31 Aralık 2009 Perşembe

2009 Neden İyi Geçti?



Genel olarak sevmediğim, neredeyse başından beri bitmesini beklediğim, enerjisi çok düşük bir seneydi 2009. Böyle söylediğim ve düşündüğüm için kızsam da kendime farklı göremiyorum. Etrafıma bakıyorum, kendime bakıyorum ve çok da kötü şeyler yaşamamışta olsak hepimiz bir sakiniz, eski neşemiz, canlılığımız, pırıltımız yok. Sabahtan beri facebookdaki tüm dünya insanların statusları da bu düşüncemi onaylayınca, gerçekten memnunum bittiğine...

Tam da bunları daha da derinleştirerek yazmayı planladığım bir zaman da, çok severek ve devamlı takip ettiğim, yazılarından çok samimi bulduğum bloggerlardan aslı bir yeni yıl hediyesi istedi; 2009 un neden iyi geçtiğini gösteren beş sebep yazın deyiverdi.
Hayatımın her yerinde sosyaleşen ben, bu bloğu sadece bana özel kılsam da, aslı'nın teklifi belki de bulunduğum bugün psikolojisine de uygun diye , kafamdakilerin dışında onun dilediği gibi yazmaya karar verdim.

İşte bu sebeplerden dolayı 2009 çoooook şahane bir seneydi :


  1. Yıllardır hayal edilen deniz bebek geleceğini haber vererek, değil sadece bu senenin, hayatımın en mutlu anlarından birini yaşattı bana.
  2. Tıpkı annemlerin babasına yaptığı gibi, kendi annesi ve babası ve bizler 3 yaşından beri kafasına soktuğumuzdan "ben Harward'da okuyacağım, çaycı olacağım" diyen ilk gözağrım yiit, allahtan seneler içerisinde çaycılık kariyerinden vazgeçti ama sonunda en büyük hayali NBA oynamayı keşfettiğinden beri girmek istediği tek okul Robert Koleje girdi. Daha çocuk yaşında bir hedef belirlemesi ve hayalinin peşinden gitmiş olduğunu görmek, en az onu gerçekleştirmesi kadar harikulade bir histi benim için.
  3. Her zaman kişinin farkındalığının çok önemli olduğunu düşünen ve yıllar içerisinde hep biraz kişisel gelişimi ile ilgilenen ben, en çok meyvaları bu sene topladım. Hayatımdan uzaklaştırmam gerekeni bulmak, hayattaki herşeyin benim ilgili olmadığını, can sıkıcı ve zor durumlarda biraz sakin durmak, olaylar karşısında herzamankinden daha çok yapıcı çözüm bulmak, huzur verdi hayatıma.
  4. Hiç beklenmedik, hem de herşeyin hiç olmadığı kadar iyi gittiği bir zamanda herşey dağılacakmış hissi yüklendiğimde, yıllarca söylediğim kocaman lafların boş olmadığını görmek daha da güçlü hissettirdi. Bundan sonraki senelerde de ilerleyebilmem için daha da cesaret verdi.
  5. Veeee en son olarak, bu bloğun hayatıma girmesi, kimseye birşey katmaya çalışmaksızın, sadece kendim için, sadece kendim ile ilgili, içimden nasıl geçiyorsa, canım nasıl istiyorsa yazabiliyor olmak, enerjimin çok düşük olduğu zamanlarda bile çok keyif verdi. Çccukluğumdan beri sevdiğim yazmayı, disiplinli bir şekilde hayatıma yeniden sokabilmiş olmak, çok çok yakınlarımı bile sanki biraz daha yakınlaştırdı.
2009 sadece bunlar için bile güzel bir seneydi ama 2010 inanılmaz olacak, yeni yıldan çok ümitliyim çok.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Bırakmak Kolay, Bırakmak Güvenli



Alegra ile aldığım 45 dakikalık aralıksız nefesin ( transformal nefes ) ve çığlık çığlığa tonlamaların ardından, uyku ile uyanıklık arasında yeniden kendimi orada, o demir parmaklıklı balkonun önünde buluyorum. 
O yine aynı yerde, o antika masanın başında, yine daktilo önünde birşeyler yazıyor, bense yine, bir demir parmakların dışında, kapının hemen önündeyim, bir karşıdaki yüksek binanın en tepesinde balkondayım; ona bakıyorum.
Gündüz vakti olmasına rağmen bir kafesi andıran balkon karanlık, bu karanlığı ise yeşil başlıklı masa lambasının cılız, sarı ama sıcak ışığı kesiyor.

