrensem de saplantıyı kabul etmem mümkün gözükmüyor.
Ve sanırım işte bu yüzden, bu sefer döndüğümde evime, Istanbul basmıyor; bir buçuk aylık ruh hali gözle görünür birşekilde değişiyor. Bir cumartesi günü daha eve kapanıp, geçirilmiyor. Çalan her telefona cevap verilip, programlar yapılıyor. Olması gerektiği gibi süslenilip, crown ve l.buddha ile buluşuluyor; hatta bu son bir aydır sesi soluğu çıkmayan i.k.d bile bir kahve için bize katılıyor, sonra ayrılıyor. Sohbet ediliyor, gülünüyor, dalga geçiliyor, sinemaya gidilip ( It's Complicated) bir kere daha Merly Streep'e hayran olunuyor, iyi vakit geçiriliyor. Yine birileri ile karşılaşılıp, ayak üstü sohbetler ediliyor; etraftakilerin bakışları iyi geliyor; "yeah baby you are back in town!"
29 Ocak 2010 Cuma
Eve Dönüşte şoktayımmm
Severim insanları gözlemlemeyi; ne yerler ne içerler, ne giyerler, nelerden konuşurlar, beklenmedik en basit olaylarda nasıl tepki verirler....Profesyonel deformasyon, tepeden tırnağa giydikleri ile karakter analizi yaparım; karakterli, görgüsüz, muhafazakar, güvenli, güvensiz, küçük dünya insanı, ait olmadığı bir dünyanın insanı, özensiz, yenilikçi, ne ise ele verir bedenleri örtmek için geçirilen her bez parçası. Moda kötü birşeydir kendine güveni olmayan, ne olduğunu bilmeyen kişi için, saklamaya çalışılanı daha da alenen ortaya koyar.
Her neyse işte bakarım, incelerim, anlamaya çalışırım. Sonrası...Sonrası kolay, bir kere anladın mı üç aşağı beş yukarı, herkes ile konuşabilir, özellikle işte, özellikle kolay olanlardan istediğimi alabilirim.
Anadolu'nun bağrından kopup gelmiş ağır abi ile "sizin memleket neresi?" ile başlar sohbet, gay-i ile en trend gece klupleri, bilmem kimin son koleksiyonu ile devam eder. Hayatını "problemleri çözerek" kazanan biri olarak, herkes ile aynı dili konuşabilmek, herkes ile bir noktada buluşabilmek, herkes ile onlardan biri olarak hareket etmek için önemlidir gözlemlemek; en az pratik ve hızlı düşünmek kadar. Her sorunun çözümü vardır ve çözüm hiçbir zaman sadece tek bir tane değildir.
Herhalde yapı ile alakalı birşey bu, zira böyle olmayı, hayatımı hep bir sonraki adımı düşünerek, olabilecekleri kestirerek geçirmeyi özellikle hayal etmedim. Tecrübe ile de ilgili birşey mutlaka aynı zamanda ama hamurunda da merak, sabır, yeniye açık olmak, hayal gücü, güvenirlilik ve güçlü hislerin olması şart sanırım. Çünkü hep mi böyleydim yoksa son 12 senenin meyvesi midir bu şimdi yorgun argın geldiğim yolculuk sonrası tam çıkaramıyorum ama olduğum yeri sağlamlaştıran bu özelliği zaman zaman özel hayatımda da kullanmıyor değilim. Yeni tanıştığı biri ile ilk izlenimini son izlenim olarak alan ve bu konuda hisselerine çok güvenen ben, bazen canımı sıkanın, hoşuma gitmeyenin, içimin kabul etmediğinin ne olduğunu anlamak için bu yola başvuruyorum. Aynı dili konuşup, konuşturuyorum; bir noktadan sonra birşey yapmaya bile gerek kalmıyor, herşey çorap söküğü gibi kendi başına çözülüyor. Şimdi örneklerle süslenmeyen bu anlatım kulağa fettan bir yaklaşım gibi görünse de hiç öyle değil tabii; sonuçtur beni bağlayan... Bilerek, isteyerek veya kontrolsüz bir şekilde kimseye zarar vermediğin, kimsenin canını acıtmadığın ve kimsede yaralar açmadığın sürece sorun yoktur bence...Sebep ne olursa olsun bazen alman gereken cevapları, bilmen gereken şeyleri direk soramazsın; sorsan da cevap alamazsın. Bazen yönlendirirsin insanları...Bazen yolu açarsın ve oradan yürümelerini sağlarsın, ne yapacaklar diye bir bakmak için.
