22 Nisan 2010 Perşembe

mesaj mesaj...


Aç gözünü, al mesajı, düşün bir iki dakika cevap ver, gönder, sonra da uyu uyayabilirsen ya da kalk kalkabilirsen yataktan! Ama mesajlar gelmeye başladı ya, keyifliyim, garip bir şekilde dışardan öyle görunmese de keyfim yerinde...

Garip bir yorgunluk var üzerimde, sanki üzerimden kamyon çekmiş gibi anlamsız ve sebepsiz bir yorgunluk. Acaba diyorum bu çekik gözlü, dünyanın en komik ve şeker bebeği deniz'in gelmesine kadar kendimi çok sıktıkm da gelince bir kendimi bırakınca, yorgunluğum mu çıktı su yüzüne... Anlamadım! Zorlamıyorum bugünlerde kendimi çok, koşturmuyorum deli gibi, sakinken ortalık, herşeyde yolundayken, yokken de kimsecikler etrafta zorlamıyorum. Istediğim zaman kalkıp, istediğim saatte gidip ofise, birkaç saat yoğun çalışıp geri dönüyorum eskisi gibi suçluluk hissetmeden.

Yorgunum ama rahat içim ama nedense yüzüm bir ciddi, garip bir şekilde. Anlamadım!

21 Nisan 2010 Çarşamba

Un Colpo All'anima



Bazen beklediğin beklediğin gibi gelmez, bazen istediğine istediğin şekilde sahip olmazsın; bazen bir şarkı koyarlar önüne sadece sen anlarsın ne demek istediğini. Yeter mi peki? Ben bilmiyorum ama ansızın çarpan kalbimi ve beynime sıçrayan kanı sakinleştirdiğine göre belki de yetiyordur. Yoksa benim gibi tesadüf diye bir şeyin varlığına dair inancın, küçücük bir jest günü kurtarmaya belki de yetiyordur.
Peki her karşına çıkan sorunun cevabını biliyor musun? Ben bilmiyorum ama bulana kadar yılmıyorum, bulmaya çalışıyorum.

"Non ti sai nascondere per bene; quante volte sei passata, quante volte passerai? E ogni volta e' sempre un colpo all'anima "

20 Nisan 2010 Salı

D90


Bu beyin düşünmekten, fikir, fırsat üretmekten hiç vazgeçmez ya, aylar öncesinden kafasına koymuş, daha önce hiç gitmediği, görmediği, her yerden farklı olduğuna inandığı Japonya hakkında neredeyse sadece bunun için heyecanlanır olmuştu; yine kimseye çaktırmadan, sessiz, usulca...

Yaptı da yapacağını; varır varmaz Tokyo'ya, atar atmaz kendini sokaklara ilk önce gitti, buldu, aldı Nikon D90'nı...

Kendi için değildi telaşı, kendi için değildi bütün bu uğraş, zaten kendisi için olsa ehli keyif, tembel turist   takıp da diğerlerini peşine, bekletmek adına onları saatlerce uğraşmaz, amannn boşver çıkar elbet bir yerde karşımıza der kestirip atardı.

Ama onun için iki eli kanda olsa farketmez ya, yaptı yapacağını, aldı, rahatladı. Şımarık ve rahat da bir  ruhu var ya, almışken bari burada ben kullanayım dedi, açtı bir güzel ve alınca makineyi eline birden içinde gizli kalmış turist hortladı, ortama uyup bir japon gibi her gördüğünü resimledi, inanılmaz ve binlerce fotograf çekti.
Ve sonunda olan oldu; cüssesi küçük hacmi büyük bu kalp makineye aşık oldu! Gitti geldi, vermesem mi acaba dedi ama kalbindeki diğer aşk öylesine kocaman ki, bir koltukta iki karpuz olmaz, bu kalp iki aşkı birden taşıyamaz dedi. Hem o bunu çok uzun zamandır istiyordu dedi, görünce kimbilir neler hissedecek diye hayal etti, aldığı andaki yüzünü gözünün önüne getirdi, büyük aşk küçüğünü yedi, makineyi gerçek sahibine teslim etti; kendisi değilse bile kendi kokusu ile birlikte.

