15 Temmuz 2012 Pazar

Serseri Mayın


15.07.2012 www.haberboyu.com'da yayımlanan köşe yazım...


Bir anne gördüm; şen şakrak, yaşam dolu. Üzerine geçirdikleri gibi renkli, orasına burasına taktığı çiçekler gibi capcanlı, sanki çekilmiş köşesine de öylece duruyormuş gibi gözüküyor.
Kahkahası eksik olmuyor, anlatacak lakırdısı bol, ağdalı cümleler kuruyor. Sık sık eskilere gidip, arada bugüne dönüyor. Hatıraların yarısından çoğu karanlık; terkedilişleri, didinmeleri, direnmeleri kapsıyor.
Hayatın ona adil davranmadığını, hep mücadele ettiğini söylüyor. Kalabalıklar içerisinde nasıl yalnız, nasıl tek başına ayakta kaldığını detay detay serip gözlerinin önüne, bolluk ve bereket içinde başlayan hayatın nasıl bir anda değişebileceğini gösteriyor. O gözü çıkası paranın nasıl kardeşleri birbirinden koparıp, elden bile uzak yabancılar haline getirebileceğini, hayırsız bir kocanın, savunmasız bir kadını nasıl kundaktaki çocuğu ile terkedip, hayatta bir başına bırakabileceğini, insan oğlunun çiğ süt emdiğini hatırlatıyor.


Hayat zor, anne de bir "kurban!" ama o kendine acıyanlardan değil dikilip hayatın karşısına dimdik, ona meydan okuyor. Zehir gibi zekası ve dur durak bilmeyen hırsı ile pes etmeyip, kimseye pabuç bırakmıyor. Gerçi nasıl bıraksın? İstese de bırakamaz zira küçücük bir bebe var kucağında; kendinden vazgeçse ondan vazgeçemeceğinden, yok çaresi varını yoğunu ortaya koyuyor.


El kadar bebeği yaşama amacı, can yoldaşı, onu terkedip giden kocası, anası babası, elleşen kardeşleri oluyor.


Bir tek onu seviyor, bir tek ona güveniyor. Bir de Tanrı aşkı olduğunu söylüyor ama Tanrı'yı seven yarattığı insanı sevmez mi? Yok o sevmiyor çünkü sevmeyi bilmiyor. Hem sevgiden önemli şeyler ; ayakta durmak, kimseye muhtaç olmamak, mal mülk sahibi, mevki sahibi olmak var hayatta. Gücün varsa insan da var, sevgi de geçici, aşk da diyor. 
O bir tek küçük bebeğini seviyor, bir tek de onun tarafından sevilmek istiyor. Hiç bitmesin bu sevgi, kimse araya girmesin istiyor. Onun için de ha babam kurcalayıp geçmişi, nasıl tüm hayatını ona adadığını, nasıl onu herkesten ve herşeyden koruduğunu, şimdilerde her daim yapılı ve bakımlı olan şaclarını nasıl onun için süpürge ettiğini anlatıyor. Sabah kalkıyor anlatıyor, gece yatıyor anlatıyor, yılmıyor yorulmuyor, bulduğu anda anlatıyor.
Olur da yolundan sapacak olursa cancağızı; en büyük silahı gözyaşları, en büyük cezası ortadan kaybolmaları ile kendi elleri ile küçüğünün yüreğine salıp endişeleri, kaşık ile verdiğini kepçe ile çıkarıyor. Bilerek isteyerek, kötü niyet ile değil elbet ama kurban bellediğinden kendini bir de kimseyi beğenmediğinden yok ondan başka aslolan; bedelini istiyor, alamadığını zannettiğinde korkup mutsuzluk saçıyor.


Bir anne gördüm; bildiğim tüm annelerden farklı, sinesi kapalı, sevgisi ağır, hakimiyeti sınırsız. 
Sevgiyi büyük yük, bedeli ağır bir borç gibi gösteriyor, sevmeyi bilmediği için sevilmeyi de yanlış öğretiyor. 


Bir anne gördüm,oturdum masasına, o anlattı, ben dinledim. Sesim cılız kaldı, gücüm yetersiz; yanlış yapıyorsun, bencillik ediyorsun diyemedim. Yüreğime sıkıntı, gözlerime dehşet düştü de yine bir şey söyleyemedim. Konuştukça yaşadıklarının yükünü küçücük bir çocuğun omuzuna yükleyecek kadar korkak bir kadın kaldı karşımda da kendisine dile getiremedim. Kimbilir kaç hayat zarar gördü bundan, artık bırak diye iki kelimeyi bir araya getiremedim. Dert de bitti, tasa da bitti, sana sunulan hayatın, verilen değerin farkına var, keyfini çıkar diye tavsiye edemedim. Elim kolum bağlıydı, sesim çıkmadı,sadece sustum, bir şey diyemedim...