Ben yaparım, yapmıyorum diyene ise inanmam...Hepimiz yaparız ve bugün yine 3 saat rötar ile kalkan THY- Milano/Istanbul uçağında, büyük bir keyifle okuduğum FABIO VOLO'nun - Il tempo che vorrei kitabını elime onun tutuşturduğunu farkettiğimde, onun da aynı şeyi yaptığını anlayıp şoka girdim. O kadar iyi tanımışki beni, Tom Ponzi'den yola çıkıp resmen bana farkettirmeden, tıpış tıpış gidip kendi ellerimle o kitabı almamı ve okumamı sağlamış. Yine sabahın köründe kalkıp, yine aynı yolların sonunda bir toplantı ve üzerine saatlerce sigara içemeden geçirilerek, binilmiş uçak olmasına rağmen "herşeyde bir hayır vardır" rahatlığı ve sukuneti ile keyif veren kitabın sayfaları arasından "ahhhh şoktayım, inanmıyorumm" çığlığı ile aklımın başıma gelmesi, her ikimizin de birbirimizin üzerinde ki gücünü ve her ikimizin de birbirimiz karşısında ki güçsüzlüğünü farkettirdi. Tam bir "bastardo" resmen beni manupule etti. Şimdi hala yazarken bile gülümsüyorum, ilk defa bu yönlendirilmiş halim hoşuma gidiyor.
Ayaklarım geri geri gidiyor, karnıma ağrılar giriyordu ama sonunda iyi bir yolculuk oldu. Susuzluk hiçbirşey, imaj herşey; özenle hazırlanmış gardrop amacına hizmet etti, en yakınlar dışında o dahil kimse hüznümü farketmedi, yeniden fitting yapmak düşündüğüm kadar zor olmadı,gereksiz şüpheler giderildi(paoletta), güvensizlik paniği başlatıldı, selam sabah kesildi, lions, leader, anto ama özellikle tiger, mr.italy ve amour çok iyi geldi, yıllanmış çömez borghetti daha bir içime sindi, yarınında yoksa elindeki bardagın bugün kırılacak olduğunu bilmek çoooook işe yaradı ve Istanbul basmadı ve bu soğuk Istanbul gece yarısında sıcacık evime girmek iyi geldi.
Şimdi yeni yepyeni bir ofis ile yeni bir sezona başlama zamanı...Yapacak işler var, önümüze bakalım biraz, diğerinde geriye çekildin, orada kalacaksın biraz....buarada 03:03 ahh evet soktayim ! :)
Etiketler:
ahh şoktayım,
books,
geconti,
j.b-b.h.,
travel
24 Ocak 2010 Pazar
e.e
Geçen haftaiçi birgün beni sabahın 7.30'da uyandırdığından beri, aklımın bir köseşi hep e.e 'de....Sesi iyi geliyor, sms'ler normal sound ediyor ama araya bu zorunlu yolculuk ve yolculuk öncesi benim kendi stresim girdiğinden bir türlü vakit bulup da biraraya gelemedik, adam gibi konuşamadık, tam olarak neler oldu bitti bilmiyorum ve kendi durumumu düşünmediğim anlarda aklımda sadece o var.
Bu sabah da yorgun daldığım uykudan, bir sürü karışık ve ifade edemediğim görüntünün içinden sadece onun ile ilgili kısmını hatırlıyorum rüyanın;
Birileri ile bir mağazada dolaşırken, kahve içelim deyip, mağazanın cafe'sine giriyoruz. Küçük yuvarlak masalar, kalabalık ve gürültülü bir yer. Birden e.e bana sesleniyor; curly beauty n. ile y.e de var, hepberaberler... Ben yüzlere bakıyorum sakin, gülümseyerek, e.e elinde pembe bir mont n'ye giydirmeye çalışıyor " biz de kalkıyorduk, sonra görüşelim mutlaka" diyor. Tam çantasını eline almış giderken, dönüp bana "ben seni çok seviyorum, sen çok özelsin biliyorsun değil mi?" diyor.
