8 Haziran 2012 Cuma

3 Kadın, birisi DEV


Hergün gündem değiştirmek için itina ile çabalar sarfedilen ülkemde, dün (7 Haziran) devlet erkanına gün doğuyor, kimsenin birşey yapmasına gerek kalmıyor; zira küçücük bir kadın, Istanbul'lular için gündemi de programları da tek başına değiştiriyor.
Gün boyunca herkes onu konuşuyor, facebookta, twitterda onu yazıyor, instagramda onun resimlerini yayınlıyor, bindiğim tıklım tıkış metroda herkes aynı durakta inip, ittire kaktıra onu görmeye gidiyor.

Istanbul'dan Madonna geçiyor, imzasını kazıyıp milletin beynine, gidiyor...

Adımımı stadyuma attığım anda karşılaştığım görüntü "bu bile heyecanlanmam için yeter bana; daha 9-10 yaşlarımdayken bile star olan, 80'li yılların gençlik dergilerinden çıkan posterleri ile küçük odaların duvarlarını süsleyen kadın, bugün neredeyse 30 yıl sonra hala binlerce insanı biraraya getirebiliyor ya eyvallah ona" diye düşündürtüyor. Ama ne zaman ki ışıklar sönüyor, sahnede görünüyor, ellerdeki telefon flaşları ile 50 bin kişinin herbiri bir ışığa dönüşüyor işte o inanılmaz sahne karşısında "vay vay vayyy, bu ne yahu?" dedirtiyor.
53 yaşında küçücük DEV bir kadın, 2 saat boyunca tempoyu hiç düşürmeden, sevenin sevmeyenin, laf olsun diye gelenin kısacası herkesin ağzını açık bıraktırıyor; şarkı söylüyor, dans ediyor, konser vermiyor adeta görsel bir şölen gerçekleştiriyor. Enerjisi, felsefesi buram buram akıyor içinden, hiç kimse bir yerlere boşuna gelmiyoru hissettiriyor. Nasıl bir güç varsa içerisinde ve ne ile besliyorsa onu, kendisine tam anlamı ile hayran bırakıyor.

Seda sağolsun 24.cü sıradaki yerimiz şahane, keyfimiz yerinde, ben kadının yaydığı ışığa hayran, ben de o güçten istiyorum, nasıl birşeydir bu ya diye düşünürken çevremdekilerin yüzlerindeki ifadeleri merakımdan, etrafa bakınıyorum. Herkes ayakta, herkes hem coşkulu hem de benzer şaşkın, ben de gördüğüm manzaradan memnunken, tam ön sıramda çaprazımda duran, yaşları 40'ların ortasına gelmiş bir çifte takılıp kalıyor gözlerim.

Adam dansediyor, kadının belli ki tarzı değil, zira biraz haminne, adama ayak uydurmak için sallanıyor. Kadın neşeli gözüküyor başlarda, durup durup adamın kulağına birşeyler fısıldıyor; adam elinde cep telefonu kare kare sahnedeki dev kadını çekiyor, söylenenlerle pek alakadar olmuyor. Kadın yılmıyor yüzünde gülümsemesi aynen devam, iki fingirdiyor, çekiyor adamı kendine doğru öpmek istiyor, adamın yalandan "he he he" gülümsemesi adeta kulaklarımda çınlıyor ve kendini ani bir hareketle geri çekiyor. Adam dans ediyor, kadın biraz tedirgin sallanmayı kesiyor. Yüzü eskisi kadar gülmüyor artık ama tadı da kaçmasın istiyor, bu sefer iki yabancı gibi hissetmemek için adamın kolunu tutuyor, belli belirsiz okşuyor, yok yine olmuyor, adam bu sefer de hoop kollar havaya figürüne çekip, kolu kurtarıyor. Kadının sabrı taşıyor, yüzü asılıyor, ters bir laf ediyor ve oturup koltuğuna muhtemelen benim burada ne işim var diye ilişkisini daha doğrusu olmayanı sorguluyor. Bakıyorum adam ne zaman oturacak diye ama oturmuyor, ortamı yumuşatmaya çalışıp dönüp tek bir kelime bile etmiyor, sadece dansediyor. Işte o zaman kadından ayırıp gözlerimi adamın yüzüne bakıyorum ve ne kadar eğleniyormuş gibi görünse de aslında ne kadar huzursuz ve hatta mutsuz olduğunu görüyorum.

Sahnede 50 bin kişiyi kendine hayran bırakan, içindeki güç ile neler yapılabileceğini ve ölümsüzlüğünü ispatlayan bir kadın ile önümde orada bile olmayan, bambaşka diyarlardaki bir adam için çaresizce çabalayan başka bir kadın arasında 3 saatimi geçirip; ben nasıl bir kadınım ya, sana ne elalemin ilişkisinden desem de içimden, çekiyorsa dikkatimi vardır bir hikmet diye üzerine uzun uzun düşünmeden edemiyorum.