Anneler, babalar sevin çocuklarınızı deliler gibi ama karşılık beklemeden, illa ödemeleri gereken bir bedel olduğunu hissettirmeden. Bırakın çocuklarınız hata yapsın doya doya da düştükçe ayağa kalkmayı öğrensinler. Sizler payınıza düşeni, kendinize değer biçtiğinizi yaşadınız, yaşıyorsunuz, yaşayacaksınız hayatta, bırakın onlar da kendilerininkini yaşasınlar. Yıkmayın onların küçük omuzlarına hayalkırıklıklarınızı, pişmanlıklarınızı, bastırılmış duygularınızı, bir de bunlarla uğraşmasınlar.Yadırgamayın, yargılamayın seçimlerini, bırakın illa güç sahibi, kudret sahibi büyük adam, önemli kadın olmasınlar da sadece "adam" sadece "insan" olarak mutlu olsunlar. 
Anneler, babalar tapın çocuklarınıza da sevmekten de sevilmekten de korkmasınlar, kalabalıklar içerisinde yalnız kalmasın, yalnızlıktan korkmasınlar. Sizler bir mucize yarattınız, bırakın mucizeleriniz de kendilerininkilerini sunsunlar dünyaya, keyfini çıkarsınlar. Uzak tutmayın onları insanlardan, saklamayın kendinize, sokmayın burnunuzu herşeyin dibine kadar da karışıp hayata, kendi yollarını bulsunlar. Serseri mayın gibi ordan oraya savrulmasınlar!!! 




Fotograf; http://instagram.com/p/USMla/ by BERRAK KOYUNCU
Müzik ( yazarken) ; Between Two Lungs by FLORENCE + THE MACHINE



8 Temmuz 2012 Pazar

Telaş


08.07.2012 HABERBOYU'nda çıkan köşe yazımdan...

Telaştayım son zamanlarda... Ve ne adını koyabiliyor, ne de ağzımda bıraktığı tadını duyabiliyorum telaşımın.
Mutlak bir umursamazlık ve keskin bir arayış var bu telaşta hissediyorum da verdiği kıpır kıpır huzursuzluğu sevmiyorum. 
Sevmiyorum çünkü herşey bir yavan, biraz yarım, hep bir tekrardan ibaretmiş gibi geliyor, hal böyle olunca ben de iki arada bir derede kalıyorum. Bir yanım "otur bir köşede hiç konuşma, sadece bak bakalım etrafında neler olup bitiyor" diyor, diğer yanım "hadi ya ne duruyorsun hala, kalk gidelim buralardan..." diye başımın etini yiyor.
Gel gör ki ruh huzursuz, iç de telaşlı ise; benim gibiler ne bir köşede öylece durabiliyor ne de oturup susabiliyor. Topladığı gibi bavulunu kendini yollara vuruyor, oralarda bulduğu köşelerde durup, belki konuşmadan oralarda merakla etrafına bakabiliyor. 

Yani yine düştüm yollara, Istanbul ve Cenova'da ki kaleler de dahil hiçbir yerde yine 4 yada 5 geceden fazla geçirmediğim günler yaşıyorum...
Illa bir tanımı olmalı, bir başlık altına konulmalı ya herşey, birçoğu "kaçtığımı!" düşünüyor ama ne büyük bir yanılgı içinde olduğunu bilmiyor. Zira bilmez mi gezgin herşeyi bıraksa da geride, bir aklını bir de kalbini atlatmayı beceremez, onlar da takılıp geliverirler peşi sıra. Öğrenmez mi yıllar içerisinde kaçmak diye birşey yoktur hayatta; nereye giderse gitsin, kaçtığı, sadık yol arkadaşı, kafasının içinde hiç susmadan cır cır konuşan ses olur. Attığı kahkahada da oradadır, yeni bir el sıkışmada da. Onun için kaçmak değil, olsa olsa başka hayatlara karışmak, yeni insanlara dokunmak, gördüklerin, duydukların ile durduğun yerdeki açını değiştirip, hayata veya konuya başka bir yerden bakmaktır bu yola düşmeler. Kaçmak değil rutininden ve olayın merkezinden çıkıp, burnunun ucuna kadar soktuğundan, tam olarak ne olduğunu göremediğin telaşına uzaktan bakmaktır yabancı topraklar.
Kendi ellerimizle itina ile çizip, sonra da kendimizi hapsettiğimiz sınırları genişletmektir kilometrelerce arşınlanan yollar.

Neyse işte ben aklımda telaşım, yanımda kitaplarım, bir sms uzaklıktaki arkadaşlarımla yine dolanırken orada burada; ikisi Türk, biri Fransız, üçü Italyan olan bir masada buluyorum kendimi. Aylardan temmuz, günlerden en güzelinden bir yaz akşamı... Diğer hayat Cenova'da ki evin bahçesinde oturuyor, Özpetek filmlerinden çalınmış uzun bir masanın etrafında yemek yiyoruz. Etrafımızı tepedeki tabak gibi dolunay, masamızı ise kokulu mumlar aydınlatıyor. Arada yumuşacık bir meltem esiyor, mumların kokusuna balkonlardan sarkan rengarenk çiceklerin kokusu karışıyor, o da biraz şarap biraz da neşeli sohbetin verdiği sarhoşluk ile gevşeyen vücutlarımıza dokunup, bizi kendimize getiriyor. Hava mis, ortam mis, keyfimiz yerinde. Bir masada yedi kişi, dört ayrı dilde konuşuyor, aynı şeylere gülüyoruz. Italyancadan başka hiçbir dil bilmeyen, buradaki en kadim dostum Simone yine tek tek, kendi diliyle herkes ile anlaşıp, yüzümü güldürürken, tipik bir Cenova'lı olan Antonella, benden sonra ikinci bir Türk ile tanışmış olmanın heyecanına kaptırıp kendini, dönüp dolaşıp konuyu hiç görmediği Istanbul'a getiriyor. Ben sıramı savdığımdan yıllardır, sazı diğer Türk arkadaşım alıyor, ballandıra ballandıra anlatıyor. Stefano ise aşkı uğruna bırakıp herşeyi, bir Türk ile evlenip Istanbul'a yerleşmiş Fransız güzele bakıyor ilgiyle, bense onun tepkisine.