Ara ara hızla düşen renkli ışıklar arasında kendimi seçemez oluyorum ve bir aşağıya bir yukarıya hızla hareket etmekten başım dönüyor ama kontrolü yeniden ele alıp, kendimi balkon kapısının önüne getirebiliyorum.
Orada dikilip, gözlerimi ona dikip, benim istediğim gibi hareket etmesine çalışıyorum. Hemen olmuyor, bana bakıyor, sonra yazmaya devam ediyor; ama bire bir aynı şeyleri tekrarlayarak yaptığım denemelerden sonra beni dinliyor;

"Sağ elim parmaklarda, sabit bakışlarım üzerinde, yazmaya devam ediyor, bana bakıyor ve dönüp önüne birkaç kelime sonrası noktayı koyuyor. Kağıdı çıkartıyor, elinin altındaki destenin üzerine yerleştirip, eli ile düzeltiyor. Yavaş yavaş ayağa kalkıyor, deri koltuğunun arkasındaki ceketini alıyor, usulca koltuğu masaya yaklaştırıyor, lambayı söndürüp, bana doğru yürümeye başlıyor. Ben orada hiç hareketsiz, gözlerimi kırpmadan bekliyorum, birkaç saniye birşey söylemeden durduktan sonra önümde , işaret parmağına taktığı ceketini omuzun üstüne atıp uzaklaşıyor.
Bakmıyor arkasına, ben de çok bakmıyorum arkasından..
Hemen sonra, telaşla balkona giriyorum, hızlı hızlı kapıyı kilitliyorum, kilitlememem lazım biliyorum ama başka birşey düşünemiyorum. Kapıdan sonra bütün panjurları indiriyorum. Şimdi o zifiri karanlıkta, o kafeste tek başımayım. Masaya yöneliyorum, ışığı açıyorum, deri koltuğa oturup, beyaz yeni bir sayfayı daktiloya takıp, yazmaya başlıyorum. Ne kadar zamanın geçtiğinden habersiz, kalkıp solumdaki geniş pencerenin her iki kanadını da sonuna kadar açıyorum.

Duyduğum tek ses dalga sesleri, aldığım tek koku taze yosun kokusu, gördüğüm tek şey antika masanın üzerindeki bembeyaz bir kedi.

Uyandığımda da ne kadar zamanın geçtiğinden habersizim ama güzel bir rüyadan uyanmış gibiyim.Alegra transformal nefes'in şifa da verdiğini düşünüyor, doğru alınmış nefesin iyileştirici gücü olduğuna inanıyor; çok yoğun geçmiş bir seansın ardından, pür medite olmuş halimle şifacı rüyama dönmüş olmamı ve onu bu şekilde değiştirmemi "bırakmak kolay, bırakmak güvenli" sözlerine bağlıyorum.

29 Aralık 2009 Salı

Tom Ponzi' miş!



Şu anda aklımdan geçen tek şey; " Tom Ponzi'miş , gösteririm ben sana Ponzi'yi...Bir ortalıktan kaybolayım bakalım, hangi detektif beni bulabilir "...

Nasıl bir cüret, nasıl bir zırvalamadır bu ya ? Ben kendi hayatım ile ilgili bir karar için başkasının iki dudağı arasından çıkacaklara bağlı yaşadığımı kabullenmişken, sen nasıl oluyor da bu kadar kendini bilmez davranıyorsun ve bu kadar güçlü hissediyorsun? Üstelik ikimiz de biliyoruz, hepimiz biliyoruz ki arkası boş, güçsüz bir güç.

p.s: yine dolunay var, yine been2 atakta; "birisine söylesen inanmaz " diyenlere delil olsun diye not düşelim, Ponzi araştırırsa yardımım dokunsun!

26 Aralık 2009 Cumartesi

34 SC......21:22




Bu sene oyunbozanlık yapınca ben, crown topladığı gibi kocayı, oğlanı ve sayısız bavulu, Noel tatilini, yılbaşı tatilini ve adını ne koydu şimdi bilmiyorum "blablabla extra bir hafta" tatilini birleştirip, yıllardan sonra ilk defa bu mevsimde neredeyse bir aylığına Istanbul'a geldi.