Ne yaparsak kendimiz yapıyor, kendi tercihlerimizi yaşıyoruz aslında. Kimse bizi kandırmıyor, kimse gözlerimizi siyah ipek fularlarla bağlamıyor. Biz sadece duymak istediklerimizi duyuyor, hoşumuza gitmeyenlere gözümüzü kapatıyor, kendimizi kandırıyoruz. Sahnedeki kadın sırtına kocaman "Korkma" yazıyor biz içimizde ki gücü hiçe sayıyoruz. Haminne kadın da görüyor elbet benim gördüğüm huzursuzluğu, çığlık çığlığa suskunluğu, bu yaşına kadar kim bilir neler yaşadı, görmemesi mümkün mü ama yine de çabalıyor işte. Ama yoksa adam orada çabalamak boşuna belki onu bilmiyor...

Yine ve yeniden; aşk çaba gerektirmez, içinden gelirse akar öylece, zorla olmaz!


Fotograf ; GF158 # Madonna http://instagr.am/p/Llrc31QeK6/ by ZEYNEP MATRAS
Muzik (yazarken) ; Like a Virgin by MADONNA











6 Haziran 2012 Çarşamba

Mira'cle


Her tanışmanın hikayesi başka ama her tanışma kalıcı bir hikaye değildir...

Ilk gözünü açtığın andan itibaren mutlaka bir sürü insan girer, belki dokunur, iz bırakır hayatına ama tabii ki kalanlardır aslolan da acaba kalmalarında o ilk tanışma anının önemi var mıdır diye oturup düşünüyorum bazen...
Bu yaşımda tanıştıklarım değil düşündüklerim, zira ilk intiba son intibadır artık benim için; öğrendim seneler içerisinde dimdik gözlerin içine bakmayı, sözleri takip edip adam tanımayı, bilirim artık bugün kimin kalıcı kimin çıtır çerez olacağını da o çocuk yaşlarımda seçip, yıllarca beraber yol aldıklarımdır asıl merak ettiğim. Hatırlamaya çalışıyorum herbiri ile ilk nerede, nasıl tanıştığımı ama zaman ve mekanlar belli diğer herşey flu kalıyor. Neden diğerleri değil de onlar girdi bu hayata, ne zaman kaldırıp tüm kalkanları teslim olduk birbirimize, ne oldu da başkası yapsa kıyametler koparacaklarımızda müsamalar göstermeye, birbirimizi olduğu gibi kabullenmeye karar verdik diye hatırlamaya çalışıyorum, olmuyor. Acaba diyorum bilebilseydik o ilk anda birlikte büyüyüp, her zorlukta el verip, her heyecanda kalplerimizi birleştiriceğimizi, zaman kazanıp hayatta, gereksiz testlerden feragat ettirir miydik birbirimizi ama galiba gerekliydi onlar da; çünkü muhtemelen o atıştırma turlarında, zorlayıcı yada can sıkıcı detaylarda öğrendik birine güvenmeyi, birini affetmeyi, sevmeyi, biri tarafından sevilmeyi, sınırları çizip çizip genişletmeyi, paylaşıp herşeyi, kendinden farklı bile olsa karşındakini olduğu gibi kabullenmeyi. Demem o ki mutlaka var bir hikmet başkaların değil de onların kalıcı olmasında ve onlarla o ilk tanışma anında ama herhalde bugünkü biz olalım, kendimizi bulalım diye bilemiyoruz çocuk yaşlarda.
Ama neyse ki yıllar önce onlarla yaşayamadığımız bu farkındalığı, onların dünyaya getirdikleri çocuklarla telafi edebiliyor, biri ile birlikte büyümenin keyfini sürebiliyor, duyduğuma göre tüm günahlarından arınan lohusa kadının dualarından nasiplenebiliyoruz:)

Bugün yıllar önce oturup da acaba nasıl bir hayatımız, nasıl bir kocamız, kaç çocuğumuz olacak konuşmalarımızda merak ettiklerimize şahit olup, uzak geleceği yaşadığımız, kendisini gördüğümüz ilk andan itibaren seveceğimizi ve bu hayatın bir parçası olacağını bildiğimiz biri ile tanıştığımız birgün.
Bugün yine ve yeniden hayattaki tek gerçek mucizenin gerçekleştiği, bir kadının içinde büyütüp, bir insanı dünyaya sunduğu, MIRA'nın geldiği gün.