Altüst etti tabii; amaç o değildi ama durgun suları yine dalgalandırıp, karşısındakini altüst etti, ne yapacağını şaşırttırdı, elini ayağını karıştırttı, kapamakta becereksiz olduğu kapıyı bu sefer kendi kontrolü dışında açtırdı ona.


Sordu bilen birkaç kişi, amaç ne diye; belki de çok seveceğini ve hep kullanacağıni bildiği birşeyin ondan olmasını istemekten ve ben nerede olursam olayım sen de benimle birlikte dünyayı geziyorsun demekten başka bir amaç yoktu.

Karşılığında ne mi oldu peki?

" sei una persona moltooooo specialeeeeeee.
........................................................................
........................................................................
ti mando un bacio tormentato come me........"



17 Nisan 2010 Cumartesi

Nihayet


Çok bekledik, çok heyecanlandık, çok gözyaşı döktük ilk karşılaştığımız andan itibaren ama hepsine değdi. Yumuşacık, rüya gibi, tam hayal edilen gibi birşey çıktı ortaya.

Deniz bahar yağmurları ile, bereketi ile, güzelliği ile bu sabah 08.40 da dünyaya gözlerini açtı. Simsiyah ve upuzun saçları, pembe beyaz cildi ve şaşılacak şekilde çekik gözleri ile ilk görüşte hepimize kendisini aşık etti.
Herkes birine benzetmeye çalıştı ama ben kimseciklere benzetemedim, sadece çok şeker ve inanılmaz olduğunu düşündüm.

Acayip bir bebek, acayip acayip acayip bir bebek. Laf istiyor, konuşunca susuyor, sana cevap veriyor kendi dilinde. Kimden aldığı belli olmayan çekik gözlerini açıp kocaman etrafa bakıyor, kim bunlar, nereden çıktılar der gibi, tanımaya çalışıyor. Anasının memesinden hiç ayrılmak istemiyor, daha havada kapıp memeyi cork cork emiyor seni hayretler içinde bırakarak.
Tenine dokunmaya kıyamıyorsun ama öylesine yumuşak ki dokununca bırakamıyorsun, kokusu öyle güzel ki içine çekiyorsun ama doyamıyorsun, kaşık kadar suratını avuçlarının içine alıp sıkmak, içine sokma istiyorsun. Hap kadar, göğüs iğnesi gibi, kafayı yaslayınca omzuna ondan hiç ayrılmak, yerinden kıpırdamak istemiyorsun; orada onun ile kurduğun kontakta kalmak istiyorsun sonsuza kadar, başka hiçbir yerde olmak istemiyorsun, başka hiçbir şey düşünmüyorsun. Büyülü gibi birşey yani, yumuşacık, rüya gibi, inanılmaz.

Tanrım seni onu sakın; tüm kötülüklerden, hastalıklardan ve nazarlardan koru!

DENIZ'e Birkaç Saat Kala


Zaman o kadar çabuk akıp gidiyor ki, nasıl bekleyeceğiz bunca ay derken, o bir doğuracak ben 9 doğuracağım bu gidişle diye kara kara düşünürken, hergün annesine baktığımda karşımda bir mucize var diye aklımdan geçirirken zaman akıp gitti hiç farkettirmeden ve deniz ile buluşma zamani geldi, çok değil artık 6-7 saat sonra onun ile tanışacağız; nihayet deniz duvardaki yerini alacak, taşlar biraz daha oturacak, aile biraz daha büyüyecek, sevilecek, kollanacak biri daha olacak, sorumluluklar bir gıdım daha artacak, herkese neşe ve bir sürü mutluluk gözyaşı getirecek.