Stefano'ya bakıyor ve insanların kendilerine çizdiği aşılmaz sınırları düşünüyorum; neden ısrarla kurdukları dünyanın dışına çıkmak istemediklerini, niye hep tek bir pencereden bakmak için inat ettiklerini, neden kendilerinden farklı olanlardan beğenmiyor kisvesi altında korktuklarını, neden kendilerini değiştiremediklerini, neden sadece bir yerde kök salmak istediklerini yada kök salmak tamam da arada bir kafayı dışarı çıkartıp yeniden geri dönemediklerini merak ediyorum.  Masaya bakıyorum birbirinden farklı iki din, üç ırk, dört dil, yedi kişi bile oturup, mis gibi bir yaz akşamında bin ayrı şeyden konuşabiliyor, aynı şeylere gülebiliyorken, neden mesele ikili ilişkiler olduğunda koca koca duvarlar örüyoruz anlamıyorum. Hayat öyle çok da abartılacak birşey, dünya da o kadar büyük bir yer değil, o masa işte! Bir şekilde ortak dili bulup, iletişim kurabilmek mesele de bunu niye beceremiyoruz, şaşırıyorum.

Stefano'ya, ha bire etrafında döndüğü benzer sorunlarına, sorduğu merak dolu sorularına bakıyorum, telaşım geliyor aklıma... Birden kaymasa da oturduğum sandelyem altımdan, açım değişiyor, farklı birşey görüyorum. Çok güzel özellikleri olan adamlardan birisi olsa da direnç demek, vazgeçmemek demek, ha babam debelenmek demek olduğundan benim için kendisi, köklerimin olduğu şehirde de tıpkı onun gibi hala inatla direnç gösterdiğimi ama gözümün önündeki sonuca bakarak bundan vazgeçmem gerektiğini anlıyorum. Direnmekten vazgeçemiyor, direndikçe debeleniyor, debelendikçe de adını koyamadığım bir telaşa kapılıyorum. Velhasıl telaşımın kaynağını bulup, adını koyuyorum.

Hala telaştayım elbet, öyle kaybolmuyor hemen... Onun için de aklımda telaşım, yanımda kitaplarım, bir sms uzaklıktaki arkadaşlarım ile dolaşıp orda burda, farklı hayatlara karışıyor, meseleye uzaktan bakıyorum, iyi geliyor...


Fotograf; To be tied with a Knot http://instagram.com/p/LFk8aOyBSq/ by DEN
Müzik ( yazarken ); La Notte by ARISA








1 Temmuz 2012 Pazar

Hoşgeldiniz...



01.07.2012 de HABERBOYU 'da çıkan köşe yazım...

Sana bir köşe versek, bizim için de yazar mısın diye sordular, düşünmedim bile, hemen evet dedim. Çünkü ben hayatınız boyunca karşılaşabileceğiniz en büyük hayalperestlerden biriyim ve onlar bana sundukları imkanın benim için ne anlama geldiğini bilmiyorlardı ama ben, beni buraya, sizlerin karşınıza çok uzun zamandır içimde taşıdığım hayallerimden birinin getirdiğini ve yine buradan daha da büyük olan bir diğerine pencere açıldığını biliyordum...

Merhaba ben Deniz; bundan böyle her pazar bu köşede beni bulacak, yaşadığım mobil hayat gibi her hafta bir daldan diğerine konacak, benim durduğum yerden görünen bir yaşama konuk olacaksınız. Başımıza gelen olaylar ve onların gerçekleşme şeklinden çok gerisinde bıraktığı duygular önemli olduğundan benim için, burada sadece, kim ne düşünür endişesi duyulmadan kaleme alınmış, samimi bir şekilde kağıda dökülmüş duyguları okuyacaksınız.

Sizler okudukça, niye ise insanların hayatta göstermekten en çok çekindiği şeyi, içimi görecek, dolayısı ile dışardan ne göründüğünün hiçbir önemi yok, gerçek ben ile tanışacaksınız. Lafın kısası, ansızın karşınıza çıkan bir kadının nereden gelip, nerelere gitmek istediğini anlayacak, kendisi için de süpriz olan yolculuğuna şahit olacaksınız.