Küçücük, pembe beyaz bir bebek Mira...
Nasıl bir hayatı olacağını, kimlerle karşılaşıp hayat yolunda, bu dünyaya neler katacağı bilemiyoruz elbet, kendisi belirleyecek onu ama en azından gerçek bir aşk çocuğu olarak geldiği dünyada, hayata karşı 1- 0 galip başladığını biliyorum ben.
Sonra üç çocuklu bir ailenin en küçüğü, tekne kazıntısı olarak çok pohpohlanacağını, en küçük olmanın dayanılmaz hafifliği ile herşeye daha kolay ulaşacağını ve bu yüzden de şanslı, kalabalık bir ailenin parçası olmanın doğal sonucu olarak paylaşmayı bilen, hayatta ne olursa olsun arkasında onu koruyup kollayacak olanların olduğunu bilerek büyüyeceğinden kendine güvenli bir çocuk olacağını da biliyorum.
Doğumuna 12 saat kalana kadar annesinin karnında oradan oraya gezerek bu dünyaya geldiğinden tam bir sosyal kelebek, burcu ikizler yükseni aslan olarak tam bir kokoş, ruhu prenses muhetemelen de biraz maymun iştahlı olacak.
Mayası iyi çocuğun, içi güzel bir insan olacağından eminim ama bence hamileliğinde çalmadığı annesinin güzelliğinden mutlaka birşeyler alıp, dışı da öyle tam bir esmer güzeli olacak. Ama en önemlisi aşka inanan ve saygı duyan bir babanın kızı olarak sevmeyi, sevilmeyi, kıymet vermeyi bilecek Mira.

Bugün bir mucize daha gerçekleşti, taptaze bir ruh daha katıldı hayata.Varlığından haberdar olduğumuz andan itibaren bir parçamız olacağını, gördüğümüz andan itibaren seveceğimizi bildiğimiz biri girdi hayatımıza.

Hoşgeldin Mira; için temiz, bahtın açık, şansın bol, kalbin sevgi ve merhamet dolu olsun...İsimler tılsımlıdır, sen de ismin gibi girdiğin yere ışık saç, izini bırak...
Güzel bir aileye geldin bebeğim korkma sakın hicbirşeyden, yolculuğunun keyfini çıkar!



Fotograf; Holding Hands http://instagr.am/p/LjCFERyBaJ/ by DEN
Muzik (yazarken) ; You Are My Miracle by VITTORIO GRIGOLO feat. NICOLE SCHERZINGER ( Azra'cim tesekkurler şarkı seçimi için, canımsın....)



4 Haziran 2012 Pazartesi

Dilimize Vurdu...


Malum gündemimiz aşk; hoş benim yaşadığım hayatta bu konu neredeyse hiçbir zaman gündemden düşmez ama sanki yeni birşeymiş gibi yine günlerdir evire çevire önce aşkı sonra ilişkileri konuşuyoruz. Kahvaltıya gidiyoruz konuşuyoruz, gece çıkıyoruz konuşuyoruz, ellerimizde telefonlar alışveriş yaparken, yemek pişirirken, ortalığa talimatlar yağdırıken istifimizi bozmadan konuşuyoruz. Uçağa biniyoruz, güne bambaşka dünyalarda başlıyoruz ama 2000 km mesafeden bile bunu konuşuyor, doluya koyuyoruz aldıramıyor, boşa koyuyoruz dolduramıyoruz.
Yaşam denen son kullanma tarihi belli, her günü başka bir muammanın acımasız ve soğuk yüzü ile tanışmamış, ölümle yoklukla hastalıkla test edilmemiş Tanrı'nın şanslı ruhları olduğumuzdan herhalde, her tür zorlukla başedebiliyor ve bunun üzerine iki cümle bile kurmuyoruz ama aşka gelince sıra ruh sıkışıyor, beyin uyuşuyor ya vuruyor çenemize, kelimeler yetiştiremiyor, konuştukça konuşuyoruz. Her kafa başka bir dünya, takılmış farklı bir detaya hatırladıkça anlatıyor, çekiştirdikçe uzatıyor, döndüre sündüre konuşuyor ve evlisi, bekarı, kadını erkeği hepimiz sonunda hep aynı şeyi istiyoruz.

Üstelik ben salt konuşmakla da kalmayıp bir de üzerine yazıyorum; hem de ne yazma dile kolay iki yılda 400 sayfa, neredeyse sadece bundan bahsediyorum.

15 yıldır şirket yönetiyor, istisnasız hergün başka bir problemi çözüyorum. Evet dünyayı kurtarmıyorum ama nerden baksan birkaç bin insanın yaşamına dokunuyor, kendi küçüğümde bir fark yaratıyorum. Sonuç olarak sorumluklar almış başını gitmiş, günümüz dünyasında gerçek dert veya başarı olarak da sadece bunların hatırı sayılırken, hiçbir kriz anını veya mutlu haberi ofis dışındakiler ile konuşmak aklıma bile gelmezken sözkonusu sevda olunca iyisi kötüsü ne varsa coşuyor, coştukça da sayfalarca yazıyorum.