Çok heyecanlıyım. Diğer üçünde olduğu gibi onu gördüğüm anda kontrolsüz bir gözyaşı seline kapılacağımı biliyordum ama bu kadar heyecanlamayı beklemiyordum. 9 aydır normal bir ruh hali ile beklerken ve annesine mukayet olmaya çalışırken kendimce sakin sakin, son haftalarda bu heyecanın beni sarmasını gerçekten beklemiyordum. Huzurlu ama çok heyecanlı ve nasıl birşey çıkacak merakı içerisindeyim.

Pembe-beyaz pamuk gibi birşey olarak hayal ediyorum onu; tuttuğunu koparıp, dünyaya meydan okuyan annesinin, bu 9 ay boyunca içindeki bütün yumuşaklığı ve duygusallığı su yüzüne çıkarabilecek kadar sevgi dolu; annesinin doğumundan üç gün öncesine kadar çalışmasına izin verecek kadar uyumlu ve sosyal; ismini aldığı gibi, onun ile ilgili herşeyi, son dakika bile olsa, su gibi akıtacak kadar şanşlı olduğunu hayl ediyorum.
Güzel, yumuşak, kendini sevdiren bir bebek olacak diye hayal ediyorum.

Isimler büyülüdür.
*Isim dediğin, Hz.Adem'den bu yana, kendini taşıyanı kah usul usul yoğurur, kah efsunlu iplerle sıkı sıkı bağlar.*
O da isminden alacak birşeyler. O da benzemese de birebire ona, ismini aldığından birşeyler alacak.

Çok sevilecek, çok korunacak, en iyisi verilmeye çalışılıp, bilinen en iyi şekilde büyültülecek. Saçının bir teli için dünyayı ayağa kaldıracak bir sürü insan olacak çevresinde ama şımarık olmayacak.

Umuyorum ki upuzun, güzel bir hayat olacak önünde canımın içinin; şimdi onun için ( senin için kuzucum ) dünyaya rahat, telaşsız, huzurlu gözlerini açmasını diliyorum. Annesi,babası ve bizlerle uzun uzun mutlu ve çok sağlıklı bir hayat sürmesini diliyorum; bizler kadar şanslı olmasını, hayat ile ilgili zorlukları ve acıları cok ileriki yaşlarında yaşamasını diliyorum.
Içinden gelen sesleri dinlemeyi, ona güvenmeyi erkenden ögrenmesini, hayatta ne yapmaktan hoşlandığını çarçabuk keşfetmesini ve onun peşinden gidebilecek kadar özgür bir ruha sahip olmasını diliyorum. Insan olmasını, kalbini sabah gözlerini açtığı kadar temiz tutabilmeyi, onu yorucu ve çirkin duygularla kirletmemesini diliyorum. Dünyaya farklı gözlerle bakabilen, girdiği yaşantılarda fark yaratan, girdiği odaya ışık saçan biri olmasını diliyorum. Sevmeyi ve sevdirebilmeyi, paylaşmayı bilen biri olmasını diliyorum. Karşısına çıkan, yolu kesiştiği yardımına ihtiyacı olan herkese yardım edecek kadar yüce gönüllü olmasını diliyorum. Onun hep doğru insanlarla karşılaşmasını, onları seçebilecek kadar gönül gözünün açık olmasını diliyorum. Annesini geleceğini haber verdiği ilk günden beri çok mutlu eden bu bebeğin, hayatı boyunca buna devam etmesini, hayırlı bir evlat olmasını diliyorum

Canımın içi, bir tanem, o kadar heyecanlıyım ki şuanda sana hitap edecek doğru şekli bulamıyorum ama; çok değil birkac saat sonra aramıza, bu dünyaya açacaksın gözlerini. Senin için herşeyin en güzelini diliyorum ama en büyük dileğim; içinde getirdiklerini unutmaman ve bu uzun macera boyunca onlar ile yollarını kolay kolay bulup, keyifli yolculuk yapman.

Hadi gel! Sen hazırsın, heyecanlıyız ama biz de hazırız, seni bekliyoruz. Hatta ben eğer kılıç izin verirse seni duvarının hemen dışında bekliyor, belki de birkaç sonra sana merhaba diyecek ilk kişi olacağım. Ağlıyorsam da korkma sakın, sadece mutluluktan ve heyecan olacak!