Ben her zamanki gibi rüzgar nereden eser, gönlümden nasıl geçerse yazıp: kelimeler beyaz sayfaya, içimdekiler de boşluğa aktıkça rahatlayacak, sizler de umarım bulup kendinizden birşeyler keyif alacaksınız. Bazen ahkam kesip, büyük büyük konuşacağım, bazen de güldürüp yine umarım gününüze renk katacağım. Benim malzemem insan olduğundan eminim sıkça onların hayattaki duruşlarından dem vuracak ama sonunda mutlaka dönüp kendime, içimi sorgulayacağım.
Derdim size birşeyler göstermek veya öğretmek değil asla, zira bütün ahkamlarım içinde yaşadığım bu hayat için geçerli ama tesadüfe inanmayan biri olarak, çekiyorsam dikkatinizi, mutlaka bir hikmeti olacak, bulursanız tanıdık birşeyler, alacak, sizler aldıkça ben çoğalacağım.

Merhaba ben Deniz; uslanmaz bir seyyah, amansız bir hayalperest, aşka ve onun gücüne aşık bir kadınım...
Renkli, stresli ama bir o kadar da heyecanlı bir işim, oldukça hareketli ve her telden çalan insanlarla dolu kalabalık bir yaşantım var. Onun için de malzeme bol, hergün nasıl bir güne uyandığımızı bilmediğimiz hayatta, tüm edinilen tecrübelere rağmen hala sık sık, iyi yada kötü anlamda şaşıran, zaman zaman tökezleyip yere yapışan ama ne olursa olsun, yine ve yeniden ayağa kalkıp, hayata sımsıkı sarılanlardanım. Mümkün olsa çiviyi çakacağım, münkün olsa hep burada kalacağım ama olmadığından  öyle bir şansım, bir gün göçüp gittiğimde bu diyardan arkasında kalıcı birşeyler bırakmak için yanıp tutuşanlardanım.
En belirgin özelliğim tutku ile ne yaşıyorsam dibine, ne yapıyorsam sonuna kadar deyip, bu kalbi çarptıran ne ise peşi sıra gidenlerden; sevmeyi ve sevilmeyi bilmenin önemli bir meziyet olduğunu düşünenlerdenim.
Tesadüfe, paylaşmadan çoğalmaya, vermeden almaya inanmayan biri, hayatının bir parçası olmasını istediğimiz sevdiklerimiz için özveri de gerekli, değişim de gerekli, teslim olmak da gerekli diyenlerdenim. 

Ben doğuştan şanslı ama ruhu hafif huzursuz olanlardanım...Yaşam enerjim heyecandan, heyecan ise kurduğum hayallerden geliyor...

Beni buraya hayallerim getirdi...Ve sizler okudukça gerçekleşiyor ya o hayal şimdi yavaş yavaş, onun için size "Hoşgeldiniz..." diyorum.


Fotograf; Early Bird @ Istanbul http://instagr.am/p/LBlX0pSBV_/ by DEN
Müzik ( yazarken ); Sultanım by RAHMAN ALTIN













29 Haziran 2012 Cuma

Hayat Plaj Olsa...


Ha geldi, ha gelecek, yok galiba bu sene gelmeyecek diye benim gibi ruhları güneş ile aydınlananlar durup durup hayıflanırken, nihayet yaz geldi de şükür ruhlarımızı şenlendirdi...

Yeniden yaz geldi, yeniden deniz ile güneş ile haşır neşir olmaya ve yine keşke hayat plaj olsa diye düşünmeye başladım...
Keşke uzansak sabahtan akşama güneşin altında yumuşacık şezlongların üzerinde ve hiçbir şey yapmak zorunda olmasak. O hiçbir şey yapmak zorunda olmamanın verdiği huzur ile öylece kalsak. En büyük kararsızlığımız hangi buzlu içeceği seçeceğimiz, en büyük can acımız, sığındığımız şemsiyeye rağmen her bir köşeden sızan güneşin vücutlarımızı yakması olsa, ondan da iki kıpırdanma ile kurtulabilsek. Laf anlatmaya çalıştığımız tek insan dönüp dolaşıp hep birşeyi eksik veya yanlış getiren garson olsa, o da ne yapsın zavallı, güneşin altında koşturmaktan beyni hallaç pamuğuna dönmüş diyerek empati kurup, sabırlı olsak. Beceremediğimiz en büyük şey, bir türlü ulaşılamayan sırt ortası yağlanma operasyonu olsa onu da havale edip sevgiliye, zorluğu keyfe dönüştürebilsek. Güneşten pelte haline gelmiş vücutları kaldırıp havaya, hareket ettirmek en büyük tembelliğimiz, ıslak mayoları değiştirmek en büyük üşengeçliğimiz, sudan çıkar çıkmaz yaktığımız sigaralarımız yaptığımız en aptalca şey olsa.
Bunaldığımızda, sıcaktan nefes alamadığımızda buz gibi sulara atıp kendimizi, yaşadığımızı hissedip, anında yeniden kendimize gelebilsek.