İşte bugünler de bir yandan konuşuyor, bir yandan da elimde kitap haline getirilmiş hediye Blablabla, kendi kalemimden beni anlatan kitabı okuyor, bana o satırları yazdıran hisseleri hatırlayıp, sonunda geldiğim bugünkü bana bakıyorum.
Yaşıyorsam kendi tercihim, mutlaka öğrenmem gereken birşey var gibi çok ulvi bir yaşam felsefem var ya her can acısında nasıl kendim ile uğraşıp, arıza diye adlandırdığımı nasıl değiştirmeye çalıştığımı ama ne olursa olsun seviyorum dediğimden vazgeçmediğimi, nasıl satır satır aşkın dini, meshebi olmaz, aşk varsa hiçbir engel yeterince büyük değildir diye yazdığımı görüyorum. Ciddi ciddi, doğuştan şanslı, bu yaşına kadar gerçek büyük kayıplar ve yokluklar yaşamamış biri olarak almam gereken bütün dersleri, kişisel gelişimim için gerekli tüm duvarları duygusal yaşantımda bulduğumu, bana da böylesinin uygun görüldüğünü, hatta biraz daha abartıp içimde taşıdığım ruhun iyi bir evrelerde olduğunu düşünüyorum.

Okudukça nasıl her seferinde sanki ilk defa başıma geliyormuş gibi tutku ile, aşk ile bağlandığımı, en canımın yandığı zamanlarda hırçınca acımasızca yazsam bile sevmeyi, vermeyi bırakmadığımı farkedip, durup iki dakika acaba o muydu gerçekten sevdiğim yoksa ben de yarattığı bütün o tutkulu duygular mıydı diye soruyorum kendime.
Okudukça nerede ne kadar yol katettiğimi, kendimde neleri değiştirdiğimi, nasıl kurtuldukça yüklerden özgürleştiğimi görüyorum. Sözün kısası, yazmasaydım hatırlar mıydım bilemem ama her geçen bir iz bırakmış, aşka bakış açım hariç birçok şeyi değiştirmiş ona karar veriyorum.

Okudukça hayalkırıklıklarım, yarım kalmışlıklarım, can acılarım da geliyor aklıma ama bugün olsa yine yaparım ve biliyorum yine yapacağım. Çünkü aşk yaşadığının en büyük belirtisi kalp çarpıntısı, birken iki olmak, çoğalmak; kendinden başka birini daha kendin kadar düşünmektir. Aşk her türlüsünü paylaşmak, ne olursa olsun yakınında tutmak, şevkat göstermek, sabırlı olmak, vermek, tutkudur benim için. Tutku ise Yasemin'in dediği gibi candır, nefesdir....

Velhasıl biz günlerdir önce aşkı sonra ilişkileri konuşuyoruz ve ben hala onun üzerine yazıyorum ama
noktayı Yavuz koyup; "sen de bu mereti böyle yaşıyorsun, yapacak birşey yok " diyor , doğru da söylüyor. Çünkü ben gerçekten böyleyim ve bu mereti de böyle yaşadığımdan, attığım "belki de benim aşka bakış açım utopiktir" oltama, buz gibi bir o kadar da çabuk gelen "tabiiiii canııımmmmmm" cevabı kanımı donduruyor, o saniyelik sessizlikte aşk tabirime bir şeyin daha eklendiğini ve bende çok büyük birşeyin değiştiğini hissediyorum; aşk çaba gerektirmez, içinden gelirse akar öylece, zorla olmaz...



Fotograf; Two Free Birds @ Santa Margherita http://instagr.am/p/LQ01oySBdQ/ by DEN
Müzik ( yazarken ); Ahtapotlar by ZAKKUM



18 Mayıs 2012 Cuma

Vermeden Almak Olmaz


Insanların olaylar karşısında verdikleri aşırı ve kontrolsüz tepkileri, kızgınlıktan alınlarının tam ortasında, hah şimdi patlayacak üstüm başım kan, ortalık da rezil olacak diye düşündüren şişkin damarları gördükçe ve belli ki kendileri duymuyorlar ama ağızlarından çıkanları ve kullandıkları ses tonlarını duydukça, koca bir toplumun yavaş yavaş ama her geçen gün biraz daha delirdiğini; böyle gitmeye devam ederse sonunda ya çok fantastik yaratıcı bir neslin doğacağını yada akıllara zarar korkunç bir son olacağını düşünüyorum.
Hayat 800 km hızla akarken, sahip olunabileceklerin sonu yok ama sabırsızlık ve hazımsızlık diz boyu, herkes alıcı konumunda. Kilitli arabalarda, kale gibi korunaklı evlerde, çantalarımız popolarımızın, kalplerimiz ise kat kat duvarların altında saklı, Allah'a emanet, insanların canımızı yada ruhumuzu acıtmalarından korkarak yaşıyoruz. Kime sorsan haklı, empati desen s'si düştüğünden anlamsız bir kelime olarak kaale bile alınmıyor, bütün mesele sadece hükmetmek, sahip olmak, sahip olduğunu da bir çırpıda bir kenara atmaktan ibaret ...
Huzursuz, mutsuz, doyumsuz, yavaş yavaş ama her geçen gün biraz daha da deliren insanların içerisinde yaşıyoruz.

