17 Ocak 2010 Pazar
Cahil Değiliz ama Periyiz...
Çorapsız giyilen elbiselerin altından içlere işlenen, karınlara ağrılar sokacak kadar buz gibi, yağmurlu bir hava, crown, süpriz yapan brozzi , sakin, kastırmasız, güzel bir cumartesi.
Hediye alınacak bahanesi ile girilen H.N ve kimseye birşey almadan salt gelecek haftaya hazırlanan ben, yine brozzi, yemeler icmeler, ama daha fazlasına gerek yok brozzi.
Eyvahhh crown çok amerikalı olmuş, Ferzan'ı tanımıyor, hemen zevkle ve heyecanla tanıştıralım partisi.
Le fate ignoranti...Saturno Contro....stefano accorsi...
Kitap okur gibi, masal dinler gibi geçen 3-4 saat...
"sempre in attesa, posso chiamare la mia pazienza "amore". e' un'amore che non ti chiede tanto di contro....... & duvarın final yazısı....
Iyiyim birkaç gündür; biliyorum gelecek hafta sarsabilir yeniden, hazırlıklıyım da ama bir iki gündür gülüyorum, güldürüyorum işte...
15 Ocak 2010 Cuma
Rüyada Kirpi
Kocaman, bembeyaz bir salon; yine yerlere kadar inen büyük bir pencere ve önünde alabildiğine deniz, belki de okyanus, zira ev tam sahil evlerine benziyor.
Neyse salonda dolanırken birden küçücük, vizon rengi bir kirpi gözüme çarpıyor, eğilip yerden alıyorum korkarak. Ilk defa bir kirpiye dokunuyorum, korkuyorum batacak iğneleri diye ama batmıyor, yumuşacık. Kendimden olabildiğince uzak tutmaya çalışıyorum, kesin kokusu kötüdür diye ama öyle güzel kokuyor ki, parfüm gibi.
Bahçeye çıkıp, yere yani onu özgür bırakıyorum, sonra oturup şezlongun üzerine şimdi kim olduğunu hatırlamadığımla sohbet ederken, birden kirpinin bacağıma dolandığını daha doğrusu yapıştığını hissediyorum. Önce, kokusu ve dokusu güzel bu minik beni rahatsız etmiyor ama birden ona bakamayacağımı ve bunun normal olmadığını düşünüp insin diye bacağımı sallamaya başlıyorum ama inatçı inmiyor. Arkadaşım eli ile almaya çalışıyor ama başaramıyor, yapışıyor sıkıca.
Birden " kirpi rüyama geri döndüm, aynı onda ki gibi" diyorum ama hemen sonra " ben hiç kirpi rüyası görmedim ki, sadece o bana kirpiye döndüğünü söylemişti" diyorum...
Hoop hooop sonra bir sürü hızla iç içe girmiş sahnelerin içerisindeyim. Eski mahalleden geçerken 30 yıllık evliliklerini süpriz bir anda bitiren cücü'nün annesi ve babasını, hala annenin oturduğu evin balkonunda görüp, önce seviniyorum 10 seneden sonra yeniden barışmışlar diye ama tam balkonun önünden geçerken annenin kızgın ve asık suratını farkettiğimde barışmadıklarını anlıyorum.
Hoop hoopp çocukluğumuzun sarayı s.s' deyiz hepimiz. Madame marika yelkenlere takmış, küçük bir yelkenli almış rüzgar gülü olarak adlandırıyor. " Bahçeye koysana orada rüzgar vardır" diyorum, " yok uçar bu orada, burada olması daha iyi diyor" naifçe.
Babam elinde şemsiye gibi açılan enteresan bir çanta ile karşımda, büzüşük istedi diyor. 8 yaşındaki çocuğa 300 tl'lik çantayı aldığını duyunca "çıldırdın mı sen ?" diyorum, çocukluğumuzda da ne istersek alan adam yine aynı " ne yapalım" ifadesi ile gülüyor.
D.p.s. hamile hali ile penceresiz bir odaya kapanmış çalışıyor; " burası senin ofisin mi?" diye soruyorum, "yok canım ne ofisi, geçici birşey bu, sıkıldım zaten buradan, niye ben burdayım ki" diyor.
Rey beni evimden arıyor, bırakması gereken şeyleri bıraktığını haber vermek için, sormak gelmiyor içimden ama sonra soruyorum hemen gidecek misin diye, " yok bu gece burada kalacağım" diyor, rahatlıyorum.
Uyanır uyanmaz açıp anlamına bakıyorum kirpinin; yeni ve güzel bir dönemi işaret ediyor.