Keşke hayat plaj olsa; üzerlerimiz hafif, ruhlarımız hafif herşeye daha umursamaz, daha rahat, daha umutlu bakabilsek. En içe dokunan şarkıların sadece melodisini duyabilsek, hiç kötü birşey düşünemeyip, sadece güzel şeylerin hayalini kurabilsek. Koparıp dış dünya ile tüm bağlantıyı, sadece orada olmak keyif verse; gördüğümüz gereksiz bir görüntü, duyduğumuz aptalca bir dedikodu, okuduğumuz saçma bir yazı aklımızı sadece birkaç dakikalığına meşgül edebilse. Dalsak denizin dibine tüm çiğ nispetler, yersiz sidik yarışları, haddini bilmez hareketlerle, bırakıp hepsini orada, kocaman bir nefes ile kendimizi dışarı atabilsek.

Hayat plaj olsa; herkes rengarenk, herkes huzurlu olsa güzel olurdu elbet. Ve evet yok malesef öyle bir şansımız da yine de bir süre hayat plajmış gibi yaşamayı deneyemez miyiz acaba diye düşünüyorum. Kararsızlıklarımıza ice tea mi kola mı muamelesi yapıp, zorlandıklarımıza yanı başımızdakinin el atmasına izin versek, dışardaki huzursuz insanların saçmalıklarını gömesek de denizin derinliklerine, öylece havada asılı bıraksak.

Vermek de zorlandığımız kararlar, yapmak da yetersiz kaldığımız alanlar, hareket etmek istemeyen miskin anlarımız, bizi dinlemeyen, bir türlü terkedemeyen insanlarımız hep olacak hayatta; her ne yapıyor ve ne yaşıyorsak hepsi bizim kendi tercihlerimiz ise, bütün bunlarla da plajdaki ruhi haliyetimiz ile uğraşsak olmaz mı acaba?

Olur bence ya, çok da güzel olur!


Fotograf; Unknow person...She says: "There is nothing to talk" http://instagr.am/p/L_WD1qSBfR/ by DEN
Müzik (yazarken): Aptal by KEDI





11 Haziran 2012 Pazartesi

Mekik


Yerine getirmekle yükümlü olduğumuz o kadar çok zorunluluk var ki hayatta, canımız istese de istemese de yapmak zorundayız... Yoksa sırtımızı dayayacak bir dayanağımız, her sabah o sıcacık yataklardan ve rüyalar aleminden kalkıp işe gitmeli, varsa çocuklarımız kendimizin bile önüne koyup onların hayatlarını düşünmeli, şanslıysak ve hala başımızdaysa ana babalarımız artık onlar ile rolleri değiştirmeli, boşuna gelmedik bu dünyaya bulup hayat amacımızı ona hizmet emeliyiz. Dönen bir çark, onun içinde olmasını istediğimiz insanlar var hayatta; onu döndürmek de, içindekileri sabit kılmak da bizim işimiz; bencilliğe de yer yok burada tembelliği de. Yok hayatta bazı zorunluklardan kaçma gibi bir şansımız, yok öyle ben vazgeçtim deme gibi bir hakkımız.


Ama Allah'tan hayat sadece bu zorunluluklardan ibaret değil elbet; geri kalanı döktüğün her bir alın terinin karşılığında keyif alma, içinden nasıl geliyorsa doya doya yaşamaktır bana göre. Insan mutlu oldukça mutluluk verebilir ancak, bu yüzden özgürleştirip kendini alabildiğine daha büyük kabuklara sığmaya göz koymaktır yaşamak. Onun için bildiğim birşey var ki hayatta ne yapıyorsan istediğin için yapacak ve canın yapmak istemiyorsa birşeyi kendini zorlamayacaksın. Istemiyorsan aslında gitmek bir yere, sırf eksik kalacağım, birşeyler kaçıracağım, kocayı, arkadaşı, sevgiliyi mutlu edeceğim diye gitmeyeceksin. Kimin canı ne yapmak istiyorsa bırakcaksın yapacak, dinlemese de karşındaki seni, sen kendi istediğine odaklanacaksın. O içinde tanımlayamadığın duygu var ya o duygu ayaklarını geri teptiren; kulaklarını tıkayıp tüm diğer seslere, bir tek onu dinleyeceksin çünkü seni en iyi bir tek o tanıyor ve bir tek o doğruyu söylüyor; ona kulağını tıkamayacaksın.

Yaptığım işin en fazla kan gövdeyi götürdüğü ve herkesin bir delirdiği, Istanbul'un da tekrarlardan ibaret ve can sıkıcı bir hale geldiği bu dönemde baktım içimden yapmak gelmiyor birçok şeyi ama yine de bir zorluyorum kendimi, o zaman benim için yollara düşme zamanıdır artık diye taktım koluma Azra'yı, bir türlü göremediği diğer hayat ile tanıştırmaya getirdim..