Içim rahat aslında, karşında konuşabileceğin, medeni, seni anlamaya meyilli biri olduğu sürece herşey daha kolay ve sağlıklı. Düşünuyorum da karşı taraf başka biri olsa, tanıdığım diğer adamlar gibi hatta geconti gibi biri olsa herşey nasıl da farklı olurdu. Bence sonunda tanrı, tüm zorlukların sonunda karşına sana en iyi gelecek olanı seçip, önüne koyuveriyor.
23 Ocak 2010 Cumartesi
DESEO
Suanda dunyanin herhangi bir yerinde olabilirim; New York, Londra, Los Angeles yada Istanbul' da... Milano'da Deseo'da en sevdiklerim ve onlarin sevdikleri ile kadehleri tokusturup,eglenerek etrafima bakarken herkesin ve heryerin ayni oldugunu dusunmeden edemiyorum.
Kizlar suslu suslu ilgi beklerken, oglanlar bunyelerinin musade ettigi olcude cool bir goruntu ile etraflarini kontrol etmekte... Muzik ayni, kiyafetler ayni, mekanlar, rajonlar ayni ve hersey bu kadar ayni iken evinin disinda yasamanin neresi zor?
Yasarim dunyanin heryerinde, konusacak konu, paylasacak birileri buldukca yasarim..Yildizim gec baristi bu sehirle ama Milano'da bile yasarim!
Kizlar suslu suslu ilgi beklerken, oglanlar bunyelerinin musade ettigi olcude cool bir goruntu ile etraflarini kontrol etmekte... Muzik ayni, kiyafetler ayni, mekanlar, rajonlar ayni ve hersey bu kadar ayni iken evinin disinda yasamanin neresi zor?
Yasarim dunyanin heryerinde, konusacak konu, paylasacak birileri buldukca yasarim..Yildizim gec baristi bu sehirle ama Milano'da bile yasarim!
Ağızdaki Topak
Geniş, kolonlu,loş bir salondayım. Italya'da mı yoksa Istanbul'da mıyım bilmiyorum, etrafımda her ikisinden de insanlar var. Birisi evleniyor, bir düğün partisindeyim, bir italyan mı yoksa türk mü, kim evleniyor onu da bilmiyorum. Salonun ortasındaki uzun ahşap masanın arkasından insanlara bakarken, chiara ısrarla geline çok şişmanlamış olduğunu ve kilo vermesi gerektiğini söylememi istiyor. " Çıldırdın mı sen, hayatının en güzel gününde böyle birşey söylenir mi, gününü mü mahvetmek istiyorsun? " diyorum, ısrar etmekten vazgeçmiyor, yakamı bırakmıyor. Ileriden gelen siyah elbiseli kızı işaret ederek "işte geliyor, söyle mutlaka " dediğinde gelinden bahsetmediğini, kızkardeşini kastettiğini anlıyorum, o zaman olabilir diye düşünüyorum.
Birden salona geconti giriyor, telaşlı; çok fazla yabancı insan dolu salondan rahatsız, yukarıda ki showrooma girmelerinden, oradan birşeyler kaybolmasından korkuyor.
Önümde durup telaşlı telaşlı birşeyler söylerken birden iki eliyle yüzümü kendine doğru çekip beni öpmeye başlıyor; ben çıldırdı herhalde ne yapıyor bu böyle, herkes burada, herkes görüyor diye düşünürken birden ben de boşverip herşeyi, kollarımı boynuna doluyorum. Birbirimizden ayrıldığımızda ağzımın dolu olduğunun farkediyorum, ne olduğunu anlamaya çalışırken, birden iğreniyorum, ağzı doluyken benim ile nasıl öpüşür diye başımı iki yana sallamaya başlıyorum ama hemen sonra ağzımın içindeki topağın leblebi ya da fındık olduğunu hissediyorum. " Ne olacak canım, fındık yemiş işte" diye aklımdan geçirip ona dönerek " merak etme kimse yukarıya çıkmıyor, telaşlanacak birşey yok " diyorum, gidiyor.