Ofiste buluşup, coşmuş hormonları ile deniz'in d'sini duyunca aka boka ağlayan d.p.s i, getirdiği hediyelerle çok zorlanmadan bir güzel o da ağlattıktan ve nikah masasından kendine has çığlığı ile düşen biri olarak, yine buna benzer hikayeler ile dolu yolculuk maceralarını anlattıktan sonra yemeğe gitmek üzere cuma akşamı trafiğinde Nişantaşı'na doğru yollara düştük.

Güne cipcip inde içinde olduğu bir rüya ile uyandığımdan, karşılaşmamak için kendisi ile en kestirmeden girdiğimiz Zanzibar'da ki keyifli ve güzel bir yemek sonrası yeniden eve dönmek üzere arabaya döndüğümüzde, yıllardır tanıdığım, biraz kirli olsa, dönüşte arabamı tertemiz bulmamı sağlayacak kadar beni ve arabamı çok iyi bilen, kibar ve efendi vale tam arabaya doğru yönelmişken, dönüp "SC yi istiyorsunuz değil mi" diye sordu. Ben neyi sorduğunu anlamaya çalışırken, birden plakadan bahsettiğini anlayıp, biraz şaşkın "yooo benim ki........"dedim. O sırada crown yüzünde bir gülümseme ile "SC yi istemediğinden emin misin?" diye tekrarlayınca "ahh şoktayım, saat kaç? 21:22 "...

Hahahahaha evet 16 yaşındayım  ve evet aynen amouur'un kızı 16 yaşındaki cate gibi davranıyorum. O da karşısında ki yeni yetme bitli oğlanın " en son kız arkadaşım beni çok boğdu, ben biraz rahat olmak istiyorum, kimseye bağlanmak istemiyorum, sorumluluk almak istemiyorum blablabla" larına , aynen benim gibi "sonuçta hepimiz aynı değiliz" cevabını veriyor.

Ben mi büyümedim, yoksa mevzu aşk olunca hepimiz o yıllara geri mi dönüyoruz ? Ve bilmek istiyorum, bu oğlan çocukları bu zırvaları nereden ögreniyor?

En son 2 hafta önce NY'da' beraber olmamıza rağmen, crown değişik göründü gözüme, bir dinginlik var üzerinde, şahane !

NOEL


Kimilerine göre dini inancı belli olmayan, kimilerine göre teist, kimilerine göre ise düpedüz deist, aslında Tanrı'nın varlığının dışında hiçbir güce ve hiçbir dini rituele inanmayan ama her dinden dem vuran (ve favorim tasavvuf), özünde hepsinin aynı kapıya çıktığına inanan ve tek dileği birgün bütün kötülükleri aynı dinginlikle karşılayabilerek, gerisini Tanrı'ya havale edebilme ve Ondan başka hiçbirşeyden korkmama mertebesine ulaşmak olan ben, bu hafta bir katoliğim.

Noel'den birkaç gün önce havaya düşen rehavet, perşembe başlayan öbür dünyadaki tatil ve  aldığım sayısız sms yüzünden, beni de etkiledi. Günde 350'nin altına düşmeyen mail sayısı 50ler de 60larda dolaşınca, öyle olmadığı halde, ben de bir tatil rahatlığına büründüm. Iki gündür hoşbeş etmek dışında çalmayan telefonum sayesinde, bu sefer huzurlu bir şekilde geç saatlere kadar uyumak ve tam anlamı ile kendime gelene kadar evden çıkmamak, şu son birkaç gündür mevcut sıkıntıyı silemese de hafifletti biraz.

Kurallar aynıydı tabii; öyle bir taş ile 300 kuş vurmayı amaçlayan sms'ler cevapsız bırakıldı, sesi duyulmak istenilenler özellikle aranıldı, herkese tek tek özel mesajlar gönderildi. Herşeyin en güzeli ve en huzurlusu dilendi.
En önemli konuşma da onunla olandı tabii; neşesi yerinde, yapacaklarını sıraladı tek tek. Sonra döndü dolaştı bize getirdi meseleyi, kendine özgü şakalarla italyan cebi kapat dedi, Istanbul yerine Amsterdam dedi, ben de senin gibiyim ama sana böylesi yetmiyor dedi......... dedi de dedi.... O dedi de ben durdum mu? Içimde hiçbir keşke bırakmayacağıma söz verdim ya bir kere, bu sefer de Noel diye ben de bir sürü şey dedim, iyi de ettim.