Amacım biraz nefes almak, Genova'nın damarlarımdan zikrettiği huzur ve sakinlikle kendimi bulmaktı aslında. Çünkü iki senedir ne zaman gelsem buraya, bu ev, bu yaşantı beni hiç yüz üstü bırakmadı, sıkıntıma sıkıntı katıp hayal kırıklığına uğratmadı. Hiç uykusuz bir gece geçirmedim bu evde ve bu duvarlar, buradaki insanlar daha henüz hiç üzerime üzerime basmadı. Burada herşey daha bir yeşil, herşey daha bir mavi, herşey daha bir sakin ya; burası daha henüz hiç canımı sıkmadı. Onun için bana iyi gelir, Azra'nın da merakı giderilir dedim yola çıkarken ama bambaşka bir yolculuğa çıkmışım haberim bile olmadı.

Aslında insanları da yerleri de hatta hiç girmediği bu evi de biliyordu yıllardır anlattıklarım ve yazdıklarımdan ama ona gösterirken tek tek herşeyi ve tanıştırdıkça en efsane olanlar ile hem geçmişe gidip gidip geldim bu son iki günde hem de bir gelecek belirlendi kafamda. Seni en iyi tanıyanlardan birini, ezbere bildiği, sayfa sayfa okuduğu hikayelerin baş kahramanı ile tanıştırmak ve onları sanki birbirlerini yıllardır tanıyorlarmış gibi aynı masa etrafında doğal ve bir o kadar da samimi bulmak, yıllardır anlatsam da tam anlaşılamamış olanı bir şekilde somut hale getirdi. Beni en iyi tanıyanlardan biri bile buradaki ben ile şaşırdı, o benim dışımda kimsenin göremediğini iddia ettiğim şeyi ve neden sevdiğimi gördü; döküldükçe sözler dudaklarından ruhumu hafifletti. O kadar enteresan bir rahatlama ve keyifti ki aldığım, o hep bahsettiğim içimdeki tutkulu sevme güdüsünün ne kadar muhteşem, bana ve hayatıma ne kadar harika şeyler kattığını gösterdi. 
Son iki gündür Azra, bunca senedir beraber seyahat edip, dünyanın binbir köşesine gitmiş olmamıza rağmen buradaki ruhu haliyetime, hareket etme şeklime, hiç mızmızlanmadan yürümeme bakıp bakıp şaşırdıkça burada kendimi hissettiğim duygunun diğer heryerden farklı olduğunu ve bunun dışıma da yansıdığını ispatladı. Çok farklı besledi onunla burada geçirdiğim iki gün beni, bir kere daha nasıl bir hayata sahip olduğumu, geriye kalan zamandan neler istediğimi farkettirdi...

Varsın millet hırslı olduğumu, onun için bu kadar sert ve çok çalıştığımı düşünsün; gerçek şu ki bir sürü sorumluluğum ve yapmak zorunda olduğum şeyler, gerçek şu ki babamın baskın geni bir şeyi yapıyorsan adam gibi yapacaksın huyum var benim. Yapılacak en iyi şekilde yapılması gerekenler, sonrası hayattan doya doya zevk almaktır benim için. Istediğim şeyleri yaparak, sevdiklerimle kalabalık içerisinde yaşamaktan ibarettir hayat. Hiçbir yerde sabit kalmamak, küçük bir dünyanın parçası olmamak, içi janti, kendi ile barışık, buram buram yaşam enerjisi yayan insanlarla birlikte olmaktır. 

Hayat; iki ayrı dünya ve onların arasında dokunan mekik, avare avare dolaşmaktır benim için...




Fotograf; Azra is finally meeting with the other life http://instagr.am/p/LqOq8xyBdE/ by DEN
Müzik (Genova sokaklarında dolanırken) ; Unuttun Mu Beni by SEZEN AKSU





8 Haziran 2012 Cuma

3 Kadın, birisi DEV


Hergün gündem değiştirmek için itina ile çabalar sarfedilen ülkemde, dün (7 Haziran) devlet erkanına gün doğuyor, kimsenin birşey yapmasına gerek kalmıyor; zira küçücük bir kadın, Istanbul'lular için gündemi de programları da tek başına değiştiriyor.
Gün boyunca herkes onu konuşuyor, facebookta, twitterda onu yazıyor, instagramda onun resimlerini yayınlıyor, bindiğim tıklım tıkış metroda herkes aynı durakta inip, ittire kaktıra onu görmeye gidiyor.

Istanbul'dan Madonna geçiyor, imzasını kazıyıp milletin beynine, gidiyor...

Adımımı stadyuma attığım anda karşılaştığım görüntü "bu bile heyecanlanmam için yeter bana; daha 9-10 yaşlarımdayken bile star olan, 80'li yılların gençlik dergilerinden çıkan posterleri ile küçük odaların duvarlarını süsleyen kadın, bugün neredeyse 30 yıl sonra hala binlerce insanı biraraya getirebiliyor ya eyvallah ona" diye düşündürtüyor. Ama ne zaman ki ışıklar sönüyor, sahnede görünüyor, ellerdeki telefon flaşları ile 50 bin kişinin herbiri bir ışığa dönüşüyor işte o inanılmaz sahne karşısında "vay vay vayyy, bu ne yahu?" dedirtiyor.
53 yaşında küçücük DEV bir kadın, 2 saat boyunca tempoyu hiç düşürmeden, sevenin sevmeyenin, laf olsun diye gelenin kısacası herkesin ağzını açık bıraktırıyor; şarkı söylüyor, dans ediyor, konser vermiyor adeta görsel bir şölen gerçekleştiriyor. Enerjisi, felsefesi buram buram akıyor içinden, hiç kimse bir yerlere boşuna gelmiyoru hissettiriyor. Nasıl bir güç varsa içerisinde ve ne ile besliyorsa onu, kendisine tam anlamı ile hayran bırakıyor.