Evlenenin kim olduğunu hala bilmiyorum, bir timida moro oluyor bir ghierghia. Herzaman ki gibi siyahlar giymiş olan ghierghia'nın arkası çizgili siyah ince çorap altına giydiği yırtmaçlı, siyah suet louboutin'leri dikkatimi geçiyor, amour'a gösteriyorum. Louboutin değil onlar diyor , "hahahaha emin misin? " diye yeniden gözüm ile işaret ettiğimde " inanılmazsın" deyip gülmeye başlıyor.
Arka küçük odalardan birine geçtiğimizde, yine geconti beliriyor; üzerinde pembe bir kazak, bej bir pantalon, kazağının altından gömlek yakaları çıkmış, yanıma geliyor. Şimdi herşey daha normal, daha rahat. Karanlık ve pancurları yarıya kadar indirilmiş pencereye yaklaşıp, aradan hava almaya çalışıyorum ve temiz havayı hissedip, dolu dolu içime çekiyorum.....
Sabahında amour ve gallo ile düştüğümüz Milano yolunda rüyayı anlattığımda, fındık bölümünde amour'un kafası geri gidiyor, gözleri büyüyor; benim ile aynı şeyi, tıpkı kıvırcıkda olduğu gibi diye düşünüyor ve "onu herşeyi ile, olduğu gibi kabul ediyorsun, inanılmaz" diyor.
Gallo da, ben de, amour da aynı şeyi düşünüyoruz; ben onu herşeyi ile kabul ediyorum da o buna inanamıyor...whatever....
19 Ocak 2010 Salı
Gitmeden Hemen Once ≠ 4
Herşey çok normal, herzaman ki gibi görünse de değil bugün. Artık aşina olduğum yüzlere selam vererek, hal hatır sorarak oturmuş, yine bilgisayarım önümde dünyaya bakıyor, dışardan sakin görünüyor olsam da değilim hic; bu yolculuk nefesimi kesiyor, ayaklarım geri gidiyor...
Ve bu ilk defa oluyor, 18 ay içinde olan onca olaya rağmen ilk defa oraya gitmek istemiyorum. Belki de ilk defa zorunlu olarak gitmem gerektiği için, belki gidecek başkası olmadığı ve bu zorunluluğun böyle bir zamana denk gelmesine kızgın olduğum için, belki duvara karşı yazdığım için yada belki de ne yapacağım konusunda ennnn küçük bir fikrim olmadığı için.
Hazırladım güya kendimi olabilecek her türlü sonuca da hiç hazır olmaz bu kadın aslında, hazırsızlık yakalanacak bir boşluk mutlaka bırakır; yapamaz başka türlüsünü... Görmediğinden, bilmediğinden, salaklığından değil, en umutsuz zamanlarda bile içinde mutlaka bir umut barındırdığından.
Yolda sulu sulu başladı ama şimdi adam gibi kar yağıyor dışarda.
Arkamda kar fırtınası bırakarak gidiyorum birazdan; aslında iyi bir zamanda gidiyorum diye geçirirken aklımdan, orada nasıl bir fırtına ile karşılaşacağım acaba diyorum.
Belki de göstermez kendini; istemezse, söylecek sözü, bakacak yüzü yoksa, göstermez kendini...O istemezse hiçbirşey olmaz!
17 Ocak 2010 Pazar
Ülker ile Ülfer
Aylarca tekrarladım da inandıramadım, cate de inandıramadı ama öyleyiz işte; hepimiz aynı değiliz. Mayamız, gücümüz, güçsüzlüğümüz aynı olsa da biz kadınlar da farklıyız birbirimizden...