23 Aralık 2009 Çarşamba

YAPMAAAAAAA !



Içim karardı bugün...Gün boyu, noel arifesinde olmamıza rağmen burada olan mattarollo'nun, her daim hareketli ritmine bayağa bir iç sıkıntısı ile ayak uydurmaya çalışmak, iş dışında hiçbirşeyde konsantre olamamak, üstüne tem'deki zincirleme kaza ile 2,5 saat arabaya tıkılmak ama en çok da içimdeki boşluk hissini dolduramamak, rengimi aldı, kararttı bugün beni...

Kötü şeyler düşünüyorum, aptalca senaryolar, kendi tuzağıma düşüyorum eski alışkanlığımla...
Yapma den'cim, aklını, herkese açık yüreğini ama en çok da gönül gözünü sevdiğim, yapma.
Aklına gelen başına gelir, yapma.
Rahat ettir biraz kendini, yasla sırtını 3 kıtadaki arkadaşlarına, hepsi orada hepsi hazırda.
Yasla sırtını zamana.
Sevmiyorsun sen de bu duyguları, kızgınlıkla kalbini karartma.
Aldın alacağını, sabırsızlanma, huzursuzluk yaratma, daha fazla şımarıklık yapma...

Al işte bunları oku, hatırla, küçük ve değersiz (paoletta) detaylara aklını takma. YAPMA! Beni de daha fazla zıvanadan çıkarma....hahahahaha komik geldi birden, bi kızdım kendime!

crown : "likes it" yaptım ama...hayat zaten çok kısa be güzelim, aşkı bulmuşken onu kaybetmeye, onsuz biran bile geçirmeye değer mi? Iş şimdi bunu, o koca kafanın kulağına üflemekte!!! Biliyorum bir yol bulacaksın sonunda...Içimdeki Miranda sonunda istediğini elde ettiğinde mutlu olacak mısın emin değil ama içimdeki Charlotte biliyor ki...You 2 are going to end up together!!!


amouur : Ok la serata e' passata anche bene...Vedremo domani..Tu come stai? Non pensare, non immaginare...Ti prego...Riempiti la testa di cavolate. Anche tu devi alleggerire e spegni quel cazzo di computer...Devi riposare e fare bei sogni, questa volta x te

21 Aralık 2009 Pazartesi

Eve Dönüşte bir Anneanne


Dün sabahın 06:30'unda - 4,5 derece ile başlayan eve dönüş yolculuğumuz , kıvrıla kıvrıla tırmandığımız dağın tepesinde -12 derece ulaşıp, Milano'ya vardığımızda -8,5 derece ile bir orta yol buluyor.
Rapallo'dan 30-40 km kadar, yeşil olmasalar da yaprakları hala üzerinde ağaçları ile renkli ormanların arasında devam eden yol, o koca dağları delen anca anca 3 km lik bir tünel sonunda yerini beyaz ama bembeyaz başka bir dünyaya açıldığında, zamanda yolculuk yapıyormuşum hissi uyanıyor. Soğuktan ve hatta kardan hiç haz etmeyen ben bile, dalları kar ile kaplı ağaçların, adeta boz bir hayvan tüyünü andıran güzelliği karşında burayı ne çok sevdiğimi hatırlıyorum ama daha fazla dayanamayıp uykuya dalıyorum.

Fazla vakit kaybetmeyip, lounge a geçtiğimde ise bu seferde kar bahanesi (yesilkoy havalimani artik bu trafigi kaldirmiyor bana gore) ile 2 saat rötar öngören THY uçuşunu beklerken, rahat bir saatini elimde telefonum, kafamda oluşturduğum ama bir türlü doğru kelimeleri bulamadığım mesajı düşünerek geçirip, sonrasında "Kolera Günlerinde Aşkı" okumaya başlıyorum.