Seda sağolsun 24.cü sıradaki yerimiz şahane, keyfimiz yerinde, ben kadının yaydığı ışığa hayran, ben de o güçten istiyorum, nasıl birşeydir bu ya diye düşünürken çevremdekilerin yüzlerindeki ifadeleri merakımdan, etrafa bakınıyorum. Herkes ayakta, herkes hem coşkulu hem de benzer şaşkın, ben de gördüğüm manzaradan memnunken, tam ön sıramda çaprazımda duran, yaşları 40'ların ortasına gelmiş bir çifte takılıp kalıyor gözlerim.

Adam dansediyor, kadının belli ki tarzı değil, zira biraz haminne, adama ayak uydurmak için sallanıyor. Kadın neşeli gözüküyor başlarda, durup durup adamın kulağına birşeyler fısıldıyor; adam elinde cep telefonu kare kare sahnedeki dev kadını çekiyor, söylenenlerle pek alakadar olmuyor. Kadın yılmıyor yüzünde gülümsemesi aynen devam, iki fingirdiyor, çekiyor adamı kendine doğru öpmek istiyor, adamın yalandan "he he he" gülümsemesi adeta kulaklarımda çınlıyor ve kendini ani bir hareketle geri çekiyor. Adam dans ediyor, kadın biraz tedirgin sallanmayı kesiyor. Yüzü eskisi kadar gülmüyor artık ama tadı da kaçmasın istiyor, bu sefer iki yabancı gibi hissetmemek için adamın kolunu tutuyor, belli belirsiz okşuyor, yok yine olmuyor, adam bu sefer de hoop kollar havaya figürüne çekip, kolu kurtarıyor. Kadının sabrı taşıyor, yüzü asılıyor, ters bir laf ediyor ve oturup koltuğuna muhtemelen benim burada ne işim var diye ilişkisini daha doğrusu olmayanı sorguluyor. Bakıyorum adam ne zaman oturacak diye ama oturmuyor, ortamı yumuşatmaya çalışıp dönüp tek bir kelime bile etmiyor, sadece dansediyor. Işte o zaman kadından ayırıp gözlerimi adamın yüzüne bakıyorum ve ne kadar eğleniyormuş gibi görünse de aslında ne kadar huzursuz ve hatta mutsuz olduğunu görüyorum.

Sahnede 50 bin kişiyi kendine hayran bırakan, içindeki güç ile neler yapılabileceğini ve ölümsüzlüğünü ispatlayan bir kadın ile önümde orada bile olmayan, bambaşka diyarlardaki bir adam için çaresizce çabalayan başka bir kadın arasında 3 saatimi geçirip; ben nasıl bir kadınım ya, sana ne elalemin ilişkisinden desem de içimden, çekiyorsa dikkatimi vardır bir hikmet diye üzerine uzun uzun düşünmeden edemiyorum.

Ne yaparsak kendimiz yapıyor, kendi tercihlerimizi yaşıyoruz aslında. Kimse bizi kandırmıyor, kimse gözlerimizi siyah ipek fularlarla bağlamıyor. Biz sadece duymak istediklerimizi duyuyor, hoşumuza gitmeyenlere gözümüzü kapatıyor, kendimizi kandırıyoruz. Sahnedeki kadın sırtına kocaman "Korkma" yazıyor biz içimizde ki gücü hiçe sayıyoruz. Haminne kadın da görüyor elbet benim gördüğüm huzursuzluğu, çığlık çığlığa suskunluğu, bu yaşına kadar kim bilir neler yaşadı, görmemesi mümkün mü ama yine de çabalıyor işte. Ama yoksa adam orada çabalamak boşuna belki onu bilmiyor...

Yine ve yeniden; aşk çaba gerektirmez, içinden gelirse akar öylece, zorla olmaz!


Fotograf ; GF158 # Madonna http://instagr.am/p/Llrc31QeK6/ by ZEYNEP MATRAS
Muzik (yazarken) ; Like a Virgin by MADONNA











6 Haziran 2012 Çarşamba

Mira'cle


Her tanışmanın hikayesi başka ama her tanışma kalıcı bir hikaye değildir...