Rey'in "yok burada kalacağım" cevabının da zaten kendim ne demek olduğunu biliyorum.
13 Ocak 2010 Çarşamba
Kelebek Olmadan Önce
Bugün, bir erteleme ayıbını daha yapamayacağım için, bir saatte çıkarım hesabı ile giderek 5 saatimi sohbet ederek, bilgilenerek, keyif alarak, kahkaha atacak kadar eğlenerek geçirdiğim dünya tatlısı bir kadın ile, yıldızların efendisi sibel ile tanıştım. Bütün yaşamını, yaşanmışlığını öylesine sevgi dolu, öylesine sakin, öylesine doğal paylaşıyor ki, o şen şakrak anlatımı, komik örneklendirmeleri verdiği bilginin ağırlığını hissettirmese bile içine işleyiveriyor.
Yıldızların efendisi de t-la-bar'dan...Evrene inanıyorlar, sevgiye inanıyorlar, nefese inanıyorlar, şuanın gücüne, bilginin gücüne ve egolardan arındırılmış benliğin gücüne inanıyorlar. Her dinden ve her ögretiden dem vurup, en çok tasavvufta takılıyorlar, tıpkı benim gibi.
Sonuç hep aynı olacak, aradaki yolu eğlenceli ve huzurlu geçirmek senin elinde ama geçmezse de fazla dert etme, sonucu zaten değiştime gücün yok diyenlerdenler. Bugünün mimarının geçmiş değil, gelecek olduğuna inanlardan; elinde tuttuğun fincanın gelecekte yeri yoksa bugün kıralacak olduğunu bilenlerdenler, onun için bugün yapman gerekenleri geçmişteki benzer durumlarda aldığın sonuca göre yapıp yapmamaya karar verme, anı yaşa diyenlerdenler.
Ermiş falan değiller, senin benim gibi, acılardan geçen, hala acı çeken ama hep kendi ayakları üzerinde , arkalarına evreni alarak yaşama meydan okuyan normal kadınlar bunlar; sadece çok fazla bilgi ile yoğrulmuş, buna çok zaman harcamışlar. Şahaneler yani...
Yıldızların efendisinden mutlu ama açlıktan başım döner, dizlerim titrer bir halde çıkıp da bir sokak köftecisinde acayip lezzetli köfteler yedikten sonra, yanımda crown, nihayet anotherstar ile buluştum. Hiç gelmeyen yarının, ertelemelerin ve gecikmiş yılbaşı buluşmasının şerefine her ikisine de şahane bir hamam ve masaj ziyafeti çektikten sonra, üzerimizde bornozlarımız, her daim renk değiştiren meditasyon odasında bizden başka kimse olmadığından kakara kikiri birkaç saat iyi geldi.
Anotherstar'cım da düşünmüş bana çok güzel hediyeler getirmiş; asıl hediyeye bayıldım tabii ama içine yazdığı güzel mesajlı HAMLET kitabına çok sevindim. Hep çok dikkatli ve hiçbir şeyi unutmayan cadı, yeniden okumak istediğimi de unutmamış, getirivermiş.
Canımsın ! Kozasında ki en şahsına münhasır, en suratsız ama en şahane tırtıllardan birisin.
Kayıp Gül
Dün gece biritip de mutlaka okumalısın diye crown'un bana bıraktığı Elisabeth Gilbert'in yeni kitabı Commited ile birlikte, başucumda okunmayı bekleyen kitapların sayısı 3 den 4 e çıktığı ve herşeyi yarına ertelediğim halde, bu sabah smeralda'dan gelen süpriz mailin ardından, kalkıp gidip Kayıp Gül'ü aldım ve bir çırpıda okuyuverdim.
Konuşmadığımızdan bir iki haftadır, öyle çok da detay bilmediği halde; Kolera Günlerinde Aşk'tan sonra bu kitabı oku, hatta italyancası da var, bir de postala istersen diye kilit cümleyi kurduğundan olsa gerek bu sefer ertelemedim, bu sefer "gider yarın alırım" demedim. Smeralda'nın okuyup da, beni düşünmesinin altındaki sebebin merakı ve nereden gelirse gelsin bir cevap bulma hevesi miskinliğimi ve uyuzluğumu alt etti.
4 saatte okuduğum, basit anlatımlı, uzun tasvirlerden ve ağdalı dilden uzak kitap kısaca ikizini ararken kendini bulan ve bunu kendinden çok farklı insanlar sayesinde başaran ve sonunda huzuru, kendinden olmayan bir adamla aşkı bulan genç bir kadının hikayesi.