Yaş aldıkça, güne gelen komşu teyzeler gibi düşünmeye, konuşmaya başlıyor, hemen geçmişten sayfaları karıştırıp hızlı bir karşılaştırma yapmak istiyor insan beyni ya ben de aynen onu yapıp çocukluğuma dönüyorum. Sabahtan akşama sokaklarda oynadığımız, kapılarımızı kilitlemeden uyuduğumuz, bakkaldan gidip de istediğimizi alıp deftere yazdırdığımız günleri. O zaman da korkardı annem tanımadıklarımızla konuşmamızdan, onlardan birşey almamızdan da yine de bırakırdı bizi, sabah çıkar, sokak sokak dolaşır, röportaj yapacağız diye mahalledeki bilimum ünlünün kapısını çalar, içeri girip biskuvi yer, limonata içer, eve anca akşam olunca dönerdik.
Hayat daha yavaş, insanlar daha kaanatkar, insanların evlerinin kapısı ama daha da önemlisi kalpleri daha bir açıktı o zaman.

Yine de oturup, ince ince düşünüyorum bugünleri andıracak sevimsiz bir anı, korku saçan, zehir zembelek dilli insanlar var mıydı diye ama aklıma sadece ilk çocukluk arkadaşlarım Elif ile Aylin, üç elabaşı ve gerisi tüm sokağın kapıcı çocukları ile yaptığımız muzurluklar, çıkarılan gazeteler, kurulan klupler, düzenlediğimiz şarkı yarışmaları, tenis turnuvaları, piyesler geliyor. Zorluyorum kendimi, pis toplarımızla mis kokan çamaşırlarını kirlettiğimiz  teyzeler dışında canımızı acıtan oldu mu diye ama hiç bir kötü anı canlanmıyor kafamda. Güvenmiyorum aslında bu konuda kendime, zira muhtemelen bugünkü ölüm korkumun temeli babamın kanser teşhisi konulmuş hastalığı ile ilgili de hiçbir anı yok kafamda, belli ki sevmediğimi istemediğimi gömmüşüm çok derin bir yerlere ve hala orada saklı ama göstermedi yüzünü 30 senede bir kere bile, onun için daha da zorluyor, oturup bayağa ciddi ciddi geri sarıyor, tek tek bakıyorum geçmişe ama bulamıyorum. O zaman da hayat ne zaman bu kadar hızlanmaya, sahip olunabilecekler ne zaman bu kadar artmaya, insanlar kapatıp kendilerini, ne zaman vermekten vazgeçip sadece almaya başladı diye merak ediyorum. Çocukluğunu özgürce ve korkusuzca sokaklarda geçirmiş ve bunun nimetlerinden hayat boyu faydalanacak en son jenerasyonlardan biri olarak, bütün bu değişim olurken orada tam ortasındaydım ama farkına bile varamadım ki şimdi oturup düşünüyorum. Ama şu bir gerçek ki bence kimse farkına varamadı; önce hayatı hızlandırdı insanoğlu, sonra hızına yetişemeyip zorlandı, zora gelemedi, debelendi, şimdi de madem bu kadar zorlanıyorum, herşey hakkımdır diye sadece almak istiyor, ne hiçbir şeyi gerçekten sevebiliyor ne de sevilmeyi becerebiliyor. Sonunda da korku saçıyor, huzursuzluk yayıyor, ne diline hakim olabiliyor ne de kendine, bazıları insanların canlarını bazıları da ruhlarını acıtıyor, derin yaralar açıyorlar gerisin geriye kendilerine döneceğinden bihaber.Bir kısır döngü içerisinde makarayı bir sarıyor, bir çözüyorlar yani...

Işte ne zaman böyle insanlar görsem ki onlar her yerdeler, trafikte, kuaförde, işte her yerde, çileden çıkıyor, sinirleniyor, bir durun ya, ne aceleniz var diye omuzlarından sarsmak istiyorum....

Vermeden almak olmaz, vermeden almak olmaz da ben asıl şu baba ile Deniz'i yazayım...


Fotograf ; ... by OZAN DURAL
Muzik ( yazarken ); Uzak Ihtimal by RAHMAN ALTIN









  

15 Mayıs 2012 Salı

Sevgili'ye...


Dün geceki Tencere Kapak yazımdan sonra içime dokunan birkaç mesaj aldım da bir tanesi çok uzaklardan, uzun zamandır görmediğim hatta duymadığım kuzenim Asiye'den geldi ki çok duygulandım, güne iyi başladım. Çok samimi, çok yüreklendirici, çok içten yazılmış satırlar bana bir kere daha yazı yazmanın ne kadar şahane bir şey olduğunu, en azından benim için rahatlatıcı olduğu kadar kendimi en doğru şekilde ifade edebilmenin bir yolu olduğunu hatırlattı...