Ilk gözünü açtığın andan itibaren mutlaka bir sürü insan girer, belki dokunur, iz bırakır hayatına ama tabii ki kalanlardır aslolan da acaba kalmalarında o ilk tanışma anının önemi var mıdır diye oturup düşünüyorum bazen...
Bu yaşımda tanıştıklarım değil düşündüklerim, zira ilk intiba son intibadır artık benim için; öğrendim seneler içerisinde dimdik gözlerin içine bakmayı, sözleri takip edip adam tanımayı, bilirim artık bugün kimin kalıcı kimin çıtır çerez olacağını da o çocuk yaşlarımda seçip, yıllarca beraber yol aldıklarımdır asıl merak ettiğim. Hatırlamaya çalışıyorum herbiri ile ilk nerede, nasıl tanıştığımı ama zaman ve mekanlar belli diğer herşey flu kalıyor. Neden diğerleri değil de onlar girdi bu hayata, ne zaman kaldırıp tüm kalkanları teslim olduk birbirimize, ne oldu da başkası yapsa kıyametler koparacaklarımızda müsamalar göstermeye, birbirimizi olduğu gibi kabullenmeye karar verdik diye hatırlamaya çalışıyorum, olmuyor. Acaba diyorum bilebilseydik o ilk anda birlikte büyüyüp, her zorlukta el verip, her heyecanda kalplerimizi birleştiriceğimizi, zaman kazanıp hayatta, gereksiz testlerden feragat ettirir miydik birbirimizi ama galiba gerekliydi onlar da; çünkü muhtemelen o atıştırma turlarında, zorlayıcı yada can sıkıcı detaylarda öğrendik birine güvenmeyi, birini affetmeyi, sevmeyi, biri tarafından sevilmeyi, sınırları çizip çizip genişletmeyi, paylaşıp herşeyi, kendinden farklı bile olsa karşındakini olduğu gibi kabullenmeyi. Demem o ki mutlaka var bir hikmet başkaların değil de onların kalıcı olmasında ve onlarla o ilk tanışma anında ama herhalde bugünkü biz olalım, kendimizi bulalım diye bilemiyoruz çocuk yaşlarda.
Ama neyse ki yıllar önce onlarla yaşayamadığımız bu farkındalığı, onların dünyaya getirdikleri çocuklarla telafi edebiliyor, biri ile birlikte büyümenin keyfini sürebiliyor, duyduğuma göre tüm günahlarından arınan lohusa kadının dualarından nasiplenebiliyoruz:)

Bugün yıllar önce oturup da acaba nasıl bir hayatımız, nasıl bir kocamız, kaç çocuğumuz olacak konuşmalarımızda merak ettiklerimize şahit olup, uzak geleceği yaşadığımız, kendisini gördüğümüz ilk andan itibaren seveceğimizi ve bu hayatın bir parçası olacağını bildiğimiz biri ile tanıştığımız birgün.
Bugün yine ve yeniden hayattaki tek gerçek mucizenin gerçekleştiği, bir kadının içinde büyütüp, bir insanı dünyaya sunduğu, MIRA'nın geldiği gün.

Küçücük, pembe beyaz bir bebek Mira...
Nasıl bir hayatı olacağını, kimlerle karşılaşıp hayat yolunda, bu dünyaya neler katacağı bilemiyoruz elbet, kendisi belirleyecek onu ama en azından gerçek bir aşk çocuğu olarak geldiği dünyada, hayata karşı 1- 0 galip başladığını biliyorum ben.
Sonra üç çocuklu bir ailenin en küçüğü, tekne kazıntısı olarak çok pohpohlanacağını, en küçük olmanın dayanılmaz hafifliği ile herşeye daha kolay ulaşacağını ve bu yüzden de şanslı, kalabalık bir ailenin parçası olmanın doğal sonucu olarak paylaşmayı bilen, hayatta ne olursa olsun arkasında onu koruyup kollayacak olanların olduğunu bilerek büyüyeceğinden kendine güvenli bir çocuk olacağını da biliyorum.
Doğumuna 12 saat kalana kadar annesinin karnında oradan oraya gezerek bu dünyaya geldiğinden tam bir sosyal kelebek, burcu ikizler yükseni aslan olarak tam bir kokoş, ruhu prenses muhetemelen de biraz maymun iştahlı olacak.
Mayası iyi çocuğun, içi güzel bir insan olacağından eminim ama bence hamileliğinde çalmadığı annesinin güzelliğinden mutlaka birşeyler alıp, dışı da öyle tam bir esmer güzeli olacak. Ama en önemlisi aşka inanan ve saygı duyan bir babanın kızı olarak sevmeyi, sevilmeyi, kıymet vermeyi bilecek Mira.

Bugün bir mucize daha gerçekleşti, taptaze bir ruh daha katıldı hayata.Varlığından haberdar olduğumuz andan itibaren bir parçamız olacağını, gördüğümüz andan itibaren seveceğimizi bildiğimiz biri girdi hayatımıza.

Hoşgeldin Mira; için temiz, bahtın açık, şansın bol, kalbin sevgi ve merhamet dolu olsun...İsimler tılsımlıdır, sen de ismin gibi girdiğin yere ışık saç, izini bırak...
Güzel bir aileye geldin bebeğim korkma sakın hicbirşeyden, yolculuğunun keyfini çıkar!



Fotograf; Holding Hands http://instagr.am/p/LjCFERyBaJ/ by DEN
Muzik (yazarken) ; You Are My Miracle by VITTORIO GRIGOLO feat. NICOLE SCHERZINGER ( Azra'cim tesekkurler şarkı seçimi için, canımsın....)