Küçük Prens, yunan mitolojisi, martı ve Nasreddin Hoca hikayelerinden esinlenilerek kurgulanan kitapta diyolaglar o kadar basit ve olayların o kadar derinine inilmiyor ki bir yandan sürüklüyor seni bir yandan da bir eksiklik var hissi yaratıyor. Ama güzel, ben beğendim, böyle bir kitaba başlayınca sonunu getirmek için sabırsızlanan benim gibi biri için ise çabucak okunuyor olması şahane doğrusu.
Konunun sevdiğim, ilgilendiğim, hakkında ne okusam kår saydığım bir konu olmasından ve en azından şu okuma meselesinindeki ertelemeyi bir son vermiş olmaktan dolayı okumaktan dolayı gayet memnun oldum.
Amouur'a da siparis etmeyi ihmal etmedim tabii; alalım bulunsun. Amouur da okusun, sonra bakarız paşa gönlüm isterse belki hakikaten postalarım..
11 Ocak 2010 Pazartesi
Yarın
Son günleriminde hep bir yarın var; son bir haftada 3 kere arayan bah'ı yarın ararım, artık ofise yarın sabah erken kalkar giderim, antonella'dan yarın randevu alırım, anotherstar ile artık mutlaka yarın görüşürüm, şu son zamanlarda çok görmek istediğim 2 filmi (avartar & vavien) yarın görürüm, mauro'yu arayıp, gelecek haftanın rotasını yarın belirlerim, bloga artık yarın yazarım, pilatese artık yarın kesin başlarım, crown'u yarın diskoya götürürüm, en son okuduğum Kolera Günlerinde Aşk'tan beri başucumda bekleyen, sıradaki üç kitaptan birine yarın gece başlarım, 6 aylık diş bakımı randevumu yarın alırım vs vs vs....
Günler geçiyor, hava bir açıp bir kapatıyor, birgün bahar, birgün kış, hergün binbir olay oluyor; biri hamile kalıyor, bir diğerinin kızı oluyor, birinin anneannesi ölüyor, bir başkası kafasını hangi taşlara vuracağını arıyor, bambaşka birisi ne istediğini bilmeyen kocası ile ne yapacağını bulmaya çalışıyor. Hergün YARIN oluyor ama benim yarınım hiç olmuyor.
Herşey erteleniyor, ertelenmemesi gerekenler bile...Bugünden yarına, bugünden yarına, bugünden yarına.
Bir tek yazma ertelenmiyor, e.e veriyor gazı ben yazıyorum, bu sefer duvara ama.
Duvar bu; suya yazmaktan bir farkı yok.
Duvar bu; yüksek, bayağa sıkı örülmüş, aşılacak gibi değil.
Duvar bu; kağıt değil kimse okumuyor.
ben yazıyorum ama inatla, kararlı, ama çaresiz de , hepten çelişki yani...
Günler geçiyor, hava bir açıp bir kapatıyor, birgün bahar, birgün kış, hergün binbir olay oluyor; biri hamile kalıyor, bir diğerinin kızı oluyor, birinin anneannesi ölüyor, bir başkası kafasını hangi taşlara vuracağını arıyor, bambaşka birisi ne istediğini bilmeyen kocası ile ne yapacağını bulmaya çalışıyor. Hergün YARIN oluyor ama benim yarınım hiç olmuyor.
Herşey erteleniyor, ertelenmemesi gerekenler bile...Bugünden yarına, bugünden yarına, bugünden yarına.
Bir tek yazma ertelenmiyor, e.e veriyor gazı ben yazıyorum, bu sefer duvara ama.
Duvar bu; suya yazmaktan bir farkı yok.
Duvar bu; yüksek, bayağa sıkı örülmüş, aşılacak gibi değil.
Duvar bu; kağıt değil kimse okumuyor.
ben yazıyorum ama inatla, kararlı, ama çaresiz de , hepten çelişki yani...
6 Ocak 2010 Çarşamba
Ölüm Acısı
Biliyorum birileri, hem de çok yakın birileri bana kızıyor, alınganlık yapıyor; son zamanlarda ki halimden memnun değil, konuşmuyorum, anlatmıyorum, paylaşmıyorum, paylaştırmıyorum, katılım göstermiyorum diye.
Yeterince çabaladıklarını ve en iyisinin beni kendi halime bırakmak olduğunu düşündüklerini biliyorum. Ama içten içe kızdıklarını ve onları görmezden geldiğim, abartıyorum düşüncesi ile alınganlık yaptıklarını biliyorum.