Uçağa bindiğimse ise aklımda, bir gece önce sadece 3 saat uyamanın, 2 saat araba yolculuğunun ve rötarın verdiği yorgunluk ile sadece uyamak var. Herzaman ki gibi koridorda seçilmiş yerime, yanımda seyahat eden bir anneanne ile 10-11 yaşındaki torununa günaydın diyerek gülümseyip yerleşiyorum. Hiç sosyalleşecek bir durumda olmadığımdan yalandan iki gazete çevirip, uyku moduna geçiyorum ama ses tonunu hiç ayarlayamayan ve devamlı konuşan torun dikkatimi çekiyor. Biran için ne olduğunu anlamaya çalışıyorum, devamlı gülümseyen, hafif topluca ve çok mahcup bu oğlan çocuğunda bir gariplik olduğunu hissedip, anneannenin de hep aynı sabırla ve yumuşacık telkinli sozlerine kulak misafiri olarak nesi olduğunu anlamaya çalışıyorum. Ya super zeka yada otistik diyorum ama karar veremiyorum. Anneanne ise şevkat dolu, iki saniyede bir " ne olduğunu söyleyeyim mi" teyidini almadan hiçbir cümleye başlamayan bu çocuğu hiç bıkmadan, usanmadan ciddi ciddi dinleyip cevap veriyor; niye ise içime dokunuyor ve "Tanrım bu çocuğun çok güzel ve rahat bir yaşantısı olsun, annesine, babasına, anneannesine güç ve sabır ver " diye defalarca bu dilekleri yenileyerek ve kendi anneannemi hatırlamaya çabalayarak, çocuk çok yardımcı olmasa da uyumaya çalışıyorum.

Anneannemi 4 yaşımdayken kaybettiğimden malesef hatırlamıyorum ben ve yine malesef ki aksi bir dede, deli lakablı büyükbaba ve kokoş ama kendinden başka kimseye ilgi göstermeyen babaanneden de bir torunun alması gerekeni alamadığımdan, o herkesin bayıla bayıla, sevgi dolu anlattığı yumuşacık kadını tanımamış olmanın hayatımda ki en büyük şanssızlıklardan biri olduğuna inanıyorum. Onu doyasıya yaşamış ve onun ile ilgili yüzlerce anısı olan madame marika ve anneanne hikayelerini dinlediğimde bugün hala anneme "bana nasıl davranırdı? benim ile neler yapardı? " diye sorup, hiç hatırlamadığım kendi hikayelerimi dinlerim, fotoğraflardan bildiğim yüzünü gözümün önüne getirerek.

Insan tanımadığı birini sevebilir mi? Bende ki az hatırasının hepsinin negatif şeyler olmasına rağmen, arkasından anlatılan yüzlerce hikayesi, yazdığı şiirleri ve annemin hala kullandığı bazen çok matrak bazen de akıllara zarar zekilikte ki cümleleri sayesinde, ben anneannemi çok seviyorum.
Ve bunlar ile onu hatırlamayı tercih ediyorum , çunkü gerçek hafızada onunla ilgili hatırladığım şeyler ölümü ile birlikte geliyor.
Mesela anneannemi gerçekten gördüğümü hatırladığım tek an, henüz daha 4 yaşındayken onun ölü yüzünün gözümün önünde açılmasıdır (bilinçsizce ama yanlışlıkla değil ). Aradan 30 yıl geçmiş olmasına rağmen, bugün hala aklına geldikçe annemin sinirlenmesine ve söylenmesine sebep olan bu mesele, ailenin gerçek anlamda zır delisi enişte h. nin düşüncesiz davranışı yüzünden de olsa, bence 20lerin sonu 30 un hemen başında başlayan ölüm korkusunun ana materyalidir.
Hatırlanan diğer çok net şeyler ise, o koca taş evin geniş holunde bir iskembe tapesinde, yüzünü avuçlarına saklayarak hıçkıra hıçkıra ağlayan babamın o dokunaklı hali  ile hastalıklar ve uzak diyarlara yolladığı evlatlarının özlemi ile gözünden yaşı, dudaklarından 4'lükleri hiç eksik olmayan bir anne ile yer değiştirmiş ama sonunda ana kuzusu olan annemin aradan bir yıl bile geçse dökülen gözyaşları ki bu da herhalde lise yıllarım boyunca sırf sevdiklerimin acısını çekmeyeyim diye ailede herkesten önce ölme dileğinin ana materyalidir.(tabii ki artık böyle düşünmüyorum, tabii ki artık her aile için sıralı ölümler diliyorum...)