Kimimiz yas tutar aşık olduğu adamın arkasından; kapanır kendine, içindeki sevgiyi tüketemese de tüketinceye kadar kendisini, bilmez ne kadar süre geçtiğini. Bazen yıllar geçer, "sevgilin var mı?" diyenlere asla var demez, "takıldığım biri" var der kaygısızca.Her yeni güne onunla başlayıp, günü onunla bitirdiği sürece kimseyi gerçek anlamda hayatına sokmaz, kimseye sevgilim demez, kimseye gereğinden fazlasını vermez. O aşık olduğu adam için, uçağın kalkmasına bir saat kala amerika uçağını iptal edecek, hararetli bir kavga sonrası gecenin yarısında pijamaları ile bindiği taxinin şoförünün şaşkın bakışlarına aldırmadan, sevgilisinin kapısına dayanıp "ben bu gece burada uyayacağım" diyebilecek, karşındakinin bir sözü ile hayatını değiştirebilecek kadar gözü kara olan kadın, takıldığım dedikleri için önceden planlananları değiştirmez, gururludur, arkasından dur bekle demez, kimseden birşey istemez. Hep vardır birileri, hayatlar geçer hayatından, başka başka hikayelere girip çıkar tanımaz bile çoğu zaman anlatılan hikayelerin kahramanlarını. Gizli saklı yoktur, onlar da bilirler hayatını, bilinirler hayatındakiler tarafından, hep aynı samimiyet ile kabul edilirler ama eksiktir işte birşey; kalp atışı eksiktir, gözü karalık eksiktir, aşk eksiktir, herşeyinden sıyrılmış çırılçıplak salt kendisi olarak duran kadın eksiktir.
Bazen 2 ay vardırlar, bazen 3 hafta bazen de 8 ay ama her seferinde biterler sessiz sakin; mutlaka birşeyler katarlar, birşeyler bırakılar, bırakmamaları mümkün mü ama alıp götürmez birşey eksiklikleri, konuşulacak malzeme verirler ama acı vermezler.
Kimileri yeni güne onu düşünmeden başlayacakları günün gelmesini beklerler sabırla, o gün gelene kadar da kimseye açamazlar kapılarını sonuna kadar. Kimileri kalplerine asla hükmedemezler, onu dinlememeyi asla başaramazlar, mantığı davet edemezler. Bir gereklilik, bir ihtiyac değildir sevgili, güçlüdürler hayata karşı zaten, bir erkeğin elini tutmasına gerek yoktur ama aşka aşıklardır işte, huzur isterler, sevgi isterler, paylaşmak , sevmek ve sevilmek isterler sınırsızca, sonuna kadar.
Kimimiz ise aynı hayal kırıklığı, aynı aşk acısı için döktüğümüz gözyaşlarımızı silmek için uzatılan mendili, uzatanı ile birlikte hayatımıza sokarız hemencecik. Acımızı başka sinelere yaslanarak hafifletmeye, unutmaya, avunmaya çalışırız. Yapamasam da yargılamam, kimin ne ile nasıl başedeceği üzerine ahkam kesmem. Kandırmaya çalışmak, birinden faydalanma çabası yoktur çünkü sonuçta, mendili uzatan bilir zaten en başından.
Ama günün birinde gelince esas oğlan başı önünde geri almak için seni, sevmediğin bir adamla aynı evi paylaşsan da, acıdan betinin rengini almışlar bile olsa sırf ona ders vermek, burnunu sürtmek adına "hayır" demeni anlayamam. Kime karşı dürüstsün diye sorarım sana; çünkü mendile değilsin, ona değilsin ama en acısı kendine değilsin derim. Sevdiğinin karşısında çırılçıplak değilsin derim. Egonun, kendi içsel komplekslerinin sözünü dinlemeyi bırakmayarak ne yapmaya çalışıyorsun, hayatı boyunca kendi hayatında söz sahibi olmayıp, koca bir yaşamı bir anlamda çöpe atan Ulker'e mi dönmek istiyorsun derim...;
Ülker ile Ülfer, 1900'lü yılların başlarında, zengin, aristokrat bir ailenin iki kızı olarak dünyaya gelirler. Fransız dadılar tarafindan büyütülen bu kızların içi de yaşadıkları dünya kadar zengindir. Şimdi ne işle meşgül olduğunu hatırlayamadığım baba, sık sık Atatürk'ün içki masalarına davet edilenlerdendir.
Birgün kızlardan Ülker bir toplantıda bir deniz subayı ile tanışır, severler birbirlerini, mektuplar gider gelir; ne zaman, ne denizler aralarına giremez, evlenmek isterler. Onlar ister istemesine, Ülker baba konağını bulamacağını, belki denize açılıp da aylarca-yıllarca göremeceğini de bilir ve ister, kabul eder böyle bir hayatı da baba izin vermez. Onun gibi bilmem ne paşası kızını bir deniz subayına layık görmez, olmaz der, başka birşey demez. Evlenemezler iki sevgili, kavuşamazlar. Az aşa razı gelen Ulker, babaya karşı gelemez.