Yazıyorum özgürce, aklımdan ne geçiyor, içimden nasıl geliyorsa; çünkü biliyorum ki ne zaman otursam bu beyaz camın karşısına sadece duygular akıyor kağıda, onların da hepsi samimi, döküldükçe kelimeler, neyse işte o anda içimdeki, sıkıntı ise sıkıntıyı buhar olup uçuruyor, sevinç ise bulutların üzerine taşıyor, ben hafifleyip rahatlıyorum ama mutlaka bir yerlerde birilerinin de içine dokunup ve belki o kişinin dilinin ucundaki, yüreğinin derinliklerindekine tercüman olduğumu yada belki de bunları hissedenin sadece kendim olmadığını düşünüp güç buluyor, mutlu oluyorum.

Yazıyorum korkusuzca, sansürsüzce, kim hakkımda ne düşünür demeden; çünkü biliyorum ki en sağlam görünenimiz bile etten, kemikten, ruhtan ibaret, aynı iniş çıkışları, aynı duvara toslamaları, yere çakılmaları, aynı acıları, hayalkırıklıklarını, yarım kalmışlıkları yaşadı, yaşıyor, yaşayacak, onun için Allah'ın bildiğini kuldan saklamanın anlamı ne, yazıyor ve en azından yükümden kurtuluyor, hafifledikçe yine güç buluyor, daha da sağlamlaşıyorum.

Her şekilde iyi geliyor, dökülen duygular ile besleniyorum.

Velhasıl ben yazıyorum, çok da keyif alıyorum ama istisnasız her okuyanda bir  kafa karışıklığı yaratıyor zira bırak beni tanıdığını zanneden uzakları, sevgilim de dahil olmak üzere en yakınımdakileri bile şaşırtıp, afallatabiliyorum duygusal yanımı açığa vurdukça da onların şaşırmasına ben daha çok şaşırıyor; etten, kemikten, ruh ve saf duygudan ibaret bir kişi olarak belli ki bir yerlerde hata ettiğimi ve belli ki bilinçsizce onlara karşı bile bir şekilde bastırıp bu tarafımı, her zamanki güçlü yanımı ortaya koyduğumu düşünüp, haydeeee hadi buyrun buradan yakın diyorum.

Ilk Zeynep "ben senin bu kadar yoğun hissettiğini hiç bilmiyormuşum" dedi, arkasından Demet "yok benim kalbim bunları okumaya dayanmıyor, çok üzülüyorum" diye blogu terketti, en son da hayatımın merkezi, en çok özen gösterip, sevgi akıttığım adam "ben senin içinde bu kadar derin, duygusal bir kadın olduğunu hiç anlamamışım " dedi ve buram buram deniz, özlem kokan o güzel nisan sabahında beni birkaç dakikalığına bitirdi.

O sabah hava mis, boğazda yunuslar, ben başka alemlerde olduğumdan çok takılmadım konuya da bugün aynısı olmasa da benzer anlam çıkardığım mesajdan sonra; onu, sevdiğim adamı, ona hareketlerimle neler düşündürtüp, yazdıklarımla neler hissettirdiğimi düşünüp durdum bütün gün... Onun için de yazının geri kalanı ona gitsin istiyorum.

Birgün bir adam girdi kapımdan içeri, içimden birşeyler aktı ona doğru, herşey değişti...

Ben bir adama aşık oldum; tıpa tıp bana benziyor ama benden bir o kadar da farklı.
Yok öyle hemen farkedemedim önce, kafa bir dünya, gidip geliyor, eğleniyoruz işte dedim de dalga dalga yaydığı inanılmaz yaşam enerjisini, içindeki sonsuz merhameti, ara ara gözlerine düşen hüznü, ama her ne olursa olsun attığı kahkahaları görünce damla damla çözüldüm güneş altındaki buz gibi; sonrasında ne bir soru işareti kaldı, ne geçmişten bir keşke, ne de tereddüt.

Ben bir adama aşık oldum; benden bile hareketli, super hiperaktif, cıva gibi elde tutmak ne mümkün, tutmaya çalışma o zaman takip et dedim, muhteşem bir yazı, hep yollarda rengarenk şehirlerde yaşadım; ne bir dakika sıkılmak vardı, ne de pişmanlık.

Ben bir adama aşık oldum; zehir gibi bir zeka ve sorumluluk sahibi, deli gibi çalışkan, dünya yıkılsa kalmazsın altında onunla dedim teslim oldum korkusuzca; ne bir acaba oluştu kafada ne de bir kalkan.