Birden daldığım bu dünyadan, ammannnn şimdi nerden çıktı bunlar diyerek, bu sefer gerçekten derin bir uykuya dalıyorum. Inişe yarım saat kala uyandığımda, yanımdaki zarif anneanne ile gözgöze gelmemiz ile birlikte öylesine derin bir sohbet başlıyor ki 3 dakika sonra tanımadığım insanların hayatlarına dalıveriyorum; çocuk henuz 7 yaşında çıkıyor ve  hareketleri birden anlam kazanıyor, normal ama sadece iri bir çocuk olduğunu duyunca seviniyorum. Anne başarılı bir iş kadını ve onun ile birlikte Milano'nun göbeğinde, gayet güzel ve şık bir yerde yaşıyor. Baba ise beş para etmez ( anneannenin yorumu ) adı bilinmiş bir doktor ve Izmir'de sevgilisi ile oturuyor. 63 yaşında olmasında rağmen en az 10 yaş fazla gösteren, şık ama kaygılı anneanne ise aslen Ankara'da yaşamasına rağmen, kızının çocuk ile ilgili yardıma ihtiyacı olduğundan son 3 senedir kocasını bırakmak zorunda kalarak Milano'ya yerleşmiş ama çok dertli. Buarada soysuz damat kızını aldatmış, kızı kocayı bir sene önce boşamış, çocuk evdeki sevgiliyi arkadaş olarak biliyor ama annesi ile babasının ayrıldığından habersiz. 68 yaşındaki hakim dede artık bu zorunlu ayrılıklardan sıkılmış, hayat arkadaşını yaninda istiyor ve protesto edip artık Milano'ya gitmiyor; anneanne bir yandan canı yanmış kuzusu, diğer yanda canının içi sevimli torunu ve hayat arkadaşı derken, hangi birine yetişeceğini bilemez bir çaresizlik içine düşmüş. Öyle bir çaresizlik ki hem de, hic tanımadığı birine yarım saatte her detayı anlatarak, rahatlama derdinde. Yine içime dokunuyor hali, bu sefer de içimden " Tanrım sen bu kadına yardım et " demeye başlıyorum. Kadının anlattıklarıni gözler nemli nemli dinlediğimi farkettiğimde ise " eyvahhhh eyvahhh, işte başlıyoruz " demekten kendimi alamıyorum. Allahtan uçak iniyor, anneanneyi ve torunu selamlayıp önce uçağı, sonra hızlı adımlarla havaalanını terkediyorum.

Istanbula vardığımda saat 18:00 civarı, topu topu 2,5 saatlik bir uçak yolculuğu için neredeyse 12 saattir ortalıklarda dolanıyor olmama sinirlenip, arabaya biniyorum ve şehir bana basıyor.
Malesef bu şehir bana basıyor, devamlı çalan her telefona cevap verip, boğazım düğümlenerek, hiç istemeden laf anlatıyorum ama bok atacak yer arıyorum ve yine "bu şehir bana basıyor artık" diyorum.

Eve vardığım da ise binlerce kilometre uzaklıktaki dr.u içimi ısıtıp, kendi gibi umut veriyor, simonpour ise 3 gündür, herhalde çıkmasınlar diye gayret ettiğim göz yaşlarımı saklandıkları yerlerinden çıkartıp, ağlatmayı başarıyor...

"Io imbarco fra un'ora. Tu sei stato molto chiaro e io ho capito tutto ma purtroppo le cose non cambiano da notte al giorno...e finche' non cambiano i miei sentimenti, ho deciso di tenere acceso questo cell italiano anche quando non sono qua. Forse un giorno mi chiami...Se si suona, bene per me, se no bene per te :) ti voglio bene " - Milano Malpensa, 20.12.2009


dr.u : beni tanıyorsun, olduğum gibi kabul ediyorsun, beklemiyorsun; sarilmasam da boynuna seni sevdiğimi biliyorsun...O da öyle, aramasa da beklediğin anda, seni seviyor...ne acayip bir kadınsın sen u. yaaaa...