Yıllar geçer, çok uzun yıllar. Ülker hiç evlenmez. Birgün karşısında genç sevgilisi deniz subayını buluverir. Artık genç değillerdir, kimseden izin almak zorunda değillerdir, hala birbirlerini seviyorlardır ve deniz subayı yeniden evlenme teklifi eder Ülker'e ama bu sefer de arkadan gelen ailenin gençleri, yeğenler, yeğenlerin çocukları, çıldırdın mı sen bu saatte ne evliliği, sen bizi bütün Ankara'ya rezil mi edecek derler.
Ülker naif, belki de hayatı boyunca hicbir kararı tek başına almadı, belki hayatta hiç kendi ayakları üzerinde durmadı, hep başkalarına bağımlı yaşadı, hep ona biçilen rolü oynadı, yaşamanın bunlardan ibaret olduğunu zannetti, aşkı romanlardan tanıdı, mutlu sonlar sadece romanlarda olur sandı, belki hep itibarın sonlarına yaklaştığı hayatından ve kendi mutluluğundan daha önemli olduğunu düşündü.
Neydi onu gerçekte alıkoyan bilinmez ama Ülker yıllara meydan okuyan aşkına rağmen yine sevdiğine kavuşamadı.
Sevgisiz, çocuksuz, sevdiklerinin çocukları ile avunulan kocaman, zengin bir yaşam yaşar ve geçtiğimiz yıllarda hayata gözlerini yumar.
Şimdi sen belli ki yokluğununun acısını tatmış adamı, sırf burnunu sürtmek için, elinin altındakini de salıvermeden reddettiğinde, o adam pes edip de gittiğinde daha mı mutlu olacaksın? Yanındaki mutlaka sana her ihtiyacın olduğunda mendili uzatacak, ona şüphe yok da sen de Ülker gibi o başka sesleri mi dinleyeceksin? Iki insanın birebir aynı kalarak bir ilişki sürdürmesi ne kadar mümkün sence? Iki ayrı insanın bir birlikteliği yaşaması, aynı evi, aynı dünyayı paylaşması özünde insan doğasına ne kadar uygun birşey ki zaten; hal böyle iken herkes biraz kendinden birşeyler verirken, herkes biraz değişirken, acı içinde kıvranıp, yüzünün parıltısı uçup gitmişken burun sürtme ne kadar aşkla bağdaşıyor ki?
Kimisi aynı acıyı yaşıyor, aynı yoğunlukta da aşka bakış açısı değişik oluyor işte. Kafalar karışıyor, sanki önemli olan hissedilenler, paylaşılanlar değilde hayatta ki duruşmuş gibi algılanıyor, ama ayakta durmak içinde elinden tutacak birine ihtiyaç duyuluyor, hiç yalnız kalınmak istenmiyor. O zaman da mayaları aynı bu kadınlar belki aynı acıları yaşıyorlar ama yaşadıklarının adı aynı olmuyor. Çünkü kadın olmaları aynı oldukları anlamına gelmiyor, çünkü hepimiz aynı değiliz.
P.S 1 ( Gelecek için not ) : Aşık ama burun sürtmek isteyen kız yakınım degıl. Sevgilisi çok eskilerden bir arkadaş, ülkemin aydınlık yüzlerinden diyebileceğim tipler ama açıkçası birliktelikleri üzerine şimdiye kadar kafa yorduğum insanlar değiller. Sadece kızın bir yandan çok acı çekiyor olup da bu şekilde davranıyor olmasını iki gündür anlayamamış olduğumu anladım. Herkes sonunda kendi secimini yaşar...
P.S 2 : Ulker ile Ulfer'in hikayesi gerçek bir hikayedir ve geçen hafta sıcacık evlerinde ziyaret ettiğim dünyanın en sevgi dolu, en şeker ve yine bu ülkenin aydınlık yüzlerinden biri olan RAHMAN tarafından, Kolera Günlerindeki Aşk'tan ve acıklı halimden bahsetmem üzerine anlatılmıştır. Hikayeyi ondan, fonunda onun inanılmaz müzikleri dinlemek şahane olurdu açıkçası.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