Ben öyle bir adama aşık oldum ki keçi gibi inatçı, egosu benimkinden bile yüksek, üstelik it ego, tuğla tuğla yüksek duvarlar ördü önüme, toslayıp toslayıp yapıştım yere de öyle sağlam durdu ki karşımda, her çakılmada öğrenmem gereken ile kalktım ayağa, öğretmen oldu ; ne bir kırgınlık kaldı içimde ne de öfke.

Ben bir adama aşık oldum; çok sevgi dolu bir baba, çok hayırli bir evlat, iyi bir adam yani!

Bulduk birbirimizi; eğlenmenin de dibine vurduk, birbirimizi üzmenin de. Aynayız birbirimize, ısrarla değiştirmeye çalışsak da birbirimizi olmayacak biliyorum, ama benim için o tencere ben kapak, yanında huzur bulduğum, güven ve heyecan duyduğum. Farklı farklı yaşantılar, acılar, derslerden geçip gelmişsek de buraya, biz tıpa tıp benzeyen ama bir o kadar da farklı iki ruhuz ki tamamlıyoruz birbirimizi.

Onun için belki daha evvel bu kadar doğru bir şekilde ifade edememiş yada hissettirememişsem diye sevgilim; bil ki sana olan sevgim tahmin ettiğinden de fazla ve derdim haklı veya güçlü değil sadece mutlu olmak.

Ve evet biliyorum arada bir susmayı öğrenmeliyim ama sorun yok, ne olacak öğrenirim, nasıl olsa yazıyorum, hem yazdıkça kendimi daha iyi ifade ediyor, hafifliyor, iyi hissediyorum.


Seni seviyorum....


Fotograf; On The Roads Again by DEN 
Müzik ( yazarken); Sultanım by RAHMAN ALTIN (evet yine yeniden)













14 Mayıs 2012 Pazartesi

Tencere Kapak


Aşkın mutlak varlığına ve onun din, ırk, yaş ve daha bilimum farkları gözetmeksizin mucizeler yaratan gücüne inanan, hadi en kestirmeden aşka aşık bir insan olsam da ruh ikizi tanımını kullanmam; zira ilgili olsam da bu konularla iş ruha gelince her ruhun eşsiz olduğuna ve ikizi olmayacağına inanırım...

Ancak ruh ikizi kadar spirituel olmasa da benim bu konu için başka bir tanımım var ki o da "tencere-kapaktır".
Aman hemen burun kıvırmayın, öyle bugünkü gibi son teknoloji fabrikada milimetrik yapılmış olanlardan değil bahsettiğim; eski usul, demir ocağında dövülmüş, bildiğin usta elinden çıkma, el emeği göz nuru, ince ince oyulmuş, her bir detayı ayrı bir özen, üzerine damla damla ter akıtılmış tencere ve kapak.
Ustası her ikisini de aynı itina ile parlatsa da şıkır şıkır, ayrı ayrıyken şekilleri garip, hatta anlamsız bu iki şeyi koyunca üstüste, cuk oturur, tamamlarlar birbirlerini. Bazen tencerenin tek başına da işe yaradığı, kapağına ihtiyacı olmadığı olur elbet de yine de dikensiz gül, yapraksız ağaç olmayacağı gibi kapaksız da tencere olmaz, eksik kalır.

Sevgili de bazen tencere, bazen kapaktır işte. Doğrusu ise tamamlar seni, cuk diye oturup kapatır üzerini, garipsemezsin varlığını. Ne rengine bakarsın, ne de malzemesine de neyine bakacaksın zaten ısmarlama misali uymuşa benzer kalıbı, ne içine düşer, ne dışına taşar, tüy kadar hafif üzerinde eksikliğini giderip, bir bütün olmanın güzelliğini yaşatır.

Bul kapağını, sonra isterse fokurdasın kaynar sular, hiçbir suyun gücü yetmez onu fırlatıp atmayı da yine de el işi bu tencere kapaklar, milimetrik teknoloji ile yapılmadı, aynı usta elinden de olsa dövüldükleri zamanları, geçtiği aşamaları, ustanın ruhi haliyeti hatta gücü farklı; belki küçücük bir boşluk, ufacık bir kalınlık olabilir, çok hararetli ateşte tam kapatamaz kapak, aradan incecik hava alır tencere, azgın su kendini dışarı atar, çok yakınında durursan canını da yakar ama yine de tutunur sıkı sıkıya, fırlattırmaz kendini kapak...

Çok ararsan bulursun belki yeni bir tanesini de arada sırada harlanan ateş için, uymuyorlar birbirine diye cellanlenip takımı bozmak, bir ustanın el emeği göz nuru eserini fırlatıp bir kenara atmak olur mu?

Çok ararsan kadı kızında da bulursun hatayı da hangimiz mükemmeliz yada mükemmel dediğin ne ki ha babam kurcalayıp, değistirmeye çalışırız birbirimizi? Hadi değişimde de sorun yok da acaba değişeni o ilk hali kadar çok sevebilir, içimize sindirebilir miyiz?