Nasıl mı? Çünkü en yakınlarım, çünkü sessizliklerinde bile bağrışlarını duyacak kadar iyi tanıyorum onları, çünkü ciğerlerini biliyorum.
Ama alınganlık yapacak zaman değil, gerçekten değil.
Canım kimseyi görmek, kimse ile konuşmak, kimseyi dinlemek istemezken; yavaş yavaş büyüyen ama aynı yavaşlıkla da beni terketmeye hazırlanan içimdeki bu acıyı hissederken, onu yapayalnız bir anımda tanımlamaya çalıştığımda, dudaklarımdan "ölüm acısı bu" sözleri, gözlerimden yaşlar dökülürken, alınmanın, bana birşeyler ögretmenin, birşeyler göstermeye çalışmanın zamanı değil. Hiç doğru bir zaman değil bu.
Ama ben gerçekten kızmıyorum yaptıkları için, alınganlık yapmaksa aklımdan bile geçmiyor.
Özünde ki duyguları, altında ki sebepleri biliyorum, anlıyorum da sadece merak ediyorum; ne zaman acıları sınıflandırmaktan, önem derecesi belirlemekten (ölüm-hastalık-boşanma önemli konulardır, diğerleri değil) vazgeçecekler, boğmak ile ilgisizlik arasındada bir yer var, ne zaman orada durmayı öğrenecekler?
Bugün crown'un, onca içinden çıkılmaz derdinine rağmen bu seyahattinde ki super hoşgörülü ve şaşırtıcı şekilde ısrardan uzak tavrı ve amouur'un hergün ki telefonları ve mesajlarını düşünürken aklıma geliverdi birden bu düşünceler.
Six Degrees of Separation
Eskiler, gizli birşeyler konuştuklarında, duyulmasından korktuklarından "aman dikkat, yerin kulağı vardır" derlermiş ya, aslında yerin kulağı falan yok, sadece bilimsel olarak da araştırılmış dünya üzerinde ki herkesin herkes ile en fazla 5 kişi aracılığı ile bağlantısı var. Yani şimdi Kenya'nın bir köyünde birine bir mektup yazsam, o mektubun yerine ulaşmasını sağlayacak tanıdığımın tanıdığı en fazla topu topu 5 kişi var arada. Hal böyle olunca konuşurken dikkat etmek, kimin kimi tanıdığını bilmediğinden yerin kulağı vardır deyimine kulak vermek gerekiyor.
Bugün ex'lerden lost soul r. iş için aradığında ordan burdan konuşurken, cipcip'in hayaletinin, ümitsizce beklediğinin bizim mert'in de eski kız arkadaşı olduğunu ögrendiğimde, önce ahh şoktayımm dedim sonra da bu six degrees of separation'ı düşündüm.
Daha ilişkinin adının yeni yeni koyabildiğim tam o zamanda karşıma çıkarılan, başlangıçta çok takmasam da sonradan "ne oluyor yaaa" dedirten, eskilerle uğraşmak hiç huyum olmadığından, nedir necidir bilgilerini bile, nasıl birşeydir bu merakımdan ilişki sonrasında öğrendiğim hayalet, meğersem 15 senedir tanıdığım, evime, partilerime her daim kız arkadaşını da koluna takıp getiren mert'in kızarkadaşı çıktı. Öyle komik ki belki de ben, daha cipcip'in varlığından bile habersiz olduğum bir zamanda, ondan önce bu kız ile tanıştım, belki de bu kız bizim aramızda dolaştı. Gerçi r. ile kapattıktan sonra telefonu, facebookda baktım resimlerine, hiç tanıdık gelmedi ama son 3 senede arada bir hayatımıza giren insanları artık hafızam saklamıyor.
Bu arada kızın hikayesi her yerde aynı; yaşadığı trajik olay baş konu, arkasından sağlam psikopat yapıştırması ve çok hızlı yaşantısı.
O kadarını bilemem ama kız acayip güzel ve şaşırtıcı derecede kokoş (bizim tür kokoş) çıktı.
Her daim cipcip'in rock star serseri havası ile yarattığımız kontrastı, bir yandan gayet hoş bulurken, bir yandan da olduğumun dışına çıkmadığımdan, onun için sorun teşkil ediyor mudur acep düşüncelerimin ne boş olduğunu anladım, zira kız benim hayal ettiğimin çok dışında ( ağır rocker, sadece rock barlara gidip, öyle giyinen), benim gibi birşey çıktı. Aslında daha doğrusu, kızın kariyerini ve giyim tarzını düşününce, cipcip'in benim ile birlikte olmasının, düşündüğümun aksine onun için çok normal olduğu ortaya çıktı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