*Pinhan- Elif Şafak

15 Nisan 2010 Perşembe

Eve Dönüşte "Bekliyorum"


Ne zor iş beklemek...Hele hele kanı kaynayıp, kafaya koydu mu birşeyi, şip şak yapmaya alışkın, benim gibi genel olarak sabırsız, heyecanlı bir tip için çok daha zor. Ama iyi idare ediyorum; son günlerde hoşuma gitmeyen büyümenin getirdiği birşey olsa gerek. Bekliyorum kendi içimde, olana kadar olması gereken şey bin senaryo ile süsluyorum, arada bir sabrım tükenir gibi olup içten içten kızıyorum ama yine de iyi idare edip huysuz huysuz dolanmıyorum ortalıkta. Söylenmiyorum, acısını başkasından  çıkarmıyorum, milletin başının etini yemiyorum, fikir sormuyorum.
Neredeyse kimse, bırak neyi olduğunu, beklediğimi bile bilmiyor. Bilen iki üç kişi de sükunetime şaşırıyor, ağırlaştın sen, nasıl yapabiliyorsun diyor, gülümsüyorum ama cevap veremiyorum; işte büyüdüm herhalde diyorum ve sadece bekliyorum.

Sabah gözümü açtığım andan itibaren başlıyorum üstelik; bin ayrı insan ile görüşüyorum, iş yapıyorum, yollar yapıyorum uzun uzun ama aslında ben sadece bekliyorum. Onlar beni onlarla zannediyorlar oysa ben gözüm telefonda, aklım bambaşka bir yerde, ümitle ve ümitsizce bekliyorum. Gülümsüyorum, şakalaşıyorum, seviniyorum söylediklerine, tepki veriyorum canlı canlı ama aslında bu olanlar olmasa da olur diyorum kendi kendime...

Bugün eve dönerken de diğer günler gibi bekliyordum, Istanbul'dan ve olduğum yerlerden kopuk. Bugün eve döndüm, sadece deniz için; ama onun gelişi olmasaydı ve dönmeseydim de bugün çok farklı olmayacaktı; çünkü yine bekliyor olacaktım, kafamda binbir senaryo ile...

14 Nisan 2010 Çarşamba

MESTRE'de doa...


Uzun, çok uzun yıllar, 20 yıl kadar uzun yıllar önce bir kere gelmiştim Mestre'ye, Venedik'e giderken. Uzun, çok uzun yıllardır görmüyordum doa'yı; konuşuyordum, haberlerini alıyordum ama görmüyordum.

Rapallo dışında genelde hiçbir yerde bir geceden fazla uyumayı tercih etmediğimden, çok sık da geliyor olsam bir türlü buluşamadık yıllar içerisinde bu geceye kadar.

Bu gece Mestre'yi tanıdım, yoksa da etrafta romantik binalar gayet yaşanası göründü gözüme. Bu gece doa'yı tanıdım, çocukluğundan beri tanıyor olmama rağmen. Bu gece herşeyden konuşarak çok keyifli bir akşam yaşadım. Doa'da crown'dan tanıdık heyecanı, üzerinde taşıdığın Istanbul kokusuna hasret gözleri gördüm, içime sokmak istedim.

Uzakda yaşamak böyle birşey işte; uçak ile 2 saat mesafede de olsan, bulunduğun ülkenin diline hakim de olsan, geri bıraktığın 15 senenin sonunda kendikilerinden çok onlara benzemeye de başlasan, sana şehrini anımsatan herkesi ve herşeye kucak açıyorsun sevgiyle. Ateş'in deyimi ile tam bir "toprak özlemi" yani...

Çok şahane bir yemek, çok şahane bir sohbet, çok güzel bir akşamdı işte, fazla söze gerek yok. Ne güzel söyledi, çıkmadan hemen önce barda son tekini atarken; " Tanrı sağlık versin, çalışalım, para kazanalım ve mutluluk için harcayalım" ...