Aynı ustanın nefesi ise de içimize üflenen, her birimiz ayrı bir ruhuz; geçtiğimiz yollar, harmanladığımız acılar, aldığımız dersler farklı, başka bir eşimiz de yok, işte bulduysak üzerimizi kapatıp, bizi tamamlayanı bir sakin durmak da bir de benim arada bir susmayı öğrenmem de fayda var...


Fotograf; Green and Two Chairs by DEN http://instagr.am/p/Jt3GQgyBZw/
Müzik (yazarken); Basta Cosi by NEGRAMARO feat. ELISA










10 Mayıs 2012 Perşembe

Evcilik Oyunu


Iyilik yap, denize at, unut gitsin; bir gece birisi anlatıp ansızın yaptığını, hatırlamasan bile tam olarak hiçbir detayını, mutlu etsin seni. Iyilik yap, denize at, mutlaka bir gün geri dönüp işine yarasın...

Geçenlerde Sezen, 12-13 yıl kadar önce kendisi için yaptığım bir iyiliği ve bunu nasıl hiç unutmadığını anlatıyor durup dururken. Daha küçücük bir kızken ilk aşkını görebilmek için kendisini Ayvalık'a götürmem için nasıl bana yalvadırdığını ve ısrarla hayır dediğimi ama iki gün sonra otobüs biletleri elimde ona nasıl süpriz yaptığımı, sadece bir gece için nasıl Ayvalık'a gittiğimizi anlatıyor; "hadi canım" diyorum. Şaşırıyorum çünkü gerçekten anlattıkları ile ilgili tek bir detay bile hatırlamıyor, gözümün önüne tek bir kare bile getiremiyorum. Geçen yaza kadar hayatımda sadece bir kere Ayvalık'a gittiğimi biliyorum ama bunun daha 16-17 yaşlarında gencecik bir kızı mutlu etmek için yapılmış bir yolculuk olduğunu hiç anımsamıyorum.

O zamanlar yirmili yaşlarının henüz ortalarına gelmiş bir kız olarak, mevzu bahis aşksa geri kalan teferruattır, kim takar 12 saat otobüs yolculuğunu mantığı ile hareket ettiğimi ve bugün 30'ların yarısını çoktan geçmiş bir kadın olarak hala aynı kafada olduğumu farkediyorum.

Seneler seneleri izliyor, yirmili yaşlardan sonra zaman daha hızlı akıyor, sorumluluklar artıyor, yaşadığın dünya ve onunla birlikte yükler daha da bir büyüyor ama sözkonusu aşk olunca içimdeki küçük kız hep olduğu yerde kalıyor, hala o 16 ila 20 yaşlarındaki aşk anlayışını koruyor.
Şaka gibiyim, büyüyorum, büyüdükçe özgürleşiyor ama aşık olduğumda hala aynı şeyleri hissediyor, aynı şeyleri istiyorum.

Hala aklım bir karış havada, içim içime sığmıyor, kelebekler gıdıkladıkça karnımı nefesim kesiliyor, her anımı onunla, el ele, dudak dudağa, sevdiğimi göstererek ve sevildiğimi hissederek geçirmek istiyorum. Mevzu bahis aşksa geri kalan teferruattır, varsın yıkılsın dünya farketmez, hallederiz nasıl olsa diye bırakıp herşeyi kapının dışında, sadece mutlu olmak istiyorum. O heyecan var ya o heyecan, işte o hiç bitmesin istiyorum. Küçükken de oynamadım, şimdi de evcilik oynamak istemiyor, sadece içini titreten sevgili olmak istiyorum. Gidelim, yaşayalım, kavga etsek de bütün dünya ile dönüp birbirimize, sinelerimizde huzur bulalım, kaybetmeyelim bu duyguyu diye özen gösterelim istiyorum.

Mevzu bahis aşk olunca, liste uzuyor, isteklerim hiç bitmiyor, zira kalmışım 20 yaşımda, o yavrucağın da daha henüz ne dünyadan haberi ne de sevgili ile güzel geçirilememiş birgünden daha büyük derdi var, anlayamıyor hiçbirşeyi istemeye devam ediyor.

Istediğimi bulamayınca arızaya bağlamasam, istemekte hiçbir sorun yok da yaş olmuş 38, sevgili desen 44; kalleş hayat, koca koca meseler var dışarıda, kafaları boşaltmayalım diye elinden geleni ardına koymuyor, bırakmıyor sevgilileri, test üzerine test ediyor.

Bense büyütmek istemiyorum içimdeki kızı, bırakmak istemiyorum hayallerimi, unutmak istemiyorum beklentilerimi de vardır elbet bir orta yolu, onu bulmayı çok istiyorum....

Ne güzel kelimedir sevgili, oturur hayatının merkezine, herşey etrafında döner! :)


Muzik ( yazarken ); Ahtapotlar by ZAKKUM